SAATÜ’L USRE (ZORLUK ZAMANI) NEDİR?

Tebük Seferi’ne neden “Gazvetü’l-Usre” denildi? Tebük Seferi’nde çekilen zorluklar ve Müslümanların imtihanı...

Tebük Seferi sırasında Müslümanların çektiği zorluklar sebebiyle bu gazveye “Gazvetü’l-Usre” (zorluk gazvesi), orduya “Ceyşü’l-Usre” (zorluk ordusu), sefer esnâsındaki günlere de “Sâatü’l-Usre” (sıkıntı ve güçlük zamânı) denildi.

TEBÜK SEFERİ’Nİ ZORLAŞTIRAN NEDENLER

Bütün zor şartlara ve sıkıntılara rağmen ordu büyük bir ihtişamla hareket etti. Ancak ordu, birçok sıkıntıya sabır ve tahammül göstermek durumundaydı. Çünkü şartlar oldukça zor ve ağırdı. Bu seferi zorlaştıran sebepler kısaca şunlardı:

  1. Şiddetli kuraklık.
  2. Yolun uzun ve yaya yürümeye müsâit olmayan bir çöl oluşu.
  3. Hasat zamânı ve meyvelerin toplanma mevsimi olması.
  4. Şiddetli sıcak.
  5. Bizans ordusunun kalabalık oluşuna bakılarak çok güçlü sanılması.

Nitekim bütün bu zorluklar sebebiyle bu gazveye “Gazvetü’l-Usre” (zorluk gaz­vesi), orduya “Ceyşü’l-Usre” (zorluk ordusu), sefer esnâsındaki günlere de “Sâatü’l-Usre” (sıkıntı ve güçlük zamânı) denilmiştir.

Ordu hareket ettikten bir müddet sonra Hazret-i Ali, münâfıkların fitneleri dolayısıyla Allâh Resûlü’ne yetişerek savaşa katılmak için müsâade istedi:

“–Yâ Resûlallâh! Münâfıklar, benden hoşlanmadığınız için beni geride bıraktığınızı söylüyorlar! Bana da sefer için izin veriniz!” dedi.

Allâh Resûlü de:

“–Yâ Ali! Onlar yalan söylemişler. Ben seni arkada bıraktıklarıma vekîl tâyin ettim. Derhâl geri dön; hem kendi âilene, hem de benim ev halkıma göz-kulak ol, onlar için be­nim vekîlim ol! Yâ Ali! Benim yanımda sen, (Tûr’a giderken) Mûsâ’ya nisbetle Hârûn mevkiinde bulunmaya râzı olmaz mısın? Bir farkla ki, benden sonra peygamber gelmeye­cektir.” buyurdu. (İbn-i Hişâm, IV, 174; Buhârî, Meğâzî, 78; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 31)

Bu iltifâta nâil olan Hazret-i Ali, büyük bir rızâ ve sürûr içinde vazîfesinin başına döndü.

Sefere çıkılmış, bir hayli yol alınmıştı. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra ashâb-ı kirâmdan Ebû Zer orduya yetişti. O, zayıf hayvanı yola dayanamadığı için gerilerde kalmış, sonunda hayvanını terk ederek zor da olsa yaya olarak ordunun ardından gelmişti. Bunu gören Allâh Resûlü mütebessim bir şekilde:

“–Allâh, Ebû Zerr’e rahmet etsin! O, yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız başına diriltilir.” buyurdular.

