Peygamberimizin Tâlim Ettiği Namaz

Bir vakti edâ ederken onu "son namazımız" gibi kılabiliyor muyuz; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bize tâlim ettiği namaz aşkını hayatımıza ne kadar yansıtabiliyoruz?

Âişe (radıyallahu anhâ) şöyle anlatır: Rasûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) geceleyin kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bunun üzerine O’na; "Yâ Rasûlâllah! Sen’in geçmiş ve gelecek bütün hataların bağışlandığı hâlde niye böyle kendini yoruyorsun?" dedim. Bana cevâben; "Allâh’a şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu. (Buhârî, Tefsîrû sûre [48], 2; Müslim, Münâfikîn, 81)

Sahâbeden Abdullah bin Şıhhîr (radıyallahu anh), Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namazdaki hâlini şöyle tasvir ediyor: “Bir keresinde Rasûlullah’ın yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden, kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 158)

KEMİYET DEĞİL KEYFİYET

Yüce Rabbimiz, kulluk imtihanının yönünü ve gayesini tarif ederken; «Hanginiz en çok amel işleyecek?» değil; «Hanginiz amellerini en güzel şekilde îfâ edecek?» buyurmuştur. (Bkz. Hûd, 7; el-Kehf, 7; el-Mülk, 2)

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in gece namazı kemmiyetçe çok değildi; yüzlerce rekât kılmazdı. Ancak, o namaz keyfiyetçe en güzel ve en mükemmel idi. Kıyam ve kıraati gibi, rükûsu, secdesi ve ka‘desi ile huşû ve sekînet içinde, uzun uzun îtinâlı bir namaz kılardı. İmâmette ise, cemaatin durumunu göz önünde bulundurarak çok uzun namaz kıldırmazdı.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Uzun kılma arzusuyla namaza başlarım. Ancak o esnada küçük bir çocuğun ağladığını işitirim. Onun ağlamasından annesinin hissedeceği üzüntünün şiddetini bildiğim için hemen namazı kısaltırım, hafifletirim." (Buhârî, Ezân, 65; Müslim, Salât, 192)

Efendimiz’in merhamet ve şefkatine ne güzel bir nümûne! Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, namazda huşûunu bozacak hiçbir şeye de müsaade etmezdi. Bir gün Ebû Cehm (radıyallahu anh); Fahr-i Kâinât Efendimiz’e, işlemeli, zarif bir elbise hediye etmişti. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), o elbise ile namaz kıldı. Namazı bitirince Âişe Vâlidemiz’e; "Bu elbiseyi Ebû Cehm’e geri gönder, namazda gözüm nakışlarına takıldı. Neredeyse namazda huzurumu bozacaktı!" buyurdu. (Muvattâ, Salât, 67; Buhârî, Salât, 14)

RUH VE BEDEN ÂHENĞİ

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: "Namazı benden gördüğünüz gibi kılın..." (Buhârî, Ezân, 18) Efendimiz’in bu tâlimâtı, namazın sadece şeklî kısmına mahsus değildir. Şekle ilâveten, Efendimiz’in tâdîl-i erkânını ve bilhassa huşû hâlini de örnek almamız elzemdir. O’nun namazdaki kalbî duyuşundan, vecd ve istiğrâkından, feyiz ve rûhâniyetinden hisseler alabilmeye çalışmalıyız.

Hâsılı; namazımızı, Fahr-i Kâinat (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in namazına ne kadar yaklaştırabilirsek, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olacağı bir kulluğa o kadar yaklaşabiliriz.

HUŞÛ İLE...

Namaz, ruh ve beden âhengi içerisinde edâ edilebildiğinde; kul için, Cenâb-ı Hak ile mülâkat, O’na münâcât ve O’ndan istimdat imkânı olur. Fakat zâhirî, geometrik hareketlerden ibaret bir namaz; bu kurbiyeti sağlamaz. Hazret-i Mevlânâ der ki: "Keçinin gölgesini kurban etme!" (Mesnevî). Yani; ibâdetleri; gölge hükmünde olan, zâhir ve sûret plânından ibaret zannetme! Zâhirî şartlara riâyet etmekle birlikte, sen asıl rûhâniyet, vecd ve istiğrak tarafına geç!

Cenâb-ı Hak, namazı emrederken de sadece; «Namaz kıl!» buyurmakla iktifâ etmemiş, «Namazı ikāme et!» buyurmuştur. İkāme etmek; tam olarak yerine getirmek, ayağa kaldırmak, kıvamlı, istikametli, kıymetli bir şekilde edâ etmek demektir. Yani tâdîl-i erkâna riâyet ederek, huşû içinde, kalp ve beden âhengi ile edâ etmek demektir.

UZUVLAR VE KALP

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), namaz kılan bir şahsın elleriyle sakalını karıştırdığını görünce, şöyle buyurdu: "Bakın, şu kimsenin kalbi huşû duysaydı, uzuvları da huşû içinde olurdu!" (Ali el-Müttakî, VIII, 197/22530).

