Hazret-i Mevlana’nın Padişah ve Cariye Hikayesi
Hazret-i Mevlânâ’nın Pâdişah ve Câriye hikâyesinde ruh, nefis, aşk ve insanın hakikat yolculuğuna dair tasavvufî yorumlar.
Mükerrem ve mükemmel yaratılan insan, diğer mahlûkattan farklı olarak, iki ruhtan ibârettir. Biri, bütün mahlûkatta mevcut olan “can”dır ki, cesetle beraber son bulur. Diğeri ise:
“...Ona rûhumdan üfürdüğüm zaman...” (el-Hicr, 29) âyet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu vechile, Cenâb-ı Hak’tan gönderilen yüksek keyfiyetli ruhtur ki, cesede, ana karnındaki gelişmesinin belli bir safhasında dâhil edilir. Bu rûhun bir adı da “rûh-i sultânî”dir.
Cesedin aslı, topraktandır. Her şeyin aslına dönme temâyülü fıtrî olduğundan, beden, topraktan hâsıl olan nîmetlere mütemâyildir. Bu temâyül, nihayet onun toprağa girmesiyle sükûnet bulur.
Ruh ise ilâhî nefhadan vücûda geldiği için, onun meyli de ulvîlikleredir. Hayat, her insanda ruh ve beden arasındaki ebedî bir cidâle sahnedir. Rûhun asliyetinden doğan temâyüllerle, bedenin asliyetinden doğan temâyüller arasındaki mücâdelenin neticesi; bir insanın esfel-i sâfilîn (aşağıların en aşağısı) ile ahsen-i takvîm (yücelerin en yücesi) arasında karar kılacağı noktayı belirler.
PÂDİŞAH VE CÂRİYE HİKÂYESİ
Aşağıdaki hikâyede Hazret-i Mevlânâ, insan bedenindeki iki zıt kutup olan ruh ve nefsin birbirlerine tahakküm mücâdelesini, kavgasını ve yekdiğerini tesir altına alabilme gayretlerini, temsilî bir üslûp ile şöyle hikâye eder:
Her bakımdan saltanat sahibi bir padişah vardı. Bir gün saray erkânından yakınlarıyla birlikte ava çıkmıştı.
Yolda giderken, güzel bir câriyeye rastladı. Câriye o kadar güzeldi ki, pâdişahı can evinden yaraladı ve bir anda kendisine râm etti. Ava giderken avlanmış bulunan pâdişah, içine düştüğü sevda ateşinden biraz olsun serinleyebilmek için büyük meblâğlar vererek câriyeyi satın aldı. Zira bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa, pâdişahın da canı beden kafesinde öylece çırpınmaya başlamıştı.
Şimdi ise, câriyeyi satın alıp arzusuna kavuştuğu için kendine göre saâdeti bulduğunu zannediyordu. Ancak onun bu sürûru uzun sürmedi. Câriye, müthiş bir hastalığa yakalandı ve gün geçtikçe mum misâli erimeye başladı. Kurumuş ve sararmış bir sonbahar yaprağına döndü. An geldi yataktan kalkamaz oldu. Çaresiz ve dertli pâdişah, ne kadar mâhir ve meşhur hekim varsa, hepsini topladı ve onlara:
“–Benim de, câriyemin de hayatı sizin elinizdedir.” diyerek bu derde devâ bulmaları için türlü diller döktü. Makamının husûsiyetini dahî dikkate almadan, acziyet içinde yalvardı.
Hekimler de, mağrur bir edâ ile:
“–Sultânım! Her birimiz tabâbette zamanın Îsâ’sıyız! Biliniz ki elimizde devâsı olmayan bir dert yoktur!” dediler.
“İnşâallâh” demediler. Ancak bu benlikleri, kendilerini rezil ve rüsvâ eyledi. Zira yaptıkları ilâçlar, fayda vermek bir yana, câriyenin hastalığını bir kat daha artırdı. Zavallı câriye, kıl gibi zayıfladıkça zayıfladı, tamamen bîtap düştü.
