Sünnet, Vahiy Kaynaklı mıdır?

Son zamanlarda ortaya konan fikirlerden biri de sünnetin Kur'ân kaynaklı olmadığını öne sürerek, sünneti önemsizleştirmek. Hâlbuki Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi vahiy kaynaklıdır. Dr. Murat Kaya, sünnetin vahiy kaynaklı olduğuna delil olan sahih hadis-i şerifleri bir araya getirdi.

Hz. Âişe (r.a) şöyle anlatır:

Sevde (r.a), perde gerisinde durma (hicap) âyeti indikten sonra bir hâceti için dışarı çıkmıştı. Kendisi diğer kadınlardan daha uzun ve iri yapılıydı, kendisi tanıyanlardan gizli olamıyordu. Derken Ömer onu gördü:

«−Ey Sevde bil ki, vallahi bizden gizli olamıyorsan, nasıl dışarı çıktığına bak!» dedi. Hemen geri dönüp eve geldi. Rasûlullah (s.a.v) benim evimde akşam yemeği yiyordu, elinde etli kemik vardı. İçeri girdi:

«−Ey Allah’ın Rasûlü, (hacetim için) dışarı çıkmıştım, bunun üzerine Ömer bana şöyle şöyle söyledi» dedi.

Bunun üzerine Allah, Efendimiz’e vahiy indirdi, sonra kendisinden vahiy etkisi kaldırıldı, bu sırada kemik elinde idi, koymamıştı. Şöyle buyurdu:

«−Şu biline ki, kendi ihtiyaçlarınız için dışarı çıkmanıza izin verildi».” (Müslim, Selâm, 17)

***

Yaʻlâ bin Ümeyye, Hz. Ömer bin Hattâb’a:

“–Peygamber Efendimiz’e vahy gelirken Peygamberimiz’i bana gösteriver!” demişti.

Yaʻlâ bin Ümeyye dedi ki:

Hz. Peygamber Cîrâne’de bulunduğu sırada, yanında sahâbîlerinden bir topluluk da varken, yanına bir adam çıkageldi ve:

“–Yâ Rasûlallah! Güzel koku sürünmüş olarak umre için ihra­ma giren bir kimse hakkında ne buyurursun?” diye sordu.

Peygamber (s.a.v) bir müddet sustu. Akabinde kendisine vahy gel­di. Ömer hemen Yaʻlâ’ya işaret etti. Yaʻlâ da geldi. O sırada Rasûlullah’ın üzerinde bir örtü vardı, bu örtü O’na gölgelik yapılmıştı. Yaʻlâ başını bu örtünün içine soktu. Ve Rasûlullah’ı (vahyin şiddetli ağırlığından) yüzü kızarmış bir hâlde gördü. Rasûlullah (s.a.v), uyuyan kim­senin gidip gelen nefesi gibi hırıltıyle nefes alıp veriyordu. Sonra Rasûlullah’tan bu hâl (yavaş yavaş) sıyrıldı. Akabinde:

“–Umreden sormuş olan kimse nerede?” buyurdu. Bunun üzerine yanına birisi getirildi. Rasûlullah ona:

“–Bedenine ve elbisene bulaşan kokuyu üç kerre yıka, üzerin­deki cübbeyi de çıkar, haccında yapacağın işler gibi, umrende de yap!” buyurdu. (Buhârî, Hac, 17)

***

Bir gün Ömer b. Abdülaziz (r.a) namazı geciktirmişti. Bunun üzerine Urve bin Zübeyr (r.a) yanına girmiş ve şunu haber vermişti:

Irak’ta (vali olan) Mugîre bin Şu’be de bir defâsında, aynen bunun gibi namazı geciktirmişti. Hemen Ebû Mesûd el-Ensârî (r.a) yanına girmiş ve:

“–Ey Mugîre, bu da neyin nesi?!” demiş ve şöyle devam etmişti:

“–Bilmez misin ki Cibrîl (a.s) indi ve namaz kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de namaz kıldı. Belli bir müddet sonra Cibril (a.s) bir daha namaz kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra bir daha kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra o daha kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra bir daha kıldı, Rasûlullah (s.a.v) de kıldı. Sonra Cibrîl (a.s):

«–İşte bununla emrolundun!» buyurdu.”

Bu sözlerin sonunda Ömer bin Abdülaziz, Urve’ye:

“–Ne söylediğine dikkat et! Namaz vakitlerini Rasûlullah (s.a.v)’e Cibrîl mi öğretti?” dedi.

