İlahi Müjdenin Varisleri: Yeryüzü Kimin Olacak?
Hz. Musa'nın (a.s.) Firavun'a karşı mücadelesinden Efendimiz'in tebliğine kadar yeryüzü hakimiyetinin anahtarı olan salih kul olma bilinci ve ilahi zaferin değişmez kuralları...
Kur’ân-ı Kerîm, müminlere gelecekle alakalı verdiği müjdelerle doludur. Onda gönüllere sınırsız umut aşılayan ve mutluluk tohumları eken nice âyetler vardır. Bu müjdeler müminlerin hem dünyalarını hem de ölümden sonraki hayatlarını ilgilendirmektedir.
YERYÜZÜNÜN SALİH VARİSLERİ VE İLAHİ MÜJDE
Bunlardan biri de Arz’a Allah’ın sâlih kullarının vâris olacağı müjdesidir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:
“Yemin olsun ki biz Zikir’den sonra Zebur’da da: “Yeryüzü’ne (el-Arz’a) ancak sâlih kullarım vâris olacaktır” diye yazdık.”[1]
Burada bahsedilen “Arz”ın hangi arz, oraya vâris olacak “sâlih kullar”ın hangi kullar olduğu hususunda farklı yaklaşımlar vardır. Bunları şöyle izah edebiliriz:
“Arz”dan maksat içinde yaşadığımız yeryüzüdür. Çünkü Hak Teâlâ, ona dünyada müminleri sahip ve hâkim kılacağını şöyle haber vermektedir: “Allah, sizlerden iman edip sâlih ameller işleyenlere yeminle şunları va‘detti: Kendilerinden önceki müminleri kâfirlerin yerine geçirip hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacaktır. Kendileri için seçip râzı olduğu İslâm dinini mutlaka yerleştirecek ve onlara bu dîni hayatlarında uygulama güç ve imkânını verecektir. Ayrıca içinde bulundukları korkulu dönemin ardından onları tam bir emniyete kavuşturacaktır…[2]
Peygamberimiz (s.a.v.) ve beraberindeki mü’minler, istenilen iman ve amel-i salihleri yerine getirmek suretiyle bu müjdeye nail oldular. Arap Yarımadası her türlü şirk unsurlarından temizlendi. Tevhid güneşi her tarafı aydınlattı ve tevhid bayrağı tam anlamıyla pürüzsüz bir şekilde göndere çekildi. Ayet-i kerimenin müjdesi, tıpkı Peygamberimiz ve ashabı gibi gereken şartları yerine getiren bütün mümin topluluklar için geçerliliğini kıyamete kadar koruyacaktır.
FİRAVUN ZULMÜ VE HZ. MUSA'NIN ZAFER MÜCADELESİ
Dünyevî anlamda yeryüzüne vâris olma konusu Kur’ân-ı Kerîm’de daha çok Hz. Musa (a.s.) kıssası bağlamında dile getirilmektedir. Firavun, o dönemin Mısır hükümdarıdır. Son derece azgın, zorba ve bozguncu biridir. Kendisini öylesine kibir ve gurur kaplamıştı ki, neticede tanrılık iddiasında bulunmuş, “Ben sizin en büyük rabbinizim” demişti.[3]
Mülk ve saltanatıyla şımararak eli altında bulunanlara üstünlük kurmaya çalıştı. Onları etnik ve siyasi durumlarına göre fırkalara, sınıflara ve kastlara ayırmıştı. Bunlar arasında, ileride başına bela olmalarından korktuğu İsrâiloğullarını zayıf düşürmek, ezmek ve başlarını yukarı kaldıramayacak zelil bir hâle getirmek istiyordu. Bu sebeple onları her türlü ağır işlerde çalıştırması yetmiyormuş gibi, bu kez oğullarını öldürmeye ve kızlarını sağ bırakmaya başlamıştı.[4]
Fakat ilâhî irade Firavun’un arzusunun tam tersi istikâmette tecelli edecek; o her ne kadar İsrâiloğulları’nı ezme ve bitirme siyaseti gütse de, netice aleyhine ve İsrâiloğullarının lehine vuku bulacaktı: “Biz ise o ülkede hor ve hakir görülenlere lutufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları Firavun’un devlet ve saltanatına mirasçı kılmak istiyorduk. Böylece onlara yeryüzünde kuvvet ve hâkimiyet vermeyi; Firavun, Hâmân ve ordularına da, İsrâiloğulları eliyle geleceğinden korktukları şeyleri başlarına geçirip göstermeyi diliyorduk.”[5]