Bunu gören pâdişah, üzüntüye boğuldu. Çöl gibi kavrulan bağrından çıkan feryâd ü figanlar, boğazını düğüm düğüm eyledi.
Bütün dünyevî hekimlerin aczi üzerine, nihayet pâdişahın aklı başına geldi ve mescide koşarak mihrapta secdelere kapandı. Gözyaşlarıyla yeri sırılsıklam ederek Rabbine ilticâ etti:
“Allâh’ım! Sen kalplerdeki bütün istekleri bilirsin! Bir fânî câriyeye esir oldum. Ey dertlere hakîkî derman olan! Beni kapından eli boş çevirme!” diye yalvardı, yalvardı, yalvardı...
Pâdişahın bu deryalar gibi coşkun yalvarışı karşısında Allâh’ın lûtuf ve merhamet deryası da coşmaya başladı. Zira samimî gözyaşı, her zaman rahmet-i ilâhiyyeyi tuğyân ettiren bir müessirdi. Öyle ki, bîçâre pâdişâhın duâsının kabûlüne de müessir oldu. Cenâb-ı Hak, ona sâlih ve has kullarından birini, yani bir gönül rehberini, tedâvi için göndereceğini ilham etti.
Padişah, neşe ve sürur içinde saraya koştu ve öteler âleminden gönderilen misafirin gelmiş olduğunu gördü. Nûrundan gözleri kamaştı. Zira onun nûru karşısında Güneşʼin aydınlığı bile sönük bir duman gibi kalıyordu. Pâdişah, büyük bir hayret ve hayranlıkla, âdeta başsız ve ayaksız bir hâle gelmişti. Gönlünde apayrı hâller hissetti ve gayr-i ihtiyârî olarak o şerefli misafire:
“–Benim asıl sevdiğim, o câriye değil, sensin. Fakat dünyada iş işten çıkar. Allâh’ın hikmeti ile sebeplerden sebep doğar.” dedi.
O nur yüzlü misafiri muhabbetle kucakladı. Âdeta canının içine soktu. Bir yandan o zâtın elini, alnını öpüyor, bir yandan da;
“Acaba halkın gözünde perde mi var ki, bu hakîkate âmâdırlar? Nasıl oluyor da bu kadar parlak bir mehtâbı görmüyorlar?” diye düşünüyordu. Böylece tarifsiz bir sürûra gark olarak:
“‒Düştüğüm iptilâya sabır ve tahammül ederek, ne büyük bir mânevî hazine buldum.” dedi. Sonra ona derdini açtı:
“–Ey bana Rabbimin hediyesi! Ey «Sabır, sürûrun anahtarıdır.»[1] hadîsinin canlı mânâsı! Hoş geldin! Anladım ki, sensiz başımıza ne kazâlar ve belâlar yağar. Şu geniş semâlar bile daralır da bizi sıkmaya başlar. İşte düştüğüm dert!..” diyerek mânevî hekimi, hasta câriyenin yanına götürdü.
Bu hekim, bir mâneviyat sultânıydı. İnce düşünüş ve firâset sahibiydi. Hakk’ın nûruyla hastaya daha ilk bakışta teşhisini yaptı:
Câriye bir “gönül hastası”ydı. Çünkü onun vücudunda, gerçekte hiçbir hastalık yoktu. Ancak gönlü yaralı, gamlı ve perişandı.
Durumu sultâna kısaca hulâsa eden mânevî hekim, câriyeyi konuşturabilmek için, oradaki herkesi dışarı çıkardı. Sonra onun nabzını tutarak çeşitli sualler sormaya başladı. Memleketini, başına gelen cevr u cefâları, belâları vs. her şeyi sordu. Zira ancak böylelikle câriyenin kimseye açmadığı mahrem sırları çözecekti. Nitekim “Semerkand” adı geçtiğinde, câriyenin nabız atışı hızlandı, yüzü kızardı. “Kuyumcu” sözü geçtiğinde de kendini kaybedecek kadar sırrını ele verdi.