Allâh Resûlü’nün bu mûcizevî ifâdeleri, vakti gelince ta­hakkuk etmiş ve Ebû Zer, yalnız yaşamış, yalnız vefât etmiştir. (Vâkıdî, III, 1000)

İslâm ordusunun yolculuğu son derece meşakkatli geçiyordu. Sıcak bunaltıcı idi. Üç kişiye bir deve düştüğünden, ashâb sırayla deveye biniyorlar, bu da bir hayli sıkıntı veri­yordu. Bir hurmayı iki kişi bölüşüyordu. Bâzen su bulmakta güçlük çekiliyordu. Bu yüz­den abdest alırken, âzâlar bir defâ yıkanmaktaydı. Mestler üzerine mukîmlerin bir, seferî sayılanların üç gün meshetmesi emredildi.[1] Bir ara Allâh Resûlü duâ buyurdular ve sâdece İslâm askerinin bulunduğu yere yağmur yağdı.[2]

İslâm ordusu, yolları üzerinde bulunan Semûd kavminin helâk olduğu Hicr mevk­iinden geçerken, Allâh Resûlü ashâb-ı kirâma:

“–Burası kaçılacak bir vâdidir!” buyurdular. (Vâkıdî, III, 1008)

Ardından:

“–Kendilerine zulmedenlerin yurduna ağlayarak girin. Yoksa onların başına gelenler sizin de başınıza gelebilir.” buyurdular. Sonra başlarını örterek o bölgeyi hızlı geçtiler. Oradan alınan suları dök­türdüler. İsraf husûsunda çok titiz olmalarına rağmen, bu su ile yapılmış olan hamurları da at­tırdılar. (Buhârî, Enbiyâ, 17; Tefsîr, 15/2; Müslim, Zühd, 39)

Çünkü kahır mekânları, dûçâr olduğu felâketin kaderini kıyâmete kadar devâm et­tirmektedir. Dolayısıyla kahrın tecellî ettiği beldelerde, isyan ve günah yüklü mekânlarda mânen devâm eden kahrın menfî in‘ikâsına mâruz kalmamak için, Allâh Resûlü’nün buyurduğu gibi sür’atlenmek îcâb eder.[3]

Hicr mevkiinde bulundukları bir gece Resûl-i Ekrem:

“Bu gece pek şiddetli bir fırtına çıkacak. Herkes devesini sıkı bağlasın ve bulunduğu yerde otursun, ayağa kalkmasın!” buyurdu. Hakîkaten o gece çok şiddetli bir kasırga çıktı; abdest almak için ayağa kalkan birini kasırga yere çarptı, devesini aramaya giden bir başkasını da Tay Dağı’na fırlatıp attı. (Buhârî, Zekât, 54; Müslim, Fedâil, 11)

Tebük’e bir günlük mesâfe kaldığında, İslâm ordusu yine büyük bir susuzluk çek­mekteydi. Muâz bin Cebel şöyle anlatır:

“Resûlullâh:

«Siz, yarın inşâallâh Tebük kaynağına ula­şacaksınız!» buyurdu.

(Ertesi gün kaynağa ulaşılınca) mevcut su, avuç avuç bir su kırbasına toplandı. Hazret-i Peygamber onunla ellerini ve yüzünü yıkadı ve kaynağa geri serpti. Sonra ucu demirli üç sopayı kaynağa batırdı. Derhâl (billur gibi) üç kaynak fışkırmaya başladı. Bütün mücâhidler susuzluğunu giderdi. Allâh Resûlü (bana):

«–Ey Muâz! Uzun bir ömrün olsaydı, çok geçmeden bu su ile buraların bağ ve bah­çelerle dolu olduğunu görürdün!» buyurdular.” (Müslim, Fedâil, 10; Ahmed, V, 238)

Tebük Gazvesi’nde şiddetli açlık çektikleri için sahâbîler:

“–Ey Allâh’ın Resûlü! İzin verseniz de develerimizi kesip yesek ve iç yağı elde etsek?” dediler. Resûlullâh:

“–Peki öyle yapın!” buyurdu. Derken Ömer geldi:

“–Ey Allâh’ın Resûlü! Eğer develeri kesmelerine izin verirseniz, orduda binek azalır. Fakat (isterseniz), onlara ellerinde bulunan azıklarını getirmelerini emrediniz ve sonra da ona bereket vermesi için Allâh’a duâ ediniz. Umulur ki Allâh, bereket ihsân eder.” dedi.