Hadîs-i şerifte; şeytanın, kulun namaz huzurunu bozmak için neler yaptığı şöyle anlatılır: "Namaz için ezân okunduğu zaman şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezânı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezân bitince geri gelir. Kāmet başlayınca yine uzaklaşır, bittiğinde ise geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve; «Şunu hatırla, bunu düşün!» diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hâle gelir." (Buhârî, Ezân, 4; Müslim, Salât, 19)

Namazda kalbimizi ve zihnimizi okunan âyetlerin, tesbihlerin ve zikirlerin mânâsına teksif etmeye gayret etmeliyiz. Hepsinin özü, Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda tevâzu ve tezellül hâlini yaşamaktır. Bir kişi, dünyevî bir makam sahibinin karşısında bile zihnî bir dağınıklık yaşamaz. Âlemlerin Rabbi’nin huzûrunda nasıl bir ciddiyet ve uyanıklık hâli içinde bulunmamız gerektiğini buna göre tefekkür etmelidir.

Huşûu sağlayan hususlardan biri de namazda bakışların başka yere kaymamasıdır. Kıyamda secde yerine, rükûda iki ayağın arasına, oturuş esnasında önüne bakmalıdır. Hadîs-i şerifte şöyle îkaz vârid olmuştur: "Namazda iken sağa sola bakmaktan sakınınız. Çünkü sizden biriniz namaz içinde olduğu müddetçe Rabbine münâcât etmiş, yani gizli gizli O’nunla konuşmuş olur." (Heysemî, II, 80)

HUŞÛ GİTTİKÇE...

Huşûdan uzak bir sûrette yapılan ibâdetlerin içi boşalır, mânâsı kaybolur, ruhsuz bir şekilden ibaret kalır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu şöyle ifade buyurmuşlardır: “Kişi namazını bitirir de ona ancak namazının onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri veya yarısı yazılır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 123-124/796; Ahmed, IV, 321)

Nefislerine mahkûm olanlar, namaza yaklaşamazken, nefis engelini aşamayanlar da namazın sûret yapısında kalırlar. Bu yüzden gerçek namaz, pek az kimseye nasîb olur. Denilmiştir ki: “İki kişi, aynı zaman ve mekânda iki rekât namaz kılarlar, ancak aralarındaki fark, yer ile gök arası kadardır.” Ashâb-ı kiramdan Ubâde bin Sâmit radıyallahu anh, Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den öğrendiği bir bilgiyi naklederek der ki: “...İnsanlardan kaldırılacak olan ilk ilim (yani hâl) huşûdur. Büyük bir camiye girip huşû üzere olan tek bir şahıs bile göremeyeceğin günler yakındır!” (Tirmizî, İlim, 5/2653; Dârimî, Mukaddime, 29) Hak dostları; “Namaz kılanlar çok, ancak onu hakkıyla edâ edebilenler azdır!” buyurmuşlardır.

HİÇ BİTMEYECEK BİR NAMAZ

İbâdetlerin rûhâniyetini ifade husûsunda yine Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur: “Öyle bir abdest al ki hiç bozulmasın. Öyle bir namaz kıl ki hiç bitmesin. Âşığa beş vakit namaz yetmez. Beş yüz bin vakit ister. Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?” (Mesnevî) Namazın hiç bitmemesi, kulun iki namaz arasında da, namazdaki hâlini sürdürebilmesidir. Bir vakti edâ ettiği andan itibaren, bir sonraki namazın iştiyâkı ve heyecanı içinde yaşayabilmesidir.

ZARF VE MAZRUF

Rûhâniyet ve huşû mühim diyerek, zâhiri de ihmâl etmek doğru olmaz. Hazret-i Mevlânâ zâhir ve bâtın beraberliğini ne güzel ifade eder: “Her meyvenin önü, bir şekilden başka nedir ki! Tat, ondan sonra gelir.” (Mesnevî) Bu hakikatin gerçekleşmesi için de mânevî lezzete ulaşmak îcâb eder: “İbâdetin netice vermesi için zevk; tohumun ağaç olması için, içinin dolu olması gerek.” (Mesnevî) Namazın zevkine ermek, ibâdetlerden mânevî lezzet alabilmek için, haramlardan uzak durmak gerekir.

  • Haram lokma yemek,
  • Gözün şeytânî vitrinlere kayması,
  • Kulağın ve lisânın; mâlâyânî, gıybet, yalan ve benzeri sözlerle kirlenmesi...
  • Gafil insanlarla beraberlik... Bütün bunlar; kalbimizin huşû, vecd ve istiğrak gibi rûhânî istîdatlarını köreltir.

HELÂL LOKMA

Bir kimse Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri’ne namazda nasıl «huşû» hâline erebileceğini sorar. Hazret de şöyle buyurur: “Dört şeyle: • Helâl lokma, • Abdest sırasında gafletten sakınmak, • İlk tekbîri alırken kendini huzûr-i ilâhîde bilmek, • Namaz dışında da Cenâb-ı Hakk’ı unutmamak.”