Arzu ettiği mâlumâtı edinen mânevî hekim, sultandan derhâl o kuyumcuyu getirtip câriyeyi ona vermesini istedi.
Pâdişah, çâresiz bu talebi yerine getirdi. Böylece sevdiğine kavuşan câriye, gün geçtikçe iyileşmeye başladı ve bir bahar dalı gibi eski güzellik ve letâfetine kavuştu.
Asıl maksadı pâdişahın derdine devâ bulmak olan mânevî hekim, mânevî vazifesinin diğer kısmına geçti.
Kuyumcu için gâyet tesirli bir şerbet yaptı. Kuyumcu, şerbeti içti ve bir anda kızın gözü önünde yavaş yavaş erimeye başladı. Zayıflayıp çirkinleşti. Baştan aşağı çirkinlik timsâli oldu. İzâfî güzellikleri kayboldu, abesleri ortaya çıktı.
Gün geçtikçe tükenen kuyumcu, nihayet câriyenin gözünden düştü ve bir müddet sonra da ölerek toprak altına girdi. Böylece bîçâre câriye de, düştüğü dünyevî iptilâlardan arındı, tertemiz oldu.
PÂDİŞAH VE CÂRİYE HİKÂYESİNİN TASAVVUFÎ ANALİZİ
Mesnevî’de anlatılan bu hikâye, haddi zâtında iki ayrı cins arasında geçen bir aşk değildir.
Hazret-i Mevlânâ’nın, hikâyeye başlamadan evvel beyan buyurduğu gibi bu hâl, aslında bizim hâlimizin hikâyesidir.
Yani bu hikâye, rûhun Allah’tan bu ten kafesine üflenmesinden sonra başlayan, insanoğlunun binbir hikmet ve imtihan tecellîleriyle dolu mâcerâsını ihtivâ eder. Diğer bir ifâdeyle içimizdeki Mûsâ aleyhisselâm ile Firavun’un hikâyesidir.
Rûhun aslî vatanından ayrılıp bu âleme gönderilmesi ve beden elbisesine büründürülerek bir nefis ıslâhı ile tekrar vahdet âlemine döndürülmesi; bu hikâyenin vak’aları içinde ârifâne bir üslûpla îzah edilmektedir.
Dolayısıyla hikâyede geçen pâdişah, Allah tarafından insana nefhedilmiş olan rûh-i sultânîyi temsil eder.
Câriye, nefsin sembolü; kuyumcu da, nefsin bir ömür peşinde sürüklendiği hevâ-hevesler, dünyevî rağbetler, eskiyip zevâl bulan geçici câzibelerdir.
Hekim ise, mânevî tabip, yani mürşid-i kâmildir.
Buna göre insanın hikâyesi şöyledir:
Vuslat sarayından ayrılan pâdişah, yani rûh-i sultânî, çıktığı mârifet avında önüne çıkan câriyeyi, yani nefsi görünce, kendi mevkî ve şerefini unutarak, onun câzibesine kapılır. O anda yaratılış gâyesi olan kulluk ve mârifeti unutur. Âdeta kendisi avlanır ve nefsinin esiri olur. Onun isteklerini yerine getirip nefsini memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya başlar.
Ancak -tabiatı îcâbı- nefsin gözü dâimâ aşağılardadır. Esfel-i sâfilîne doğrudur. O sefâleti saâdet zanneder. Onun kuyumcuya olan aşkı; dünyevî istekleri, altın ve gümüşü fazla sevmesi, onlara kul-köle olmasını ifâde eder. Nefs, bu yönüyle rûha bir tek nazar bile etmemektedir. Yani ruh ne kadar onun peşinden koşarsa, nefs ondan o kadar uzaklaşmaktadır.