Bunun üzerine Resûlullâh:

“–Peki öyle yapalım!” buyurdu ve deriden bir yaygı getirtip serdirdi. Sonra da elde mevcut erzâkın getirilmesini emretti. Askerlerden kimi bir avuç darı, kimi bir avuç hurma ve kimi de ekmek parçacıkları getirdi. Yaygı üzerinde gerçekten pek az bir şey birikmişti. Resûlullâh, bereket vermesi için Allâh’a duâ etti ve sonra:

“–Kaplarınızı getirip bundan alınız!” buyurdu. Askerler kaplarını doldurdular. Öyle ki, doldurulmadık bir tek kap bırakmadılar. Sonra da doyuncaya kadar yediler, yine de bir hayli yiyecek arttı. Bunun üzerine Resûlullâh şöyle buyurdu:

“–Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allâh’ın Resûlü olduğuma şehâdet ederim. Allâh’ın birliğine ve Muhammed’in peygamberliğine şeksiz süphesiz inanmış olarak Allâh’a kavuşmayan kimse, cennet(e girmek)ten mutlakâ alıkonur.” (Müslim, Îman, 45)

İslâm ordusu, Tebük’te karargâhını kurduğu hâlde düşmandan en ufak bir hareket göze çarpmıyordu. Çünkü bu kadar büyük bir İslâm ordusunu gören Hıristiyan Arap kabî­leleri, daha evvel Mûte’deki üç bin kişilik bir îmân ordusunun gösterdiği kahramanlıkları da hatırlayarak savaşma azimleri kırılmış ve harpten çekinmişlerdi. Bizans ise Arabistan’ı istîlâ fikrinden çoktan vazgeçmişti. Zîrâ Bizans imparatoru o esnâda Humus’ta kendi memleketinin iç meseleleriyle uğraşmaktaydı. Böylece Arabistan’ın istîlâ edileceği haberlerinin, hristiyan Gassânî Araplarının bir abartması olduğu anlaşıldı.

Ancak bu seferle İslâm ve Müslümanlar büyük bir izzet kazandılar. Arabistan’ın ku­zey hudutları tamâmen emniyet altına alındı. Eyle hükümdârı, Cerba ve Ezruh halkları, Meknâ Yahûdîleri Hazret-i Peygamber’den cizye karşılığı emân dileyerek Müs­lümanların himâyesine girdi. Hazret-i Hâlid bin Velîd, dört yüz yirmi atlı ile Dûmetü’l-Cendel’e hücûm ederek, Hıristiyan hükümdar Ükeydir bin Abdülmelik’i yakalayıp Allâh Resûlü’ne getirdi. Ona da cizye karşılığı emân verildi. (İbn-i Hişâm, IV, 180-182; İbn-i Sa’d, I, 276-277; Ahmed, V, 425)

İslâm ordusu, Tebük’te yirmi gün kaldı. Resûlullâh, daha ileri gitmek istemedi. Çünkü O, İslâm’ı insanlara kılıç zoruyla götürmek arzusunda değildi. Hem Bizans Devleti’ne gereken gözdağı fazlasıyla verilmiş, karşılarına hiçbir düşman çıkamamıştı. Ayrıca Sûriye’yi o sıralarda tâûn hastalığı kasıp kavurmaktaydı. Tâûn ise bulaşıcı ve öldürücü bir hastalık olduğundan Hazret-i Peygamber:

“Bir bölgede tâûn olduğunu duyarsanız, oraya girmeyin! Siz orada iseniz, sakın oradan çıkmayın!” buyurdular. (Buhârî, Tıb, 30)

Ardından ashâb-ı kirâm ile istişâre ederek Medîne’ye dönmeye karar verdiler.