Süfyân-ı Sevrî Hazretleri buyurur: “Kişinin dindarlığı, ekmeğinin helâlliği nisbetindedir.” Yine bir gün kendisine; “Efendim! Namazı birinci safta kılmanın fazîletinden bahseder misiniz?” diyen bir şahsa; “Kardeşim! Sen ekmeğini nereden kazanıyorsun, evvelâ ona bak! Kazancın helâl olduktan sonra, hangi safta dilersen namazını orada kıl; bu hususta sana güçlük yoktur.” cevabını vermiştir.

İlk safta namaz kılmak elbette kıymetlidir. Bu hususta hadîs-i şerifler vardır. Ancak kazanç helâl olmazsa, ilk safta bulunmak fayda vermez. Burada ehem mühim meselesi vardır. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’ne bir talebesi bir defasında mânevî hâllerinin kaybolduğundan şikâyet eder. Hazret, talebesine; “Yediğin lokmaların helâl olup olmadığını iyi araştır!” buyurur. Talebe gidip araştırdığında, yemek pişirdiği ocakta, sokaktan bulup aldığı, sahibi meçhul bir parça odun yaktığını anlar ve hemen tevbe eder. Mânevî hâlini tekrar kazanır.

BİRKAÇ HURMA

İbrahim bin Edhem Hazretleri anlatır: Bir gün Beyt-i Makdis mescidinde, hasıra sarınıp yatmıştım. Gece yarısı olunca mescidin kapısı açıldı, içeri bir pîr girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra arkasını mihrâba dönerek oturdu. Oraya kırk kişi daha geldi. İçlerinden biri; “Burada bir kişi yatıyor.” dedi. Pîr gülümseyerek; “O İbrahim Edhem’dir. Kırk gündür, kıldığı namazın tadını bulamıyor!” dedi. O sözü işitince dayanamayıp pîrin huzûruna geldim.

Selâm verip; “Allah aşkına, benim bu hâlimin sebebi nedir?” diye sordum. Şöyle dedi: “Falan gün, Basra’da hurma satın almıştın. Farkında olmadan yere düşen hurmaları kendinin zannederek heybene koydun. Hâlbuki onlar satıcıya aitti. Bu sebeple mâneviyattan bir miktar uzak düştün.” Hemen gidip hurma aldığım kimseyle helâlleştim. Bu durum, satıcıya da çok tesir etti ve infak sahibi sâlih kimselerden birisi oldu. (Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ)

TUNUSLU ŞEYH ve SULTAN YAHYA

Bir gün Tilimsan padişahı Sultan Yahya, saray erkânı ile birlikte şehri dolaşmaya çıkmıştı. Sultanın gözüne, az ileride kayıtsız, dünyadan âzâde, nûrânî sîmâlı bir kimse ilişti. Yanındakilere o nur yüzlü garibin kim olduğunu sorunca; “Sultanım, o, meşhur Tunuslu Şeyh’tir. Bir mağarada inzivâ hâlinde yaşar.” dediler. Sultan, bin bir merak içinde atını Tunuslu Şeyh’in yanına sürdü ve içini kemiren şu suâli ona sordu: “Üstümdeki şu ipekli elbise ile namaz kılmak câiz midir?”

Tunuslu Şeyh; bu suâle cevap vermek istemeyip, onu sarayındaki ulemâdan sormasını istediyse de Sultan’ın ricâ ve ısrarı üzerine şöyle dedi: “Bir köpek düşününüz ki, bir hayvan ölüsü bulmuş ve onu tıka basa yiyip içini dışını pisliğe bulaştırmış olduğu hâlde, bevlederken kirlenmemek için ayağını havaya kaldırmak sevdâsındadır!..” Sultan haykırdı: “Ne demek istiyorsunuz?!” “Şunu demek istiyorum ki, sizin mideniz ve cisminiz en ağır haram yükleri ve kul hakları ile doludur. Böyleyken siz tutup ipekli elbise ile namaz kılmanın câiz olup olmadığını soruyorsunuz!..” Bu derûnî sözler, Sultan’ın gönlüne derinden tesir etti. Bu tesir bereketiyle derhâl üzerindeki sırmalı elbiseleri çıkarıp attı.

Sonra belindeki kılıcı fırlattı ve kendisine şaşkınlıkla bakan halka; “Müslümanlar! Haklarınızı helâl ediniz ve kendinize bir padişah bulunuz!” diyerek Tunuslu Şeyh’in peşinden gitti ve onun sâdık bir talebesi oldu. Sultan Yahya, Şeyh Hazretleri’nin mânevî terbiyesinde o derece büyük bir makam elde etti ki, Tunuslu Şeyh, halkın kendisinden duâ talebi olduğu zaman şöyle demeye başladı: “Duâyı Yahya’dan isteyiniz; zira onun yerinde ben olsaydım, onun yaptığını yapamazdım... Eğer dünyadaki diğer sultanlar, onun eriştiği saâdet hazinesini bilselerdi, onlar da Yahya gibi her şeylerini fedâ ederlerdi.”

