Rasûlullah'ın Okçusu: Sâ'd Ebî Vakkas

Rib’î ibni Amr el-Ensârî radıyallahu anh, düşman karşısında sarsılmaz bir iman, yıkılmaz bir şecaat ve cesaret sergileyen bir sahabi!.

İran ordusu komutanı Rüstem’in isteği üzerine gönderilen ikinci İslâm elçisi!..

İslâm’ı tebliğde Rüstem’in karşısında vakur cevaplarıyla, tavizsiz davranış ve dik duruşlarıyla tanınan bir tebliğ eri!..

Hakkı söylemekten çekinmeyen, düşmandan korkup ürkmeyen bir kahraman yiğit!..

O, el-Ensârî nisbesi ile tanındığına göre Medine’de doğup büyüdüğü anlaşılmaktadır. Fakat hangi kabileye mensub olduğu, İslâm’la ne zaman şereflendiği, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’le nerede ve nasıl buluştuğu bilinmemektedir. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye ulaşılamamaktadır.

O, Bedir ashâbı içerisinde gösterilmektedir. Bedir savaşında bulunduğu ve Sıffın’de Hazreti Ali radıyallahu anh’ın tarafında savaştığı rivayet edilmektedir. (İsâbe, II, 379; Üsdü’l-ğabe, II, 253.)

Rib’î ibni Amr radıyallahu anh, Hazreti Ömer radıyallahu anh’in halifeliği zamanında İslâm elçisi olarak vazife yaptı. O dönemde İslâm’ın adalet şemsiyesi altında yaşayan müslümanlar bir taraftan altın devirlerini yaşarken, diğer taraftan da İslâm orduları, dört bir cephede savaşıyordu. Yeni fetihler, zaferler kazanıyor ve İslâm topraklarını genişletiyorlardı.

RASÛLULLAH'IN FETİH DUÂSI

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çevre ülkelerin başkanları, Kral ve Hükümdarlarına mektublar yazarak tebliğde bulunduğu zaman, onları İslâm’a dâvet edip “İslâm olun, selâmet bulun!” diye uyarmıştı.

İran Kisrasına gönderdiği mektubu Perviz alınca yırtıp parçalamıştı. Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onun bu davranışına çok üzülmüş ve Kisra hakkında: “Ya Rabbi, nasıl o benim mektubumu parçaladıysa, sen de onu ve onun mülkünü parça parça et!...” diye duâ etmişti. İşte o duânın gerçekleşmesi yakınlaşmıştı. İran Kisrası Perviz, oğlu Şirviye tarafından hançer ile öldürülmüş ve şimdi sıra mülkünün parçalanmasına gelmişti.

Rib’î radıyallahu anh, Hazreti Ömer radıyallahu anh’in hılafeti döneminde Sâ’d ibni Ebî Vakkas radıyallahu anh’ın kumandası altındaki ordu ile İran’ın fethine katıldı. İslâm ordusu Acem topraklarına dayandı. İran kisrası Yezd-i Cürd’ün kumandanı Rüstem, dahili saltanat çatışmalarından dolayı İslâm ordusuyla çarpışmak istemiyordu. Müslümanlarla bir sulh zemini arıyordu. Ancak hazırlıklarını da ihmal etmiyordu.

İslâm ordusunun 34 bin mevcuduna karşılık, İran ordusunun 80 bin yedeği yanında 120 bin mevcudu vardı. Bu mevcudun 30 bini, kaçmaması için zincirlerle birbirine bağlandı. Buna rağmen Rüstem kendine güvenemiyordu. Sa’d ibni Ebi Vakkas radıyallahu anh’ten sık sık elçiler isteyerek onu oyalamaya çalışıyordu.

İslâm ordusu dinimizin emrine uyarak, önce elçiler gönderip düşmanını İslâm’a dâvet ediyordu. Bunun için Rüstem’e birkaç elçi gönderdi. Rüstem ise her seferinde bu elçilerin dâvetini reddetti.

KİBİRLİ KOMUTAN

Rib’î ibni Âmr radıyallahu anh, Rüstem’in yanına gönderilen ikinci elçi idi. Onun düşman karşısında sergilediği cesaret, şecaat ve serin kanlı dik duruşu, dövülmekten, öldürülmekten korkmadan Hakkı tebliğ edişi dillere destandı. Şöyle ki:

O, İran komutanı Rüstem’in yanına vardığında, hiç görmediği şatafatlı bir manzara ile karşılaşmıştı. Bulunduğu yer, nakışlı yastıklar, kadifeden halılar, inci ve yakutlar ve daha birçok ziynetlerle süslenmişti. Rüstem, altın kaplama bir koltukta oturuyordu. Etrafındaki insanlar bir köle gibi kendisine hizmet ediyordu.

Rib’î radıyallahu anh ise gayet sade ve eski bir kıyafet giymişti. Eğri bir kılıncı, eğilmiş bir kalkanı ve çelimsiz bir atı vardı. Rüstem’in şatafatı onu hiç mi hiç cezbetmemiş ve değiştirmemişti. Bütün bu gördüklerine karşılık, onun da sarsılmaz bir imanı, yıkılmaz bir şecaati ve cesareti vardı. Halılarla örtülü yere varınca, atından indi ve hemen oraya atını bağladı. Silahı, zırhı, üzerinde ve miğferi başında idi. Ona: “Silâhını bırak da gel!” dediler. O da:

“-Beni böyle kabul ederseniz ne âlâ, yoksa döner giderim. Ben kendiliğimden buraya gelmedim. Siz dâvet ettiniz de geldim” diyerek gayet vakur ve cesur bir cevap verdi.