Bunun üzerine Urve de:

“–Beşîr bin Ebû Mes’ûd, babasından böyle naklederdi” dedi… (Buhârî, Mevâkîtü’s-salât, 1)

***

Allâh Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem-, Hudeybiye’de iken gece yağan yağmurun akabinde sabah namazını kıldırdı. Namazı bitirince cemâate dönüp:

“‒Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâbın, “‒Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir!” mukâbelesi üzerine:

“‒Buyurdu ki: Kullarımdan bir kısmı mü’min, diğer bir kısmı ise kâfir olarak sabahladı. «Allâh’ın rahmet ve berekâtıyla bize yağmur yağdı.» diyen, Bana inanmış; yıldızı inkâr etmiş olur. «Falan ve falan yıldız falan burca girdiği veya oradan çıktığı için yağmur yağdı.» diyen de Ben’i inkâr etmiş, yıldıza inanmış olur.” buyurarak, gönüllerde oluşması muhtemel şirk düşüncelerini izâle etmek istemiştir. (Buhârî, Ezân, 156)

***

Ebû Osman şöyle anlatır:

“Bana şöyle haber verildi: Bir gün Cibrîl (a.s) Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Bu esnâda Efendimiz’in yanında hanımı Ümmü Seleme (r.a) vardı. Cebrâîl (a.s) Allah Rasûlü (s.a.v) ile biraz konuştuktan sonra kalkıp gitti. Nebiyyullâh (s.a.v) Ümmü Seleme’ye:

«−Bu kimdir?» diye sordu veya buna benzer bir şey söyledi. Ümmü Seleme (r.a):

«−Bu, Dıhye’dir» dedi.

Daha sonra Ümmü Seleme (r.a):

«−Allah’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in hutbede Cibrîl (a.s) ile aralarındaki konuşmadan bahsettiğini işitinceye kadar hâlâ o gelen kişinin Dıhye olduğunu zannediyordum.» dedi. Böyle veya buna benzer bir söz söyle­di.”

Süleyman bin Tarhân der ki: “Ebû Osman’a:

«−Sen bu hadîsi kimden işittin?» diye sordum.

«−Üsâme bin Zeyd’den işittim» dedi.” (Buhârî, Menâkıb, 25, IV, 185)

***

Muhammed bin Cahş (r.a) anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v)’in yanında oturuyorduk. Başını semâya kaldırdı, sonra elini alnına koyup şöyle buyurdu:

“–Sübhânallah! Ne kadar ağır bir hüküm indirildi!”

Sükût ettik ve korktuk. Ertesi gün:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! O indirilen ağır hüküm ne idi?” diye sordum.

Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu:

“–Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerinde bir borç varsa, borcu ödeninceye kadar cennete giremez.” (Nesâî, Büyû, 98/4681)

***

Rasûlullah (s.a.v), Hâtıb bin Ebî Beltaa hakkında şöyle buyurdu:

“–O, Bedir’de bulunmuştur. Nereden bileceksin ki, Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâllerine muttalî oldu ki onlar hakkında: «Dilediğinizi yapın [1], muhakkak ki sizi affettim» buyurdu” dedi. [2]

***

Zuhrî şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibn Abdillah haber verdi ki Âişe ile İbn Abbâs (Allah onlardan razı olsun) şöyle demişlerdir:

Rasûlullah’a son hastalığında inen indiği zaman, (çektiği sıkıntıdan dolayı) yanında olan bir hamîsayı yüzüne örter du­rurdu. Hamîsa kendisine sıkıntı verdikçe yine atıp yüzünü açardı. İşte o hâlde iken:

“Allah’ın la’neti Yahudiler ve Hristiyanlar üzerine ol­sun. Onlar peygamberlerinin kabirlerini kendilerine mescidler edindiler” buyurdu. Bununla onların yaptıklarından ümmeti sakındırıyordu. (Buhârî, Enbiyâ, 50)

***

Hz. Ömer (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir takım insanlar, Rasûlullah (s.a.v) zamanında vahiy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı. Şim­di ise vahiy kesilmiştir. Şimdi biz sizi ancak zâhirde gördüğümüz amellerinize göre değerlendiririz. Kim hayır hâli ızhâr ederse, biz ona güvenir ve ikrâm ederiz. Onun gizli işlerinden hiçbir şey(i araştırmak) bize âid de­ğildir. Gizli işleri hususunda onu Allah hesaba çeker. Kim de şer hâli ızhâr ederse, o kalbinin temiz oldu­ğunu söylese de, biz ona güvenmez ve sözünü tasdik etmeyiz.” (Buhârî, Şehâdât, 5)

***

Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle der:

“Biz Rasûlullah (s.a.v) zamanında hakkımızda bir vahiy gelir korkusuyla hanımlarımıza istediğimiz gibi davranmaktan sakınırdık. Allah Rasûlü (s.a.v) vefat edince istediğimiz gibi konuşup davranmaya başladık.” (Buhârî, Nikâh, 80)

***

İmam Şâfiî (v. 204/819) şöyle der:

“Peygamber (s.a.v.)’in verdiği her hüküm, onun Kur’ân’dan anladığıdır.” (Bkz. İbn-i Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, XIII, 363)

***

(Ey Ra­sû­lüm!) Af­fe­di­ci ol! (Ak­len ve şer’an) iyi ve gü­zel olan şey­le­ri em­ret! (De­lil ka­bul et­me­yen ıs­rar­cı) câ­hil­ler­den yüz çe­vir.” (el-A’raf, 199)

Bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda Rasûlullâh (s.a.v):

“‒Ey Cibrîl, bu âyet-i kerîmeden kastedilen nedir?” diye sordu.

Cebrâîl (a.s):

“‒Ben de bilmiyorum. Hakîkî Âlim’e yani Rabbime sorayım.” dedi. Bir müddet sonra şöyle buyurdu:

“‒Ey Muhammed! Allâh Teâlâ sana şunları emrediyor:

  • Seninle akrabalık bağını kesene sen sıla-i rahimde bulun, onunla bağlantı kur, ona elinden gelen iyiliği yap!
  • Sana vermeyene sen ver!
  • Sana zulmedeni sen affet!” (Taberî, Câmiu’l-Beyân, [el-A’raf, 199])

***

Bazen ashâb-ı kiram:

“−Yâ Rasûlallâh! Bu düşünce size mi ait, yoksa ilâhî bir vahiy mi?” diye soruyorlardı. (Bkz. M. Hamidullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi, s. 15-18)

***

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) şöyle buyurur: Rasûlullah (s.a.v) minber üzerinde aya­ğa kalktı da:

“‒Ben ancak benden sonra sizin üzerinize açılacak olan dün­yâ bereketlerinden dolayı sizin için korkuyorum” buyurdular.

Sonra dünyanın süsüne dalmaktan bahsettiler. Önce dünyanın bereketlerinden bahsettiler, daha sonra dünyanın zînetleriyle aşırı meşgul olmayı zikrettiler. Bunun üze­rine sahâbîlerden bir zât ayağa kalktı ve:

«‒Yâ Rasûlallîah! Hiç hayır, şer getirir mi?» diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu soruya cevâb vermeyip bir müddet sükût ettiler.

Biz, «Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e vahiy indiriliyor» dedik. İnsanlar sanki başları üze­rinde kuşlar varmışçasına sükût ettiler. Sonra Rasûlullah (s.a.v) dökmekte olduğu teri yüzünden sildi ve:

«‒Biraz önce suâl soran nerede? Mal (hakîkaten) hayır mıdır?» (deyip, bunu üç defa tekrarladı ve devamla) “Hakîkî hayır ve nimet, hayırdan başka bir şey getirmez (fakat dünyâ malı hakîkî hayır değildir. Şöyle ki):

Muhakkak bahar, yeşilliklerini bitirince çok yiyeni öldüren veya ölüme yaklaştıran şeyler de bitirir. Lâkin yeşil otları şu şekilde yavaş yavaş yiyen hay­van böyle değildir. O ölüm tehlikesinden korunmuştur. Bu hayvan o yeşil otu yiyip iki böğrünü doldurunca bahar güneşinin karşısına geçip biraz istirahat eder, kolayca tersler ve bevleder. Sonra yine yayılır. İşte bu dünyâ malı da yeşil ot gibi çekicidir, tatlıdır. Bu dünyâ malını hakkıyla alan ve onu Allah yoluna, yetimlere, fakirlere tahsis eden zengin müslümân ne hayırlı kişidir! Dünyâ malını hakkıyla almayan (haram mal toplayan hırslı) kişi de dâima yiyen, bir türlü doymayan obur gibi­dir. Kıyamet gününde bu mal kendi sahibinin cimriliğine bir şâhid olacaktır».” (Buhârî, Cihâd, 37, Rikâk,7)

Dipnotlar: [1] Fussılet, 40. Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VII, 331. [2] Bkz. Buhârî, Tefsîr, 60/1; Meğâzî, 46; Cihâd, 141; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 161; Tirmizî, Tefsîr, 60/3305; Ebû Dâvûd, Cihâd, 98/2650; Ahmed, I, 79-80, 105.

Kaynak: www.kuranvesunnetyolunda.com

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.