HER ŞEYE DİKKAT

İbâdetlerde huşû için;

  • Kul ve mahlûkat hakkından titizlikle sakınılması lâzımdır. Sadece insanların değil, bütün mahlûkātın hakkına hukukuna riâyet edilmelidir. Hadîs-i şerifte âbid bir kadının, bir kediyi kilitleyip açlıktan ölmesine sebep olduğu için, cehennemlik olduğu bildirilmiştir.
  • Sâlih ve sâdık insanlarla beraber olup kâfir ve fâsıklardan uzak durulmalıdır.
  • Hayaylı mekânlarda bulunmaya gayret edilip şer işlenen yerlerden kaçınılmalıdır. Zira radyoaktif maddelerden gözle görülmeyen radyasyonun yayıldığı gibi; hayırlı kişi ve mekânlardan müsbet bir enerji yani feyiz ve rûhâniyet yayılır; şerli kişi ve mekânlardan da menfî bir enerji yani gaflet ve kasvet yayılır.
  • Bilhassa göz, kulak, el, dil velhâsıl bütün uzuvlar haramlardan ve kerâhatlerden korunmalıdır ki kalbe gaflet ve kasvet vermesin. Günümüzde büyük bir iptilâ olan cep telefonları, bilgisayar ve televizyon ekranlarındaki şeytânî vitrinlerden bilhassa çok uzak durulmalıdır.

KILARKEN

Namaz, ihsan şuuruyla kılınmalıdır. Yani biz Allâh’ı göremesek de O’nun her an bizi görmekte olduğu şuuruyla kılınmalıdır. Bir başka ifadeyle; kimin huzûrunda durduğumuzun farkında olacağız. • Maddî mânevî temizliğimize ve kılık kıyafetimize dikkat edeceğiz. Zira âyet-i kerîmede buyurulur: “Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin!..” (el-A‘râf, 31) • Tâdîl-i erkâna riâyet edeceğiz. Acele ederek namaz hırsızlığı yapmayacağız. • Namaz için ilk tekbiri alırken dünya işlerini elimizin tersiyle geriye atacağız.

SON NAMAZ ŞUURU

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; “Namaza durduğunda, sanki son namazın gibi / dünyaya vedâ eden bir kimse gibi kıl!..” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zühd, 15) Zira ecel bize meçhul olduğundan, kıldığımız bir namaz son namazımız olacak. Her namazı o şuur içinde kılar isek, Cenâb-ı Hakk’ın huzûruuna o huşû içinde gitmek nasîb olur.

Yine namazda huşû için; • Az yiyip oburluktan sakınmak, • Az uyuyup tembellikten kaçınmak, • Az ve öz konuşup boş ve faydasız kelâmdan uzak durmak, • Zikrullah ile meşgul olup gönlü gafletten korumak îcâb eder. Namazda huşû hâlini yakalamaya gayret edeceğiz. Fakat bunu tam olarak başaramasak bile sabır ve ümitle namaza devam edeceğiz. Buna samimiyetle riâyet edersek, zaman içinde taklitten tahkîke geçerek huşû hâline ermek de nasîb olur inşâallah.

ÜMİTSİZLİK HİLESİ

Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde şöyle bir hikâye nakleder: Birisi, bir gece Cenâb-ı Hakk’ı zikrederek dilini, dudağını mânen tatlılaştırmak için; «Allah!.. Allah!..» diyordu. Şeytan ona dedi ki: “Senin «Allah!.. Allah!..» deyişine karşılık; «Lebbeyk! / Buyur kulum, ne istiyorsun?» sesi nerede? Ey bu sözü çok söyleyen kişi! Ne vakte kadar böyle söylemeye devam edeceksin? Cenâb-ı Hak’tan sana bir cevap gelmiyor, sen bu utanmaz sıkılmaz yüzünle daha ne zamana kadar «Allah» deyip duracaksın?” Bunun üzerine adamın neşesi kaçtı, şevki kırıldı. Zikri bırakıp başını yastığa koydu ve uyudu. Rüyasında yemyeşil, çayırlık çimenlik bir yerde Hazret-i Hızır’ı gördü. Hızır aleyhisselâm o şaşkına dedi ki: “Ne diye zikirden geri kaldın? Allâh’ın ismini anmaktan ne diye pişman oldun?” Adam; “Ettiğim zikir karşılığında bana bir «Lebbeyk / Buyur kulum!» diye cevap gelmiyor. Allâh’ın kapısından kovulacağım diye korkuyorum.” dedi.