Bundan muzdarip olan ruh da, onu birçok hekime gösterir. Fakat hekimlerin hepsi de âciz kalır ki, bunlar mâneviyâta ehil olmayan kimseleri temsil eder. Zira onlar, derûnî dertlere devâ bulamazlar. Oysa hâzık bir hekime, yani kâmil bir mürşide ihtiyaç vardır. Nitekim gerçek bir şeyh-i kâmili bulduğunda ruh, onda Allâh’ın nûrunu seyreder: “Benim gerçek mahbûbum sensin!” der ve daha evvel gönül verdiği nefsin pençesinden kurtulmak için, onun verdiği tâlimatları harfiyen yerine getirir. Böylece perestiş ettiği dünya nîmetleri onun gözünde aşağılanır, kalbini tatmine medâr olacak muhabbetullâh’a yöneliş gerçekleşir.
Hikâyemizdeki kuyumcunun hâzık tabip, yani mürşid-i kâmil tarafından çirkinleştirilmesi, bu hikmete mebnîdir. Mürşid, mürîdin terbiyesinde kalbi dünyevî iştihâlardan temizleyebilmek için, o kalpte böylesine yer eden fânî sevgilileri Allâh’ın “er-Rakîb” ism-i şerîfinin tecellîsi ile aşağılatıp gözden düşürür. Bu bakımdan mânevî hekimin kuyumcuya verdiği şerbet, onun ilk bakışta gözlere gizli kalan asıl çehresini göstermek içindir ki, bununla o hekim âdeta şöyle demek ister:
“Sen, ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğuna bak!”
“Şafak vaktinde güzel Güneşʼin doğuşunu görünce, gurûb zamanı, onun ölümü demek olan batışını da hatırla!”
“Her fânî bu mâcerâyı yaşar. Her şeyin kemâl ve cemâli, zevâle mahkûmdur.”
“Kezâ cam gibi nergis bakışlı mahmur bir gözü, sonunda çipil olmuş ve suları akmaya başlamış bir hâlde görürsün!”
“Ey yağlı-ballı yemekler ve nefis gıdalar görüp imrenen! Kalk helâya git de onların âkıbetini gör!”
“Bir ömür boyu peşinden koştuğun fânî alâka ve rağbetlerin ilk ve letâfetli hâllerine bak! Sonra onların nasıl pörsüdüklerini ve ne hâllere girmiş olduklarını seyret; ibret al!..”
“Bu fânî âlem, sana tuzağını kurmuş ve o vâsıta ile nice ham ervâhı aldatıp perişan etmiştir.”
“Aklını başına alıp sen ona tuzağını kur ve hüsrânın elinden kurtulmaya çalış!”
“Aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve her binânın bir gün harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!”
Mânevî hekimin bu nasihatlerini işiten nefs de, nihayet bütün istediklerinin fânî, gel-geç ve boş arzular olduğunu, kuyumcunun eriyip ölmesi, yani gönülden düşmesi neticesinde idrâk eder. Bütün dünyevî ihtiraslarından sıyrılarak temizlenir, rûha lâyık bir mahbûb olur. Anlar ki, ehl-i irfânın verdiği zehir bile, canlara safâ, ruhlara gıda bahşetmektedir. Yani onların sunduğu iksirler, gönlün ve nefsin içinde çöreklenen ve zaman zaman başını kaldıran nice sinsi yılanları ve zehirli akrepleri bertaraf eyler. Bu sâyede kul, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl tecellîlerine lâyık bir gönül sarayına sahip olur.
Diğer taraftan hikâyede geçen câriye ve kuyumcu arasındaki aşk ve alâka, insanoğlunun “mecâzî aşk”ını da ifâde etmektedir. Bu mecâzî aşklar da, hikâyede görüldüğü gibi, günün birinde yok olur.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Fânîlerin aşkı bâkī değildir. Mevtâlar tekrar bize dönmezler. Dâimâ yaşayanların aşkı ise, her dakika goncadan daha taze ve daha latîftir. Sen bunu bil de fânî aşklara kanarak sarhoş olup erime! Bütün peygamberlerin, velîlerin kudret ve saâdet buldukları o gerçek aşkı seç! Çünkü bâkī olanın aşkı, seni gerçek mâşuka âşık eyler. Gerçek aşkın yerini işgal eden her fânî aşk, kalbin muhabbetullâh’a yükselmesinde bir nevî merhale olmadıkça merduttur. Zira kalbi Leylâ’ya takılıp kalan, Mevlâ’ya ulaşamaz ve sükûn bulamaz.”
