Saffat Suresi 39-41. Ayetler Ne Anlatıyor?
"Sadece yapmış olduklarınızdan mı cezalandırılacaksınız?" Sâffât Sûresi’nin 39-41. ayetleri ışığında; kibrin acı akıbeti ile Allah’ın samimi kulları için hazırlanan o "belirli rızıklar" arasındaki hikmet nedir?
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
ALLAH’IN SAMİMİ KULLARI BU CEZANIN DIŞINDA MI?
Saffat Suresi 39-41. Ayetler Arapça:
وَمَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌۙ
Saffat Suresi 39-41. Ayetler Meali:
Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız. Ancak, Allah’ın samimi kulları bu cezanın dışındadır. Onlar için belirli bir rızık vardır. (Sâffât, 37/39-41)
Bilgi:
Bu ayetlerde “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın Resûlü’dür” sözünü duyduklarında küstahlık edip büyüklenenler, Kur’an’la ve ondaki hükümlerle alay edenler için acı bir azabın varlığından bahsedilmektedir. Onlar işlemiş oldukları günahlardan ötürü haksızlığa uğratılmadan cezalandırılacaklardır. Ancak Allah’ın ihlaslı kulları, yani samimi bir şekilde Allah’a kulluk edenler ise türlü nimetlere kavuşacaklardır.
Mesaj:
- Ahirette görülecek ceza dünyadaki davranışların karşılığından başka bir şey değildir.
- Allah’a karşı büyüklenmeyen ve onun emirlerini yerine getiren kullar için ahirette korku ve üzüntü olmayacaktır.
Kelime Dağarcığı:
İhlas: Her türlü dinî görevi, sırf Allah için iyi ve halis bir niyetle yapmak; gösterişten uzak durmak; söz, fiil ve davranışlarında samimi ve dosdoğru olmak.
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler
TEFSİR
Saffat Suresi 39-41. Ayetler Tefsiri:
- Onlara: “Allah’tan başka ilâh yok” dendiği zaman büyüklük taslıyorlardı.
- “Delirmiş bir şâirin sözüne güvenerek hiç ilâhlarımızı terk eder miyiz? Olacak iş mi bu?” diyorlardı.
- Hayır! O ne delidir, ne de şâir. O gerçeği getirmiş, önceki bütün peygamberleri de doğrulamıştır.
- Hiç şüphesiz siz o can yakıcı azabı tadacaksınız.
- Fakat, fazla değil, sadece yaptığınız kötülüklerin cezasını çekeceksiniz.
Müşrikleri cehenneme sürükleyen sebeplerin başında şunlar geldiği anlaşılmaktadır:
Birincisi; onlar, Allah’ın birliğine inanmıyorlardı. Kendilerine “Lâ ilâhe illallah” yani Allah’tan başka ilâh olmadığı söylendiğinde büyüklük taslayıp bu inancı kabule yanaşmıyorlardı. Çünkü kelime-i tevhid, kuru bir sözden ibaret olmayıp, onu kabullendiğinde hayat tarzını buna göre tümüyle değiştirmesi gerekmekteydi. Putperestlik anlayışı üzere bina edilen câhiliye değer yargılarını ve içtimâî düzeni bırakıp, İslâm’ın istediği düzeni benimseme ve onu yaşama mecburiyeti söz konusu idi. Bu sebeple, tevhid sözü onları fevkalade rahatsız ediyordu.
İkincisi; yine aynı sebepten hareketle onlar, Resûlullah (s.a.s.)’in peygamberliğini kabul etmiyorlardı. Çünkü onun getirdiği sistem ve yaptığı düzenlemeler işlerine gelmiyordu. Peygamber (s.a.s.)’in yerleştirmek istediği hayat anlayışı, onların kurulu düzenlerini tehdit ediyor ve bir kısım nefsânî hesaplardan vazgeçmelerini gerektiriyordu. Bu ise onlara ağır geliyordu. Çıkar yol ise Peygamber’le mücâdeleye girişmek, onu davasından vazgeçirmeğe çalışmak, tesirini kırmak ve ilerlemesini durdurmaktı. Bu bakımdan başvurdukları çarelerden biri de Efendimiz (s.a.s.)’i “delilik”le suçlamaktı. İddialarına göre, ne söylediğini bilmeyen bir deli yüzünden putlarını terk etmek olacak şey değildi. Aslında bu nevi girişimlerin maksadı, insanların uyanıp gerçeği görmelerini engellemek, böylece putperest düzenin kendilerine sağladığı çıkarlardan yararlanmaya devam etmekti.
Gerçek şu ki Peygamber, deli değil, aksine geldiği toplumun en akıllı insanı idi. Getirdiği Kur’an, gerçeğin ta kendisi idi. Kendiliğinden bir din üretmediği gibi, ilk defa peygamberlik iddiasında bulunan bir şahsiyet de değildi. Onun getirdiği mesajlar, önceki peygamberlerin haber verdiklerini aynen doğrulamaktaydı. O halde, önceden olduğu gibi bundan böyle de, Peygamber’e iman ve itaat şarttır. Ona iman etmeyenler, cehennem azabını tadacaklardır. Ancak ilâhî adâlet gereğince kimseye haksızlık yapılmayacak, herkes ancak yaptığına göre karşılık görecektir.
- Ancak Allah’ın ihlâsa erdirdiği kullar başka!
اَلْمُخْلَصُ (muhlas), ihlâsa erdirilmiş kimse demektir. Bunlar, şirkin açık ve gizli her türlüsünü terk edip ibâdetlerini sırf Allah rızâsı için yapan mü’minlerdir. İnsanın bu mertebeye yükselebilmesi için, kendi gayretleriyle beraber Allah’ın hususi bir yardımının da yetişmesi gerekir. Zira “muhlas” kelimesinde bu mânaya işaret vardır. Cenâb- Hak, böyle olan kullarını cennetlere yerleştirecek, onları orada çeşitli nimetlerle ağırlayacaktır. Cennet nimetlerinden burada şunlar zikredilir:
✺ Naîm cennetleri; yani ebedi nimetlerle tıklım tıklım dolu cennetler,
✺ Türlü türlü cennet meyveleri,
✺ Başka âyetlerden de öğrendiğimize göre çeşitli mücevheratla işlenmiş, süslenmiş koltuklar. Cennetlikler, onlar üzerinde dostâne bir şekilde karşılıklı oturup sohbet edecekler.
✺ Akıp çağıldayan tertemiz kaynaklardan doldurulmuş, son derece berrak, içenlere doyumsuz lezzet ve haz veren içecekler. Bunlar ne dünyadaki alkollü içecekler gibi insanı sersemletir, ne bir zararı olur, ne de sarhoş yapar. “Akan kaynak”tan olması, onların bolluğunu gösterir. Nitekim Muhammed (s.a.s.) sûresinde haber verildiğine göre, cennette sudan, sütten, şaraptan ve süzme baldan ırmaklar akmaktadır. (Muhammed 47/15)
✺ Hanımlar. Bakışlarını yalnızca beylerine çevirmiş, başka erkeklere bakmayan, iffetli, hayalı, yumuşak bakışlı, güzel gözlü dilberler. Renkleri, toz ve topraktan korunmuş, tüyler içinde saklanmış deve kuşu yumurtası gibi; beyazla çok hafif kırmızı karşımı gül rengi gibi. Beyaz, pürüzsüz, güzel tenli eşler. Bunlar her türlü lekeden uzaktır ve kendilerine hiçbir el değmemiştir.
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com


YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!