Hızır aleyhisselâm dedi ki: “Senin «Allah!» deyişin, O’nun «Buyur!» deyişidir. Senin o yalvarışın, yanıp yakılman da, O’nun habercisidir. Çünkü zikretme arzusunu sana O vermiştir. Senin; «İşim çok, zamanım yok, çok da yorgunum!» demen, hilelere başvurman; «Allâh’ı gereği gibi zikredemiyorum.» diye düşünmen, bahane aramandır. Senin korkun ve aşkın, ilâhî lutfun kemendidir.

Senin her; «Yâ Rabbî!» deyişinin altında; «Lebbeyk / Buyur!» deyişler vardır. Hak bilgisinden haberi olmayan kişinin canı, bu duâdan uzaktır. Çünkü onun; «Yâ Rabbî!» demesine izin yoktur; ona zikir zevki verilmiştir. Bir zarara, bir sıkıntıya uğradığı vakit, inleyip de Allâh’a yalvarmaması için, onun ağzına da, gönlüne de mânevî kilitler vurulmuştur.” (Mesnevî)

VELHÂSIL

Namazda huşûu bulamasak da asla ümidimizi kaybetmeyeceğiz, sabırla ona devam edeceğiz. Bu hususta bizi ye’se düşürmek isteyen nefis ve şeytanın tuzaklarına düşmekten sakınacağız. “Huşûu bulamıyorum, o hâlde kılmayayım!” düşüncesinin, şeytânî bir vesvese olduğunu unutmayacağız. Öte yandan; insan, zaferden değil seferden mes’uldür.

Zafer lutfedip lutfetmemek, Allâh’ın bileceği bir şeydir. Bunun gibi bizler de ibâdet etmekle mükellefiz, kabul edip etmemek Rabbimiz’in bileceği bir şeydir. İbâdetlerimizin kabul edilip edilmediği husûsunda kendi kendimize hüküm vermeye kalkmamız, haddimizi aşmak olur.

NAMAZ VE GÖNÜL HUZURU

Namazı Allah için, Cenâb-ı Hak emrettiği için edâ edeceğiz. Bununla beraber bütün ibâdetlerde, onları güzelce edâ edenler için Rabbimiz’in ikramları ve lütufları olduğunu unutmayacağız. Meselâ namazın insan hâlet-i rûhiyesinin / psikolojisinin huzur ve itmi’nâna kavuşması bakımından çok faydası vardır. Namazını tâdîl-i erkân ile kılabilen bir insanın, rûhî rahatsızlıklara uğraması düşünülemez.

Zira; namaz; kulun, sonsuz kudrete, hâlini ve muhtaçlığını arz ederek O’na sığınması ve O’ndan yardım dilemesidir. Sonsuz bir kudrete lâyıkıyla güvenip dayanan bir kimsenin rûhu gerçek huzura erer. Namazlarını; bu şuurla, kendini vererek, Cenâb-ı Hakk’a mülâkî olurcasına bir huşû içinde kılabilen bir mü’minin rûhu, her türlü sıkıntının üstesinden gelebilir. Hayatın iniş çıkışları, onun rûhî muvâzenesini sarsamaz. Namazın cemiyete mânevî faydası hakkında şu hadîs-i şerif mânidardır: “Allah, bu ümmete; zayıfların duâsı, namazları ve ihlâsları sebebiyle yardım eder.” (Nesâî, Cihâd, 43)

HUZUR NAMAZDADIR

Namazın kalp huzuruyla kılınması; uhrevî sevap ve kıymetinin yanında, dünya hayatında da rûhî / psikolojik bir ferahlık sağlar. Namaz kılan bir mü’min; kendisini asla yalnız, çaresiz ve kimsesiz hissetmez. Çünkü, namaza durarak, kendisini en büyük güce râm etmekte, yani ilâhî kudrete teslim olmaktadır. Âlemlerin Rabbi’nin muhafaza ve inâyetine sığınmaktadır. Secde, en büyük psikiyatrik tedavi... En tesirli rûhânî derman...

Zira namaz; insan hâlet-i rûhiyesinin Allâh’a yaklaşmasına, böylece huzur ve sekînete erişmesine vesile... Namazı huşû içinde kılan bir toplumda psikiyatrik hastalık olmaz. Zekât ise mülkün Allâh’a ait olduğunun itirafı... Eldeki mal ve servetin, ancak bir emânet olduğunun idrâki... “Allah; mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111) âyetinin şuuruna erme ve şümûlüne girme yolunda ilk basamak... Zekât ve infak gibi ibâdetlere devam eden bir toplumda, içtimâî isyanlar olmaz. Bunun sonucunda büyük buhranlar yaşanmaz, zulüm olmaz. Diğer taraftan; namaz ve oruç gibi ibâdetleri, bedenî zindelik ve sıhhat gibi tâlî faydaları için değil, sırf îmânımızın bir gereği olduğuna inanarak îfâ etmek gerekmektedir. Zira Hakk’a ibâdet ve kulluğun mânevî derecesi, îmânın gücü nisbetindedir.

