Namaz ve Zekât Neden İslâm’ın Vazgeçilmez Şiârıdır?

Bir Müslümanın îmanı, namaz ve zekâtla nasıl korunur; bu iki ibâdet ihmâl edildiğinde fert ve toplum ne kaybeder?

Sonsuz hamd ü senâ olsun Cenâb-ı Hakk’a ki; bizi Zâtına kulluk için yarattı, bize îman nasîb ederek kulluğuna kabul buyurdu. Kur’ân’ıyla müşerref kıldı, Habîbi’ne ümmet eyledi.

Sonsuz salât ü selâm olsun Fahr-i Kâinât Efendimiz’e ki Hakk’a şükreden bir kul olmanın en güzel nümûnesini yaşadı ve ümmetine de o güzel kulluğu tebliğ etti.

İSLÂM’IN İKİ MUAZZAM ŞİÂRI: NAMAZ VE ZEKÂT

İbâdet / kulluk, hayatın her safhasını şümûlüne alır. Rabbimiz’in bize tâlimatları arasında; bedenî, mâlî, ailevî, ahlâkî ve içtimâî hususlar ihtivâ eden nice mübârek fermanları vardır. Bunlardan kelime-i şahâdet ile beraber beş esas, dînin temelini oluştururken, yine bunlardan iki emir ise Kur’ân’da husûsen tebârüz ettirilmiştir:

Kur’ân-ı Kerim’de 27 yerde, namaz ve zekât peş peşe geçmektedir. Namaz ve zekât, icmâlen mü’min olmanın en önde gelen vasıflarıdır. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“Îmân edip sâlih ameller işleyen, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” (el-Bakara, 277)

“Bunlar (Kur’ân’ın âyetleri); namaz kılan, zekât veren ve âhirete de kesin olarak inanan mü’minlere doğruluk rehberi ve müjdedir.” (en-Neml, 2-3)

Namaz, ferdî ibâdetlerin zirvesi... İlk farz... Felâha kavuşanların ilk ve son vasfı... Namaz, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran bir ibâdet. Rûha ve kalbe şifâ, bedene nezâfet ve safâ, evlerimize, şehirlerimize huzur ve saâdet vesilesi...

Namaz, bütün ibâdetleri kendinde toplayan bir mâhiyet. Mîracdan bir hisse. Haccın merkezine yönelip, vakfe yaparcasına kıyamda durup, başı kurban edercesine Hakk’a uzatmak; zamanı O’na tahsis ile bir nevi infâk edip, oruçta olduğu gibi birtakım dünyevî faaliyetleri bir müddet Allah için terk etmek...

Namaz, kulu münker ve fahşâdan koruyan bir rahmet... Mahşerde ilk sual, ilk hesap... Namaz, dînin direği; yani inanç dünyamızı ayakta tutan ve ikāme edilmesi, ayakta tutulması gereken ibâdet...

Bu 27 âyetin bir kısmı, geçmiş peygamberler ve geçmiş ümmetler hakkındadır. Hazret-i İshak, Yâkub, İsmail ve İsa... Namaz ve zekâtla emrolunduklarını bildiriyorlar ve ümmetlerine de bu iki ibâdeti emrediyorlar. (Bkz. el-Bakara, 83; el-Mâide, 12; el-Enbiyâ, 72-73; Meryem, 31, 54-55; el-Beyyine, 5)

Demek ki; Namaz ve zekât, bütün şerîatların ayrılmaz birer unsurudur. Fert ve toplumun, her devirde mutlak bir ihtiyacıdır.