Bu sırada Ebû Hayseme, orduya yetişti. O, başlangıçta seferin zor­luğu sebebiyle Medîne’de kalmış, orduya iştirâk etmemişti. Birgün, bahçesin­deki çardakta hanımları kendisine mükellef bir sofra hazırlamış, onu yemeye çağırmış­lardı. Ebû Hayseme, bu manzarayı görünce aklına Allâh Resûlü ve ashâbının hâli gelerek yüreği sızladı ve kendi kendine:

“Onlar bu sıcakta Allâh yo­lunda zorluklara katlanmaktayken, benim bu yaptığım olacak şey mi?!” dedi. Bu nedâmet ile kendisi için hazırlanan sofraya hiç el sürmeden derhâl yola düştü, Tebük’te İslâm ordusuna katıldı. Onun geldiğini gören Allâh Resûlü bu davranıştan memnûn oldular ve:

“–Yâ Ebâ Hayseme! Az kaldı helâk olacaktın!..” buyurarak onun affı için Cenâb-ı Hakk’a duâ ettiler. (İbn-i Hişâm, IV, 174; Vâkıdî, III, 998)

Cenâb-ı Hak, kullarına tâkatlerinin üzerinde bir teklifte bulunmaz. Fakat güç yetirebilecekleri işleri îfâ etmekten de mes’ûl tutar. İşte Ebû Hayseme’nin yaptığı da bir tâkat bedeli ödeme mâhiyetindeydi.

Bu hâdiseler bizler için canlı birer öğüttür. Maddî ve mânevî imkânlarımızı Hak yolunda ne kadar sarf edebildiğimizi mîzân etmeye ve mü’min olmanın mes’ûliyetlerini tefekkür etmeye birer vesîledir.

Resûlullâh Tebük’te sabahleyin bir hurma ağacına dayanarak hutbe îrâd eylediler. Allâh’a hamd ü senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdular:

“İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında, ya da iki ayağının üzerinde (piyâde olarak) ölünceye kadar Allâh yolunda cihâd eden (Allâh’ın dînini hidâyet bekleyenlere teblîğ eden)dir! İnsanların kötüsü de Allâh’ın Kitâbı’nı okuyup ondan hiç faydalanmayan fâsık ve cür’etkâr kimsedir.

İyi biliniz ki, sözlerin en doğrusu, Allâh’ın Kitâbı’dır! Yapışılacak en sağlam kulp, takvâdır! Dinlerin hayırlısı, Hazret-i İbrâhîm’in dîni (İslâm)dır! Sünnetlerin hayırlısı, Muhammed’in sünnetleridir! Sözlerin şereflisi, zikrullâhtır. Kıssaların güzeli, Kur’ân(da olanlar)dır.[4] Amellerin hayırlısı, Allâh’ın yapılmasını istediği farzlardır. Amellerin kötüsü, bid’atlerdir. En güzel yol ve gidişât, Peygamber’in yolu ve gidişâtıdır. Ölümlerin şereflisi, şehîdliktir.

Körlüğün en kötüsü, doğru yolu bulduktan sonra ondan sapmaktır. Az olup yeten şey, çok olup meşgûl ederek Allâh’a tâatten alıkoyan şeyden hayırlıdır. Özür dilemenin kötüsü, ölüm gelip çattığı andakidir. Pişmanlığın kötüsü, kıyâmet günündekidir. İnsanların hayırsızı, Cumâ (namazı)na en son gelen ve Allâh’ı kötü bir dille anandır. Yanlışları en çok olan, dili çok yalan söyleyendir.

Zenginliğin hayırlısı, gönül zenginliğidir. Azıkların hayırlısı, takvâ azığıdır. Hikmetin başı, Allâh korkusudur. Hikmetsiz (söz ve) şiir, İblîs’in işlerindendir. Hamr (içki), günahların her çeşidini bir araya toplayandır. (Fâsık) kadınlar, şeytanın tuzaklarıdır. (Terbiye olmamış) gençlik, delilikten bir bölümdür. Ribâ (fâiz) kazançların en kötüsüdür. Yemenin en kötüsü, yetim malı yemektir. Mesûd kişi, kendinden başkasının hâlinden ibret alandır.