Mânevî hekim olan mürşid-i kâmilin, ruh pâdişâhına hastayı tedâvi için odayı boşalttırması ise, şu şekilde îzah edilir:
Mânevî bir alışveriş için mürşid-i kâmille karşılaşıldığında teke tek olmak, nasîbin şahsîleşmesi için şarttır. Aksi hâlde mürşid-i kâmilin terbiyesine medâr olan söz ve hareketleri, muhâtapların müşterek nasiplerinin birleştiği noktada teşekkül eder. Tek olarak muhâtap olmaksa, bir tabîbin sadece muâyene ettiği hastaya yarayan bir reçete yazmasına benzer. Elle kırılan bir elma veya ayvanın kendi parçalarının üst üste getirilmesindeki girinti ve çıkıntıların birbirine intibak derecesinde bir talep-matlup âhengi kurulur.
Bu nükteden dolayıdır ki mürşid-i kâmil, dersi mürîde tek olarak verir. Tasavvuf ıstılâhında buna “halvet” denir. Hikâyemizdeki mürşid-i kâmil de, hastası ile bu talep-matlup dengesi için yalnız kalmıştır.
Diğer taraftan Hak yoluna sülûk etmek isteyen bir mürid, bu yoldan lâyıkıyla istifâde edebilmek için mürşidine, kalbini bütün samimiyetiyle teslim edip onun terbiyesine şiddetle tâlip bir hâlde muhâtap olmalıdır.
Mürşid ise, bu aşk ve hakîkat talibine, mânevî bir rehberlikten gayrı bir maksat gütmemelidir. Ayrıca tâlibi uhdesine almış olmanın ağır mes’ûliyet hissiyâtıyla dolu olmalıdır. Bunun mânâsı şudur ki, bir müridle ona yol gösteren mânevî rehber arasında hiçbir yabancı duygu ve düşünce olmamalıdır. Yani mürid, mürşidinde fânî olarak kendi varlığına âit her şeyden sıyrılmalıdır. Aksi hâlde içinde çeşitli tereddüt veya muhâlefet fırtınaları esen bir mürîdin gönlündeki gizli dikeni çıkarmak mümkün değildir. Nitekim zâhirî tabipler bile, ameliyat için önüne gelen hastanın kendi varlığından sıyrılmasını, yani tam teslim olmasını bekler ve ondan sonra neşter vurarak onu tedâvi ederler.
RUHUN NEFSE GALEBE ÇALMASI VE HAKİKÎ VUSLATA YOLCULUK
Ashâb-ı kirâm, bütün dünyevî arzularını aştıktan sonradır ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e râm olmuşlar, O’nun en ufak bir arzusuna dahî cân u gönülden:
“Anam, babam ve canım Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” demişlerdir.
Bu fedakârlık ve teslîmiyete zemin olan Hazret-i Peygamber muhabbetinin en güzel tezâhürü Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’tadır. Hazret-i Sıddîk, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı o kadar aşk ve muhabbetle doluydu ki, yanlarında iken bile O Mübârek Mahbûbʼun hasretiyle yanıp kavrulurdu.
İnsanın rûhu, her ne kadar fiilleri bakımından bedene yakınsa da yapısı itibâriyle ondan çok ayrı bir mâhiyettedir. Bir hâl üzere bâkīdir, değişmez. Beden ise, yaratıldığı andan toprak oluncaya kadar sayısız hâlden hâle inkılâb eder. Bunun sebebi, rûhun yüksek bir makamdan gelmesi, bedenin ise fânî bir âlemden teşekkül etmesidir.