Orada bulunanlar, bu çelimsiz insanın gösterdiği cesaret, şecaat ve kahramanlık karşısında şaşırıp kaldılar. Rüstem büyük bir gurur ve kibirle: “Bırakın onu!.. Gelsin!..” dedi.

Rib’î radıyallahu anh bir mü’min mehâbetiyle ve korkusuzca ilerledi. Rüstem’in yanına yaklaştığında, mızrağını yere sapladı. Yerde ipekli yastıklar vardı. Mızrağın keskin ucu, ipek yastıkları delip geçti.

Rüstem’in ve etrafındakilerin fevkalâde değer verdiği bu süslü yastıkların, Rib’î için hiç ehemmiyeti yoktu. Onun tek düşüncesi, elçilik vazifesini, İslâm’ın izzetine uygun bir şekilde yerine getirebilmekti.

Rüstem yine gurur ve kibirle: “-Ne diyorsan söyle!.. Anlat bakalım!” dedi.

ALLAH'IN VAADİ

Rib’î radıyallahu anh son derece asaletle, ciddi ve vakur bir eda ile şöyle dedi:

“-Allah ü Teâlâ dilediği kimseleri kula kulluktan kendisine kulluğa, dünya sıkıntılarından ve bâtıl dinlerin zulmünden kurtarıp İslâm adaletine ulaştırmak için bize bir Peygamber gönderdi. Kim bu dini kabul ederse, bizden olur, biz de döner gideriz. Kim de kabul etmezse, Allah’ın vaad ettiğine kavuşuncaya kadar onunla savaşırız” diyerek cesûrâne bir cevab verdi.

Rüstem ona: “-Allah'ın vaad ettiği nedir?” dedi.

Rib’î radıyallahu anh: “-Kâfirlerle savaşırken ölen için cennet, geride kalanlar için ise zaferdir” dedi.

Rüstem: “-Söylediklerini dinledim. Bu mevzuyu düşünmemiz için bize mühlet verir misin?” dedi.

Rib’î radıyallahu anh de: “-Evet, istediğiniz mühleti veririz” dedi.

Rüstem: “-Kaç gün mühlet verirsiniz?” diye sordu.

Rib’î radıyallahu anh de: “-Bir veya iki gün ancak mühlet veririz” dedi.

Rüstem tekrar: “-Hayır!.. Âlim­lerimiz ve reislerimizle mektuplaşmamız için bu vakit az olur” dedi.

Rib’î radıyallahu anh hiç çekinmeden ve korkmadan şöyle dedi:

“-Peygamberimiz bize, düşmanla karşılaştığımız zaman, üç günden fazla mühlet vermememizi emretti. Düşün ve adamlarına sor, bu mühlet içinde şu üç şıktan birini tercih et! Müslüman olmak, cizye vermek ve harb etmek.”

 Rüstem tekrar sordu: “-Sen onların efendisi misin?”

Rib’î radıyallahu anh: “-Hayır!... Ancak müslümanlar birbirlerine kuvvet ve destek veren tek vücut gibidir” diye cevab verdi.

Rüstem İslâm elçisinin bu cevabları üzerine adamlarını topladı ve :

“-Bu adamın sözlerinden daha kıymetli ve kabule şâyan bir söz duydunuz mu?” dedi.

Adamları, Rüstem’in bu sözlerine şiddetli bir tepki gösterip şöyle karşılık verdiler:

“-Kendi dinini bırakıp, onun söylediklerine meyletmekten Allah seni muhafaza etsin! O adamın elbiselerini görmedin mi? Böyle elbiseler giyen adamın sözlerinde ne olabilir ki?” dediler.

Bunun üzerine Rüstem, adamlarına:

“-Yazıklar olsun size! Siz elbiselere mi bakıyorsunuz? İnsanın şahsiyeti elbiseleri ile değil, akıl, kabiliyet, fikir, düşünce ve konuşması iledir. Bunlar zaten yiyecek ve elbiseye önem vermezler. Onlara göre önemli olan, akıl, fikir, görüş ve kabiliyettir” dedi.

İslam elçilerinin sözleri kabul edilmeyip, dâvetleri dinlenmeyince iki ordu karşı karşıya geldi.

Rib’î radıyallahu anh gibi elbise giyenlerden müteşekkil 34 bin kişilik İslâm ordusu, süslü elbiseler ve ziynetler içerisinde bulunan 200 bin kişilik İran ordusuna kısa sürede galip geldi.

İslâm orduları Meda­yin’e girdi. Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in duâsı gerçekleşti. Herkes buna şahit oldu. İslâm ordusundan, çok az kimse şehit olurken, İran ordusu 120 bin kişi zayiat vererek firar etti. (İsâbe, I, 503; Hayatü’s-sahâbe, I, 157; Taberî, III, 518-524.)

Sıffın Savaşı’nda Hazreti Ali radıyallahu anh’ın tarafında savaştığı rivayet edilen Rib’î ibni Amr radıyallahu anh’ın nerede ve ne zaman vefat ettiği de bilinmemektedir. (İsâbe, II, 379; Üsdü’l-ğabe, II, 253.)

Allah ondan razı olsun.

Cenab-ı Hak cümlemize, Rib’î ibni Amr radıyallahu anh’ın cesaret, şecaat, asalet ve tebliğ heyecanından hisseler alabilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi nasib eylesin. Âmin.

Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 363, Mayıs 2016

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.