Bugünkü yahudi ve hıristiyanlarda bu ibâdetler kalmamış. Onlar bu ibâdetleri zâyî etmişler. Demek ki o dinlerin mensuplarının yaşadığı savrulma ve sapıtmada, bu ibâdetlerdeki gevşeme mühim bir rol oynamış. Bu âyetlerden bazılarının üslûbu ise, bir fert veya topluluğun müslüman olduğunun ilk ve en mühim alâmetlerinin sayılması tarzındadır:

Mekke fethinden bir yıl sonra, artık müşriklerin Harem bölgesini terk etmesi emredilir. Bu emre itaat etmezlerse, yakalanıp bertaraf edilmeleri gerekecektir. Ama müslüman olurlarsa elbette kalabilirler. İki ayrı âyet-i kerîmede bu müslüman oluş şöyle tarif buyuruluyor:

“...Fakat (şirkten) tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın...” (et-Tevbe, 5)

“Fakat (şirkten) tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir...” (et-Tevbe, 11)

Demek ki bu iki ibâdet, İslâm’ın şiârıdır. Bunlarsız bir müslümanlık âdetâ yok hükmündedir. Nitekim; Tâifliler, kendilerine namazsız bir Müslümanlık için izin istediler. Fahr-i Kâinat Efendimiz;

“Rükûsuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur.” diyerek reddetti. (Ebû Dâvûd, Harâc, 25-26/3026)

Hazret-i Ebûbekir, halîfe olduğunda; bazı kabîleler Müslümanlıktan çıkmadıkları hâlde, zekâtı vermeyeceklerini söylediler. Ebûbekir; bu kabîleler üzerine harp açtı ki, dinden taviz verme yolu açılmasın. Her isteyen; dînin temel esaslarını reddetme yoluna giderek, İslâm’ı zayıflatmaya kalkmasın!..

Diğer yandan anlıyoruz ki bu iki ibâdet; İslâm’dan uzak olanlara, kalbinde nifak alâmeti bulunan kimselere ağır gelir. Namazın huşû ehlinin dışındakilere ağır geleceğini bizzat Kur’ân bildiriyor. (Bkz. el-Bakara, 45)

Câhiliyye devrinde halkın tereddüdüne bir misal olarak Beşîr bin Hasâsiyye anlatıyor:

Rasûlullah’a bey‘at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu. Ben de şöyle dedim:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da;

  • Cihad ve
  • Sadakadır.

İnsanlar cihaddan kaçan kimseye Allâh’ın gazab ettiğini söylüyorlar. Ben ise cihad meydanına gelince nefsimi ölüm korkusu kaplayıp kaçmaktan endişe ediyorum. Sadakaya gelince, benim malım küçük bir koyun sürüsü ve on deveden ibarettir. Onlar da ehlimin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

Rasûlullah elimi tuttu, salladı ve şöyle buyurdu:

“–Cihad yok, sadaka yok; peki o hâlde nasıl cennete gireceksin?” Bunun üzerine;

“–Yâ Rasûlâllah! Bey‘at ediyorum.” dedim ve Allah Rasûlü’ne, koştuğu bütün şartlar üzerine bey‘at ettim. (Ahmed, V, 224) Demek ki; biz de îmânımızın gücünü, Müslümanlığımızın kıymetini bu iki ibâdete gösterdiğimiz gayret ve şevk ile ölçebiliriz.

Namazı sevmeliyiz ki, bizi korusun. Zekâtı sevmeliyiz ki, yaptığımız hayır ve hasenat âhirette bize azık olsun. Cenâb-ı Hak merhametlidir, cömerttir. Kul da cennete girebilmek için cömert olmak mecburiyetindedir.

Ehemmiyetini bu şekilde hulâsa ettiğimiz bu iki ibâdetin; modern câhiliyyeye dönen asrımızda da, hakkıyla îfâ edilebildiğini söyleyemeyiz. Maalesef, camilerimiz vakit namazlarında bomboş…

Beş vakit namaz kılanların, topluma nisbeti düşük. Onların da namazın zâhiri ve bâtını bakımından pek çok eksiği var. Evet, namazın bir zâhirî veçhesi var, bir de bâtınî veçhesi var.