Yunus Emre Hazretleri ne güzel söyler:
“Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil...”
Dünyaya gelmekten asıl maksat, sonsuz devlete ve ebedî saâdete nâil olabilmektir. Bu itibarla basîret sahipleri, bedenin fânîliğine aldanmaz ve ebedî olanın tedârikiyle meşgul olurlar. Çünkü bedene âit olan her şey, neticede toprağa verilecek bir kurbandır.
Eğer bir kimse Allâh’ın verdiği mümtaz vasıfları bir kenara bırakır da rûhunu nefsine kurban ederse, onun kazancı hüsrandan başka bir şey değildir. Fakat rûhunu kuvvetlendirip nefsine galebe çalarsa, kâmil bir insan olarak asıl vatanına ulaşmaktan başka hiçbir maksada meyletmez. Bu yolda ölüm bile kendisi için bir lûtuf ve vuslat hâline gelir. Bunun içindir ki bir Allah dostu:
“Cânan cihânının gülşeni varken, beden cihânının külhanı çekilmez!” demiştir.
Sultânî ruh, hayvânî rûha meyil ve alâkadan kesilip onu kendisine râm ederse, kalp, tozları silinmiş bir ayna gibi aslî sâfiyetine kavuşup mücellâ bir hâle gelir. Neticede o kalp aynasında nice esrâr-ı ilâhî kendisine fâş olur.
İşte böyle kalpler, tecellîgâh-ı ilâhîdir. Böyle kalplerin sahiplerine birçok hikmet ve ibret ayân olur. Sünûhât-ı kalbiyye denilen ve hakîkat yolunda en aldatmaz kaynaklardan biri olan sâdık ilhamlar, ancak ve ancak böyle kalplerde vâkî olur.
Netice itibâriyle idrâkler, kâinattaki kudret akışlarını seyrederek Hakk’ın yüce huzûrunda secdelere kapanır, acziyet ve hiçlik denizinde saâdet bulur. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“…(İlâhî!) Sen’i hakkıyla medh ü senâdan âcizim. Sen, Yüce Zâtʼını nasıl senâ ettiysen öylesin!”[2] ifâdelerinden nasîb alır.
Nefsin elinden kurtuluş, hümâ kuşunun kafesten kurtulmasına benzer ki, artık ona göklerdeki ulvîliklerin kapıları aralanmıştır.
“...Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız!..” (el-Bakara, 195) âyetini müfessirler işârî olarak, insanın yapısında pâdişah mevkiinde bulunan rûhu, süfliyyet yolunda yürüyen nefs câriyesine esir edip helâk olmama şeklinde de îzah etmişlerdir.
Bunun için her hâlükârda hâzık bir tabibe, yani mânevî rehbere olan ihtiyaç âşikârdır. Zira gönül, bedenden çok daha fazla ve tehlikeli hastalıklarla karşı karşıyadır.
Nefs, bir ağaç gibidir. Ham meyve, nasıl ağaca sımsıkı bağlı ise, ham ruhlar da o derecede nefsâniyete esirdirler.
Ancak olgun meyveler nasıl ağaçları terk ediyorlarsa, olgun ve kâmil ruh sahipleri de öylece nefsâniyetten sıyrılır ve ulviyyet âleminin hakîkî ve samimî yolcuları olurlar. Lezzet ve letâfetlerini infak ve ihsân ederler. İşte böyle kimseler, “ölmeden evvel ölmek” sırrına nâildirler.
İnce düşünüş sahiplerinin ruhları, fânî zaman ve mekânın cevr ü cefâsından haberdar olup geldiği yere dönme iştiyâkı içindedir. Yüce ve kudsî makamlardan inerek cismine dâhil olan ruh, aslî hâlini koruyup yoldaki seraplara aldanmazsa, onun döneceği yer, ilk geldiği makamdır.