İsrailoğullarına ta önceden müjdelenen bu ilâhî va’di, Firavun’un zulmünün zirveye tırmanıp şartların iyice zorlaştığı ilerleyen zamanlarda Mûsâ (a.s.) tekar hatırlatacaktır: “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. O, kullarından dilediğini oraya vâris kılar; (güzel) sonuç, takvâ sahiplerinindir.”[6]
Rabbimizin gerek işin başında henüz Hz. Musa doğmadan önce, gerekse Hz. Musâ (a.s) diliyle ilerleyen zamanlarda İsrailoğulları’na verdiği bu söz de gerçekleşti. Firavun ve ordusu boğularak helak edildi. Cenâb-ı Hak onları, Firavun’un zulmü altında ezilmekten kurtararak bereketli topraklara vâris kıldı: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık. Sabırlarına karşılık rabbinin İsrâiloğulları’na verdiği o güzel söz yerine geldi...”[7]
VAAT EDİLEN MÜJDE VE BUGÜNE BAKAN SORUMLULUKLAR
İster Hz. Musa (a.s.) önderliğinde İsrailoğulları’nın isterse Resûlullah (s.a.v.)’in rehberliğinde Muhammed ümmetinin Rabbimizin müjdelediği şekilde yeryüzüne varis olma durumlarına baktığımız zaman şu hakikat güneş gibi karşımıza çıkmaktadır: Enbiyâ sûresi 105. âyetin haber verdiği şekilde Allah Teâlâ’nın sâlih kulları, şu içinde yaşadığımız yeryüzüne vâris ve hâkim olacaklardır.
Nitekim yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerimelerin verdiği haberlere göre de hem Hz. Musa (a.s.) hem de Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) bu ilâhî müjdeye erişmişler ve Allah’ın gerçekten salih kulları olarak yeryüzüne vâris ve hâkim olmuşlardır. Peki ama bu vârislik ve hâkimiyet işin başında, bir anda, durup dururken mi gerçekleşti? Yoksa bu va’din gerçekleşmesi için bazı şartlar, yapılacak işler, çekilecek eziyetler, aşılacak yokuşlar vardı da bu şartlar yerine getirile getirile, bu işler yapıla yapıla, bu eziyetler çekile çekile, bu yokuşlar aşıla aşıla mı bu hayırlı aydınlık neticeye ulaşıldı? Elbette ki doğru olan ikinci şıktır. Bu gerçeği gerek Kur’ân-ı Kerim’den gerek Peygamberimiz’in siyerinden gerekse İsrailoğulları tarihinden açıkça okuyup anlıyoruz.
O halde bu örnekler ışığında gelelim günümüze…
Allah Teâlâ’nın salih kullarının dünyevi anlamda yeryüzüne vâris olacakları müjdesi bizi ne kadar alakadâr ediyor? Biz bu müjdenin neresindeyiz? Kendimizi bu ayetin muhatabı kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Ululazim Peygamberler Hz. Musa ve Hz. Muhammed (a.s.) ve onların yanındaki inanmış gönüller gibi ipi göğüsleyip bu ilâhî müjdeye erişmek için çalışıp çabalayacak mıyız yoksa işin peşini bırakıp pes mi edeceğiz? Halimizi ameliyat masasına yatırmaya ve ciddi manada sorgulamaya zaruri ihtiyaç duyduğumuz bir süreçten geçtiğimiz kesindir. Konuya gelecek sayıda devam edelim.
Dipnotlar:
[1] Enbiyâ 21/105.
[2] Nûr 24/55.
[3] bk. Nâziât 79/24.
[4] Bkz. Kasas 28/1-4.
[5] Kasas 28/5-6.
[6] A‘râf 7/128.
[7] A’râf 7/137.
Kaynak: Ömer Çelik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!