Zâhirî veçhesi; namazın görünen şartları, rükünleri ve kısımları… Hazırlığı ve rükünleriyle namazı en güzel ve titiz şekilde yerine getirmeliyiz. Bu hususlarda bilgi eksiğimiz varsa tamamlamalı, alışkanlık kazanma noksanımız varsa üzerine düşmeliyiz.

Bunlara riâyet ettiğimiz kadar, namazın bâtınî tarafına, kalbî veçhesine de riâyet etmeliyiz. O da, huşûdur, huzûr-i kalptir. Allah ile mülâkat şuurudur;

“…Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) emrini hayata geçirebilmek, yani secdelerde Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilmektir.

Zekât ise zamanımızda hakkıyla verilse, toplumumuzda neler neler yoluna girerdi, düzelirdi. Mazlumlar ihyâ olur, muzdariplerin acısı diner, kimse kendini kimsesiz hissetmezdi. Zekât hakkındaki cehâlet, namaz hakkındaki bilgisizlikten de daha ileri…

Hâlbuki; zekât içtimâî bir ibâdettir. Mü’minin şefkat ve merhametini biler. Mes’ûliyet duygusunu, kardeşlik anlayışını kuvvetlendirir. Fayda olarak da, zekât ve infak vesilesiyle, Cenâb-ı Hak belâları defeder, kulunu muhafaza buyurur.

Zekât, bir mü’minin asgarî vazifesidir. Allâh’ın rızâsına nâil olmak isteyen bir kul, bol bol infak ve sadakalarla zekâtın çok da ötesine geçmelidir. Zira âyet-i kerîmede buyurulur:

“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infâk etmedikçe «birr»e, hayrın kemâline eremezsiniz…” (Âl-i İmrân, 92)

Mülk Cenâb-ı Hakk’a aittir. Kimse;

“–Mülk benim!” diyemez.

Cenâb-ı Hak bu mülkü emânet ettiği kullarına bazı tasarruf şartları veriyor:

Mü’min kul;

  • Muhtaç, muzdarip, mazlum mü’min kardeşlerinden ve İslâm’ın istikbâlinden mes’ûl olacak.
  • İsraf etmeyecek. Savurganlıkta bulunmayacak.
  • Cimrilik ve hasislik etmeyecek.
  • Nefsine, ihtiyaçtan fazlasını tahsis etmeyecek. Böylece artıracak, arta kalanı infâk edecek.

Zekât, farz ibâdet olduğu için ayrı bir titizlik ister. Şartlarını, esaslarını, verilecek yerleri iyi bilmek gerekir. Dînimiz;

“–Zekât yetmez, infak da gerekir!” derken; kimi gaflet ehli, zekâtı bile küçük sadakalar vermekten ibaret zannediyor!..

Toplumumuzda her iki hususta da mâlûmat eksikliği olduğunu gördüğümüz için böyle bir eser hazırladık:

MÜ’MİNİN DÜNYASINDA NAMAZ VE ZEKÂT

Eserimizde; her iki ibâdetin;

  • Ehemmiyetlerini hatırlatmak,
  • Mâhiyetleri hakkında özlü bilgi vermek,
  • Bu mâlûmâtı da, zâhir ve bâtın olmak üzere iki veçheli vermeye ihtimam göstermenin yanı sıra;
  • Bilhassa hata edilen noktaları tebârüz ettirmek yoluna gidildi.
  • Mevzular; ibretli kıssalarla ve hikmetli sözlerle misallendirildi.

Bu eserin; okuyucuların gönül dünyasında, namaz ve zekâta karşı aşk ve iştiyâkı artırmasını, hayırlı başlangıçlara vesile olmasını yüce Rabbimiz’den niyâz ederim.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık

İslam ve İhsan

PEYGAMBERİMİZİN NAMAZ VE ZEKAT NASİHATİ

Peygamberimizin Namaz ve Zekat Nasihati

NAMAZ VE ZEKÂT TOPLUMU AYAKTA TUTABİLİR Mİ?

Namaz ve Zekât Toplumu Ayakta Tutabilir mi?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.