O hâlde insan düşünmelidir ki, onun yapısı sadece topraktan ibâret değildir. O, Hak’tan nefhedilmiş, serâpâ nurdan ibâret olan temiz bir ruhtur. Bu âlemin hulâsası ve gözbebeğidir.
Bununla beraber, unutulmamalıdır ki, onun bedeni, tabaklanmaya muhtaç ham bir deri gibidir. Nefsi de, kumanda edilmeye muhtaç bir binektir. Gönlü ise mâmur edilmeye muhtaç bir gülistan namzedidir.
Gerçekten ruhlar, âlem-i ervâhta, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbet ve vuslat iksirinden nasîb alarak mest olmuş, kendilerinden geçmişlerdi. Şevk makâmında ve dâimâ zevk hâlinde idiler. Sonra murâd-ı İlâhî ve hikmet-i Rabbânî ile o yüksek makam ve mevkîlerden bu dünya âlemine gönderildiler. Bu itibarla birçokları, o aslî vatandan uzaklıkları sebebiyle, oradaki vuslatın haz ve zevkini unuttular. Bu âlemde gördükleri her şeye nefislerinin gözüyle bakıp aldandılar, hakîkati görmekten mahrum kaldılar.
Nitekim bu hâle düşmemek için Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol!” (Buhârî, Rikāk, 3)
Bu hadîs-i şerîfi nakleden İbn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ- şöyle derdi:
“Akşamı ettiğinde sabahı bekleme!
[Yani çıktığın ebediyet yolunda giderken; “Akşam oldu. Hele bir dinleneyim de sabahleyin yoluma devam ederim.” diye duraklama. Sen önünde uzun bir yol bulunan bir yolcusun. Senin boşa gidecek zamanın yok. Gevşeyip kalma!..]
Sabaha çıktığında da akşamı bekleme!
[Yani; “Önümde uzun bir zaman, serde de gençlik var. Nasıl olsa giderim.” diye işi tembelliğe vurma! Seni, ölümün daha önce yakalayabileceğini düşün de ona göre hareket et!..]
Sıhhatli günlerinde hastalanacağın vakit için; hayatın boyunca da öleceğin zaman için tedbir al!”
Ârifler sultânı Hüdâyî Hazretleri de, ebedî saâdeti ziyan etmemek için, gönülleri şöyle îkaz eder:
Ezel bağında bitmiş gül iken
Kadîmî âşiyanda bülbül iken
Tenezzül eyleyip geldin cihâna
Gidersin bir gün eski âşiyâna
Bu âlem bir hayâl-i hâba benzer
İçinde ömr-i Âdem âba benzer
Sakın imdi hayâlâta inanma
Eser yele, akar suya dayanma
Hiç şüphe yok ki, sırf bedeninin rahatlığını düşünen kimseler, ömürlerini ziyan etmişlerdir. Rûhun huzur ve saâdetini düşünen basîret sahipleri ise, irfan ufuklarında mesafe almışlardır.
Bedenin gıdası, kendi haddinden çok olursa, zarardan başka bir şey değildir. Gönlün gıdası ise, ne kadar çok olursa, o kadar faydalıdır.
Beden; rûhun zarf ve kalıbı olduğundan, onu da korumak lâzımdır. Ancak bedenin gözetilmesinde haddinden fazla dikkat ve ihtimam gerekmez. Çünkü asıl olan gönüldür, ruhtur.
İmâm Gazâlî Hazretleri, ruh ve beden münâsebetindeki ölçüyü şöyle belirler:
“Ruh bir süvâri, beden bir at gibidir. Süvârinin mâhir, atın da zinde ve sıhhatli olması gerekir. Eğer süvâri mâhirse, atı istediği tarafa yönlendirir. Şayet âciz ve bilgisiz ise, an gelir sakin gibi gözüken at, onu kendisiyle beraber uçurumlardan aşağıya yuvarlar.”
Dipnotlar:
[1] Deylemî, Müsned, 3844.
[2] Müslim, Salât, 222.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!