YOGA VE MEDİTASYON ARAYIŞLARI

Bugün üzülerek görüyor ve duyuyoruz ki; bâtıl Uzak Doğu dinlerinin ibâdetleri olan yoga, meditasyon ve benzeri uygulamalar, bizim ülkemizde de, insana rûhî ve bedenî bir faydası olacağı iddiasıyla pazarlanmaktadır. Bu son derecede tehlikeli tuzaklara da, câhil halktan ve dînî tahsilden mahrum nice insanlardan düşenler olmaktadır. Hâlbuki; İslâm muhteşemdir. İkmal ve itmâm olunmuştur. İslâm’da, bir insanın ihtiyaç duyacağı; rûhî, zihnî ve bedenî her türlü şifâ ve devâ mevcuttur.

İslâm’ın hiçbir başka akîde veya sistemle te’life ihtiyacı yoktur. Bunun cevâzı da yoktur. Zira İslâm; mükemmeldir, muhteşemdir, tavize ve protez nev‘inden bir desteğe ihtiyaç hissetmez. Çünkü Kur’ân ve diksiyonu Allâh’a aittir. Kıyâmete kadar ebedî bir mûcizedir.

Yoga ve meditasyon gibi uygulamalarla dertlerine çare arayanlar; “Faydasını görüyoruz, işin dînî kısmı bizi alâkadar etmiyor. Biz bir teknik olarak yararlanıyoruz.” gibi bahane ve mâzeretlerle kendilerini müdafaa ediyorlar. Hâlbuki; gördüklerini iddia ettikleri fayda, aslında bir aldatmacadır. Bir bakıma hayâlî bir halüsinasyon gibi tuhaf bir sürüklenmedir. Farklı iddia edilse de asla rûha ait bir sekînet değildir, sadece nefse ait geçici bir hazdan ibarettir. Âdetâ bu, gerçek mânâda ruhtaki mânevî ihtiyacı fark ettirmeyen nefsânî bir ağrı kesici gibidir.

Secdede Rabbiyle buluşan bir mü’min; yogaya, meditasyona asla iltifat etmez! Bu tür uygulamaların; ineğe tapan, putperest, çok tanrılı, âciz ve zavallı bir bâtıl inancın çıkmaz sokaklarında boşuna bir saâdet aramak olduğunu görür.

FAYDASI YOK, KORKUNÇ BİR ZARARI VAR

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bir kimsenin vefâtı sırasında yanındaydı. Hâline teveccüh ettiğinde kalbini şiddetli karanlıklar içinde buldu. O karanlığın kalkması için ne kadar gayret ettiyse de muvaffak olamadı. Buyurdu ki: “Bu sıkıntıların menşei, bu şahsın küfür ehli ile (Hindistan’daki Hindû vb. gayr i müslimlerle) dost geçinmiş olmasıdır.” O kişi, Hindûların dalâlet dolu âyin ve merasimlerine giderdi, onların çalgı ve hareketlerine kendisini kaptırırdı. Böylece mânen son nefes karanlığına düştü. (Bkz. Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, c. I, 266. Mektup)

İslâm’ın sayısız mânevî hazineleri ile perverde olabilecekken bundan gafil yaşayarak türlü türlü hüsrâna kapılan kimselere ne yazık!

NAMAZ HER ŞERÎATTA VARDI

Kur’ân-ı Kerim’de görüyoruz ki; İslâm, Âdem aleyhisselâm’dan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e kadar devam eden Hak dînin adıdır. Bu hak dînin değişmez ibâdetlerinden biri de namazdır. Bütün peygamberler ümmetlerine namazı emrettiler. Fakat ehl i kitap namazı ziyân etti.

Abdülehad Dâvud Efendi şöyle hulâsa eder: “Hıristiyanlar; namazı âyinle, sünneti vaftizle, orucu perhizle değiştirdiler ve böylece dinlerini tahrif ettiler.” Âyet-i kerîmede bu fâcia şöyle ifade buyurulur: “Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki; namazı zâyî ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacak / gayyâya yuvarlanacaklardır.” (Meryem, 59)

YATIP KALKMAK DEĞİL!

Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Aklını başına al da namazdan yalnız zâhiren değil, mânen de istifâdeye bak! Tane toplayan bir kuş gibi, Allâh’ın azametinden habersiz bir şekilde sadece başını yere koyup kaldırma!.. Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in; «İnsanların en fena hırsızı, namazından çalandır.» (Hâkim, Müstedrek, I, 353) beyânına kulak ver!..” (Mesnevî) Peygamber Efendimiz, ikindi namazını güneşin batışından hemen önce kılan birini gördüğünde şöyle buyurmuştur: “Bu, münafık namazıdır! (Münafıklar) oturup güneşi gözetir, batışına yakın bir vakitte kalkıp (karga gibi) dört defa yeri gagalar ve Allâh’ı az zikreder.” (Müslim, Mesâcid, 195)

Pakistan’ın mânevî bânîsi Muhammed İkbal, namazın huşûdan mahrum kılınmasına şöyle feryâd eder: “Yazıklar olsun! Artık aşkın vecd ve heyecanı kalmadı... Artık müslümanların damarlarındaki kan dahî kurudu. Namazlara bakın; saflar eğri, secdeler ruhsuz, kalpte huzur yok! İçten gelen o ilâhî cezbe kaybolmuş!..”

DÖN BİR DAHA KIL!

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mescidde sohbet hâlinde iken biri gelir namazını kılar. Fahr-i Kâinât’a selâm verir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem selâmını aldıktan sonra şöyle buyurur: “Dön namazını kıl, çünkü sen namaz kılmadın.” Bunun üzerine kişi gider namazını kılar. Selâm verip namazını bitirince Efendimiz’in yanına gelerek tekrar selâm verir.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de selâmını aldıktan sonra yine; “Dön namazını kıl, çünkü sen namaz kılmadın.” buyurunca aynı şahıs tekrar gider namazını kılar. Üçüncü defa aynı söze mâruz kalınca Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e; “Sen’i Hak üzere gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim ki yâ Rasûlâllah! Bundan daha iyisini yapamıyorum. Bana doğrusunu öğret.” der.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ona namazı şöyle tarif eder: “Önce ayağa kalk, iftitah tekbirinden sonra Kur’ân’dan sûreler oku! Sonra rükûa git. Rükûda itmi’nan ve istikrar buluncaya kadar... Sonra kalk ve doğrul! Ayakta itmi’nan ve îtidal buluncaya kadar... Sonra secdeye git! Secdede mutmain oluncaya dek... Sonra diğer rekâtlarını da öylece tamamla...” (Tirmizî, Salât, 110; Ebû Dâvûd, Salât, 143-144)

SAHÂBE-İ KİRÂMIN NAMAZI

Fetih Sûresi’nin sonunda Cenâb-ı Hak; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yanında bulunanları, yani sahâbe-i kirâmı şöyle tarif ve metheder: “...Sen onları rükû ederken ve secde ederken görürsün...” (el-Fetih, 29) Demek ki; bir mü’minin rükûsu ve secdesi bir rûhâniyet tevzî edecek, bir huzur hâli verecek. Temâşâ edildiğinde insana tesir eden bir manzara arz edecek. Âyetin devamında; “Onların yüzlerindeki ayırıcı vasıf, secde izinden hâsıl olan nûrâniyettir.” buyurulur.

Namazı hakkıyla kılanların yüzlerinde bir nûrâniyet hâsıl olur. İmam Mâlik rahmetullâhi aleyh şöyle demiştir: “Hıristiyanlar, Şam’ı fetheden sahâbe-i kirâmı görünce; «Vallâhi bunlar, bize ulaştığı kadarıyla havârîlerden daha hayırlılar!» demiş ve doğru da söylemişlerdir.” (İbn-i Kesîr, XIII, 134) Cenâb-ı Hak insan anatomisini, secdeye en müsait şekilde yaratmıştır ki, kul çokça secde ederek Rabbine yaklaşabilsin.

İBÂDETLE GEÇEN ÖMÜR

Ebû Hüreyre radıyallahu anh naklediyor: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sağlığında Kudâa Kabîlesi’nin Beliyy boyuna mensup iki zât, birlikte İslâm’a girmişlerdi. Bunların birisi şehid düşmüş, diğeri de bir sene daha yaşayıp öyle vefât etmişti. Talha bin Ubeydullah radıyallahu anh; «Rüyamda; bir sene sonra vefât eden şahsın, şehid düşenden daha önce cennete girdiğini gördüm ve hayret ettim.» dedi. Sabah olunca Hazret-i Talha’nın bu rüyası Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatıldı. Rüyayı dinleyen Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, başta namaz olmak üzere bütün ibâdetlerin mükâfâtını gösteren şu cevabı verdi: «‒O (bir sene sonra ölen kardeş), şehîd olan kardeşinden sonra Ramazan orucunu tutmadı mı? Bir sene, altı bin şu kadar rekât namaz kılmadı mı? (O hâlde ikisi arasında bu kadar fark tabiî ki olacak.)” (Ahmed, II, 333) Demek ki; huşû ile kılınan bir namaz ve hakkı verilerek tutulan bir Ramazan orucu, kul için ne büyük bir ecir ve saâdet vesilesidir.

CANI PAHASINA

Bir seferden Medine’ye dönerken bir konak mahallinde Peygamber Efendimiz; “Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu. Muhâcirlerden Ammâr bin Yâsir ve ensardan Abbâd bin Bişr radıyallahu anhümâ hemen; “Biz bekleriz yâ Rasûlâllah!” dediler. Ammâr radıyallahu anh istirahate geçti. İlk nöbeti alan Abbâd radıyallahu anh da namaz kılmaya başladı. O sırada bir müşrik geldi. Ayakta duran bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen bir ok attı. Ok Abbâd’a isabet etti.

Abbâd oku çıkardı ve namazına devam etti. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isabet ettirdi. Her defasında da Abbâd radıyallahu anh ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyor ve namazına devam ediyordu. Derken rükû ve secdeye vardı. Selâm verdikten sonra arkadaşını uyandırarak; “Kalk! Ben yaralandım!” dedi. Ammâr sıçrayıp kalktı. Müşrik onları görünce kendisini fark ettiklerini anladı ve kaçtı. Ammâr, Abbâd’ın kanlar içinde olduğunu görünce; “Sübhânallah! İlk ok atıldığında beni uyandırsaydın ya!” dedi.

Hazret-i Abbâd namaza olan aşk ve şevkini gösteren şu muhteşem cevabı verdi: “Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Ama oklar peş peşe gelince, okumayı kesip rükûya vardım. Allâh’a yemin ederim ki; Allah Rasûlü’nün korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakıp namazı kesmektense ölmeyi tercih ederdim.” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 78/198; Ahmed, III, 344; İbn-i Hişâm, III, 219; Vâkıdî, I, 397)

BAYGINLIKTAN UYANDIRAN ŞUUR

Hazret-i Ömer radıyallahu anh sûikaste uğrayıp ağır yaralandığında, kan kaybından bayılıyor, kendisini bir türlü ayıltamıyorlardı. Fakat namaz vakitleri girdiğinde biri kulağına eğilip; “Namaz yâ Ömer, namaz!” diye seslenince, hayret verici bir iradeyle ayılıyor ve o hâliyle namazını edâ ediyordu. Ardından da; “Namazı olmayanın İslâm’da yeri yoktur!” deyip tekrar kendinden geçiyordu. Namazın İslâm’ın şiârı olduğu hakikatini ne muazzam bir idrâk ediş!..

NAMAZDA AMELİYAT

Hazret-i Ali radıyallahu anh’ın da bir muharebede ayağına ok isabet etmişti. Izdırâbının şiddetinden dolayı oku çıkaramadılar. Hazret-i Ali radıyallahu anh; “Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” dedi. Dediği gibi yaptılar ve hiçbir zorluk çekilmeden, kolayca çıkarıldı. Hazret-i Ali selâm verip; “Ne yaptınız?” diye sorduğunda, oradakiler; “Çıkardık!” dediler. Demek ki Hazret-i Ali radıyallahu anh, namazda âdetâ dünyadan tecerrüd ediyor, bedenî ızdıraplarını dahî unutacak derecede kendini ibâdete teksîf ediyordu.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, İslâm’ı tebliğ etmek maksadıyla etrafındaki kabîlelere muallimler gönderirdi. Fakat gönderdiği bazı muallimler, ihânete mâruz kaldı. Bu ihânetlerin en büyüklerinden biri; «Recî Vak‘ası»dır. Gönderilen 10 muallim sahâbîden sekizi oracıkta şehîd edilmiş, ikisi ise Kureyşlilere satılmıştı. Onlardan biri Hubeyb radıyallahu anh idi. Haram aylar çıkıp, kendisini öldürmeye karar verdiklerinde onu Hill denilen yere çıkardılar.

Hubeyb onlara; “Müsaade edin de iki rekât namaz kılayım.” dedi. Bıraktılar. Hubeyb radıyallahu anh iki rekât namaz kıldı ve sonra; «Allâh’a yemin ederim ki, ölümden korktuğumu zannetmeyeceğinizi bilsem, bu namazı daha fazla kılardım.» dedi. Böylece Hazret-i Hubeyb, idam edilecek her müslümanın iki rekât namaz kılması âdetini başlatan ilk kişi oldu.

SON TEBESSÜM

Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in dâr-ı bekāya irtihâl ettikleri günün sabah namazıydı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem oda kapısının perdesini kaldırdılar ve o esnada Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh’ın imamlığında namaz kılan sevgili ashâbını son defa seyrettiler. Onları yan yana saf tutmuş, cemaatle namaz hâlinde gördü. Bundan son derece memnun kaldı ve sürûr içinde tebessüm buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 83)

Nitekim bu hâdiseyi anlatan Hazret-i Âişe Vâlidemiz diyor ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashâbının namaz kılışını tebessüm ederek seyrediyordu. Allah Rasûlü’nü hiçbir vakit böylesine sevinçli bir hâlde görmemişimdir.” (İbn-i Hişâm, IV, 331)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık

İslam ve İhsan

PEYGAMBER EFENDİMİZ NAMAZI NASIL KILARDI?

Peygamber Efendimiz Namazı Nasıl Kılardı?

İLK VAZİFE, İLK TÂLİMAT NEDEN NAMAZDIR?

İlk Vazife, İlk Tâlimat Neden Namazdır?

NAMAZ VE ZEKÂT NEDEN İSLÂM’IN VAZGEÇİLMEZ ŞİÂRIDIR?

Namaz ve Zekât Neden İslâm’ın Vazgeçilmez Şiârıdır?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

  • Çok uzun zamandır okuduğum en muhteşem yazı konusu. Bu yazıyı yazan ve yayınlayanlarda Allah razı olsun.

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.