Her biriniz, dört arşın yere (kabre) varır. Amellerin muhâsebesi ise âhirete kalır. Amellerde esas olan netîceleridir. Düşüncelerin kötüsü, yalan-yanlış düşüncelerdir. Mü’mine sövmek, günahkârlıktır. Mü’mini öldürmek küfürdür. Mü’minin etini yemek (gıybetini yapmak) Allâh’ın buyruklarına karşı gelmektir.

Yalan yere Allâh üzerine yemin eden kişi, yalanlanır. Af taleb eden kişi, Allâh tarafından affolunur. Kim öfkesini yenerse, Allâh onu mükâfatlandırır. Uğradığı ziyâna katlanan kişiye, Allâh karşılığını verir. Allâh, zorluklara katlanan kimsenin ecrini kat kat artırır. Allâh’a isyân eden kişiyi, Allâh azâba dûçâr eder!

Ey Allâh’ım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!

Ey Allâh’ım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!

Ey Allâh’ım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!

Kendim ve sizin için, Allâh’tan mağfiret taleb ederim!” (Vâkıdî, III, 1016-1017; Ahmed, III, 37; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 13-14)

Dipnotlar:

[1] İbn-i Mâce, Tahâret, 45; Ahmed, VI, 27.

[2] İbn-i Hişâm, IV, 177.

[3] Hâllerin eşyâya in‘ikâsına dâir bir misâl de şöyledir:

Japon bilim adamı Masaru Emoto, donmuş su kristalleri üzerinde yaptığı araştırmada, bunların düzgün, estetik ve altıgen şekillerden meydana geldiğini ve bu kristallerin insan eli değmemiş tabiî kaynak sularında, insanı büyüleyecek kadar düzgün ve güzel şekle sâhip olduğunu fark etmiştir. İki ayrı kaba bu sulardan alarak deney yapmıştır. Üzerine sevgi, şefkat, duâ ve minnettarlık ifâdelerinin fısıldandığı birinci kaptaki suyun kristallerinin tabiî ihtişâmını koruduğunu; üzerine hakâret içeren sözlerin ve “şeytan” lafzının söylendiği suyun kristallerinin ise parçalanmış olduğunu ve bütün estetik husûsiyetlerini kaybederek şekillerinin bozulduğunu görmüştür. Aynı deneyde sular, güzel ve hoş mûsikîye ve rahatsız edici çirkin ritimlere de farklı tepki vermiştir.

Masaru Emoto ulaştığı bu hakîkati te’yîd için benzer bir incelemeyi ayrı kavanozlara konulmuş haşlanmış pirinçler üzerinde de yapmıştır. Birinin içine “teşekkür” diğerinin içine “aptal” yazan kağıtların bırakıldığı kavanozlara bir ay boyunca bu sözler telaffuz edildiğinde birinci kavanozdaki pirinçlerin beyazlığını ve tâzeliğini koruduğunu diğer kavanozdaki pirinçlerin ise karararak kötü kokular neşrettiğini keşfetmiştir. (Safvet Senih, “Su Kristallerinin Sırrı”, Sızıntı, Aralık 2002, sayı 287; M. Akif Deniz, İlk Adım, Şubat, 2003)

[4] Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birinden fazlası kıssalardan oluşmaktadır. Cenâb-ı Hak, Kur’ân kıssalarının ehemmiyetini bildirerek onlarda beyân edilen hakîkatleri tefekkür etmemizi, gerekli ibretleri almamızı ve bunları kendi hâlimizle mîzân etmemizi emretmektedir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

(Resûlüm!) Biz, bu Kur’ân’ı vahyetmekle Sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz…” (Yûsuf, 3)

“…Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A’râf, 176)

“And olsun ki Biz, öğüt alsınlar diye bu Kur’ân’da insanlara her türlü misâli verdik. ” (ez-Zümer, 27)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hazret-İ Muhammed Mustafa, Erkam Yayınları

TEBÜK SEFERİ

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle