Seyyide Âişe el-Mennûbiyye Kimdir?

Hicrî 7. asırda Tunus’ta yaşayan, ömrünü Kur’ân ve zikirle dokuyan gönül sultanı Seyyide Âişe el-Mennûbiyye’nin ibretlik hayatı ve zühd anlayışı.

İslâm’ın güzîde hanımlarından Âişe el-Mennûbiyye -rahmetullâhi aleyhâ-, hicrî yedinci asırda yaşamış ve ömrünü Kur’ân ve zikirle dokumuş bir gönül sultanıdır.

ÖMRÜNÜ KUR’ÂN VE ZİKİRLE DOKUYAN SULTAN: SEYYİDE ÂİŞE EL-MENNÛBİYYE

Âişe el-Mennûbiyye, Tunus şehrinin 8 km. batısındaki Mennûbe Köyü’nde doğmuştu.

Seyyide Âişe Hanım, daha küçük yaşlardan itibaren mânevî hayata meyliyle dikkat çekmişti. Kur’ân-ı Kerîm’le kurduğu bağ, ilerleyen yıllarda daha da kuvvetlenmiş ve henüz küçük yaşlardayken Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını ezberlemişti.

Gönlü dünyadan ziyade Allâh’a yönelmeyi arzuluyordu. Bu sebeple ilerleyen yıllarda, kendisini evlendirmek istediklerinde evliliğe sıcak bakmadı. Bu tercih, dünyayı ve içindekileri kötü görmekten değil, gönlünü bambaşka bir yola adamak istemesinden kaynaklanıyordu. Tıpkı kendisinden önce Basra’da Allah aşkıyla yaşayan Râbia el-Adeviyye gibi… Nasıl onun gönlünde yalnızca Allâh’a yönelme arzusu ağır basmışsa, Seyyide Âişe Hanım da hayatını mânevî terbiyeye ve kulluğa ayırmayı tercih etti. Ailesinin evlilik ısrarları karşısında kendisine başka bir yol çizdi ve bir gün yaşadığı beldeden ayrılarak Tunus’a doğru yola çıktı.

Bu ayrılık döneminin onun için kolay olmadığı anlaşılmaktadır. İnsan bazen bir karar verir; fakat verdiği kararın ağırlığını taşımak zorunda kalır. Seyyide Âişe Hanım da böyle bir dönemde tesellîyi insanlarda değil, Kur’ân’da aradı. Evlendirilmeye çalışıldığı günlerde Kur’ân okudu, âyetlerin mânâsına sığındı. Çünkü onun için Kur’ân yalnızca okunacak bir kitap değil, daralan gönüllere genişlik veren ilâhî bir kapıydı. İnşirah arayan gönlünü Kur’ân’a açtı. Sonunda kendisine sığınabileceği bir yer buldu.

Tunus’ta bir kervansaraya sığındı. İlk zamanlarda orada bulunanlar onun kim olduğunu, neden geldiğini bilmiyorlardı. Fakat zaman içerisinde Seyyide Âişe Hanımın farklı bir hayat yaşadığını fark ettiler. O, diğer insanlar gibi değildi. Vaktini boş sözlerle tüketmiyor, dünya meşguliyetleri içerisinde kaybolmuyordu. İbadet ediyor, zikrediyor, Kur’ân okuyordu. Kervansarayda bulunanlar, onun sürekli ibadet ve zikir hâlinde olduğunu görünce zamanla onu tamamen kendi hâline bıraktılar. Böylece kervansaray, onun için yalnızca sığındığı bir yer olmaktan çıktı, ömrünün sonuna kadar yaşayacağı bir mânevî ikâmetgâha dönüştü.

Fakat Seyyide Âişe el-Mennûbiyye, dünyadan tamamen elini çekmiş değildi. İnsanlardan istemiyor, kendi el emeğiyle geçiniyordu. Dokumacılık yapıyordu. Ellerinin arasında iplikler dolaşırken aslında yalnızca kumaş dokumuyordu. Bir ömür boyunca gönlünü de zikirle, sabırla ve kullukla dokuyordu. Yaptığı dokumaları çarşı-pazara götürmüyor, kervansarayda satıyordu. Günün ihtiyacı kadar çalışıyor, maîşetini temin edecek kadar kazanıyordu. Sonra dünya işini bırakıp tekrar kendi âlemine dönüyordu. Çünkü onun için çalışmak, temel gâye değildi. Çalışmak, kulluğunu sürdürebilmek için bir vesîleydi. Günün ihtiyacını karşılayacak kadar çalıştıktan sonra, kalan vaktini ibadet ve zikre ayırıyordu. Bu hâliyle onun hayatında çok önemli bir denge ortaya çıkıyordu: “El kârda, gönül Yâr’da”…

Seyyide Âişe Hanımın zühdünü anlatan rivayetlerde, eline geçenleri kendisi için biriktirmediği ve ihtiyaç sahipleriyle paylaştığı nakledilir. Bir gün yanında bir dirhem kaldığında onu bağışlamadan uyuduğu ve:

“–Bugün kulluğumuz noksandır.” dediği aktarılır.

Bu söz, onun dünyaya bakışını anlamak için tek başına yeterlidir. Onun gözünde mesele bir dirhemin büyüklüğü değildi. Mesele, insanın elinde tuttuğunun gönlünde yer edinmesiydi.

Seyyide Âişe el-Mennûbiyye’nin hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri de Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî’ye intisap etmesiydi. Şâzelî Hazretleri’nin terbiyesiyle mânevî yolculuğunda önemli mesafeler katettiği rivayet edilir. Zikir, murâkabe, ibadet ve nefis terbiyesi, onun hayatının ayrılmaz parçaları hâline geldi.

Kısa zamanda mânevî hâller yaşadığı ve kendisinden kerâmetlerin zuhur ettiği anlatılmaya başlandı. Fakat o, bu hâlleri kendisine bir üstünlük vesîlesi yapmadı. Bu yüzden onun hayatında kerâmetlerden daha dikkat çekici olan şey, Allâh’a olan kulluk ve istikâmetiydi.

Yıllar geçti. Seyyide Âişe Hanım yaşlandı. Fakat ibadet aşkı ve zikir arzusu hâlâ gencecikti. İnsanlar ilerleyen yaşlarında onun yanına gelmeye, kendisinden nasihat istemeye başladılar. O ise insanlara uzun uzun dünya meselelerinden bahsetmedi. Onlara özellikle gafletsiz zikri tavsiye etti. Zaten onun hayatının özü de buydu.

Zikretmek, ama sadece dille değil… Allâh’ı yâd etmek, ama sadece belli vakitlere has değil… Gönlü dâimî sûrette gafletten kurtarmaya çalışmak… İnsanın yaptığı her işte Rabbini hatırlaması… O, yıllar boyunca bunu yaşayarak göstermişti. Dokuma yaparken Allah… Kur’ân okurken “Allah”… İbadet ederken “Allah”… Fakirleri gözetirken “Allah”… Yalnız kaldığında “Allah”… İnsanların arasında bulunduğunda “Allah”… Onun hayatı, başından sonuna kadar zikirle örülmüş bir ömür gibiydi.

Dünya ile âhiret arasında… Gaflet ile zikir arasında… Nefis ile kulluk arasında… “İnsanlara göre” yaşamak ile “Allah için yaşamak” arasında yaptığı tercihler, onu dâimâ Allâh’a yaklaştırmıştı.

Tasavvuf büyüklerinin hayatlarında dikkat çeken bir hakîkat vardır: İnsan nasıl yaşarsa öyle vefat eder. Seyyide Âişe el-Mennûbiyye’nin hayatı da bu sözün hakîkatini vurgular bir şekilde sona erdi. Ömrü boyunca bin beş yüzden fazla hatim yaptığı rivayet edilen Seyyide Âişe’nin Kur’ân’la, ibadetle ve zikirle yaşadığı hayatın son anları da yine Kur’ân ile oldu.

Rivayete göre vefâtından önce:

“Şüphesiz Allah, takvâ sahipleriyle ve iyilik yapanlarla beraberdir.” (en-Nahl, 128) âyetini okuyordu.

Âişe el-Mennûbiyye hayatı boyunca dilinden ve gönlünden düşürmediği zikrin huzuruyla yetmiş altı yaşlarında iken 1255 veya 1257 yılında Rabbine rücu etti. Ne güzel bir son… Ömrü zikirle geçen bir kulun son nefesinde Kur’ân… Dünyaya bağlanmayan bir gönlün fânî dünyadan ayrılışı, sonsuz diyara ve Rabbine kavuşması…

SEYYİDE ÂİŞE EL-MENNÛBİYYE TUNUS'TA NASIL BİR İZ BIRAKTI?

Seyyide Âişe el-Mennûbiyye’nin bize bıraktığı en güzel derslerden biri belki de şudur: Dünyadan uzaklaşmak, dünyayı terk etmek değil; dünyayı gönülden çıkarmaktır. İnsan çalışabilir, kazanabilir, üretebilir. Fakat gönlünün asıl meşguliyet ve derdi, Rabbini unutmamak olmalıdır. Çünkü insanın son nefesi, bütün ömrünün özeti gibidir.

Aradan yüzyıllar geçti. Fakat Tunus halkının Seyyide Âişe Hanıma olan sevgi ve hayranlığı azalmadı. 20. yüzyılın başlarında, onun hatırasına büyük bağlılık duyanlardan biri, mezarının yerini bildiğini söyleyerek kabri üzerine ahşap bir türbe yaptırdı. Burası zamanla özellikle Tunuslu kadınların ziyaret ettiği bir mekâna dönüştü. Onun adı nesilden nesle aktarıldı. Öyle ki Tunus’ta kız çocuklarına sık sık Seyyide ve Âişe, erkek çocuklarına ise Mennûbî isimlerinin verilmesinin sebebi budur.

Gönlünü Hak ile pâk eylemiş, bizler için güzel bir örnek olan Seyyide Âişe el-Mennûbiyye Hanımı rahmetle yâd ediyor, ruhları için bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs-ı Şerîf okumanızı istirham ediyoruz.

İstifade Edilen Kaynaklar: Selim Uğur - H. Erdem Uğur, Sâliha Hanımlar - 2, İstanbul 2020, 164-167; İrfan Gündüz, “Âişe el-Mennûbiyye”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1989, 2/206.

Kaynak: Merve Güleç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488

İslam ve İhsan

TARİHE VE TOPLUMA YÖN VEREN KADINLAR

Tarihe ve Topluma Yön Veren Kadınlar

ALİME VE SALİHA KADINLAR

Alime ve Saliha Kadınlar

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle