Peygamber Efendimizin Dokuz Mucizesi

Peygamber Efendimizin mucizeleri nelerdir? Peygamberimizin hadislerle nakledilen dokuz mucizesi.

Allah Rasûlü’nün emsâlsiz hayatı ve yüce ahlâkı, dost-düşman herkesin takdîrini kazanmıştır. Kimse bu hususta ciddî bir îtirazda bulunamadığı gibi, bilâkis pek çok gayr-i müslim, O’nun ahlâkındaki ulvîliği îtiraf etmiştir. Bunlardan biri olan Batılı araştırmacı Thomas Carlyle şöyle der:

“Başında taç bulunan hiçbir imparator, kendi eliyle yamadığı hırkayı giyen Muhammed -sallâllahu aleyhi ve sellem- kadar hürmet görmemiştir.”

Böylesine güzel bir hayat ve ahlâka sahip olmak, şüphesiz en büyük mûcizedir. Bu husûsu da az önce tafsîlâtıyla zikrettik.

Peygamber Efendimiz’in bir mûcizesi de, yirmi üç sene gibi kısa bir sürede yetiştirdiği ashâb-ı kirâmıdır.[2] Bu hakîkat, birçok âlim tarafından ifade edilmiştir. Meselâ, İslâm Fıkhı’nın en mühim sîmâlarından biri olan Karâfî (v. 684) şöyle der

“Peygamber Efendimiz’in hiçbir mûcizesi olmasaydı, ashâb-ı kirâm, O’nun nübüvvetine delil olarak kâfî gelirdi.”[3]

PEYGAMBER EFENDİMİZİN MUCİZELERİ

Arap edebiyatının zirve isimlerden Mustafa Sâdık er-Râfii de, sahâbenin, Kur’ân mûcizesinin canlı bir sûreti olduğunu ifâde eder.[4]

Ancak biz burada Peygamber Efendimiz’in diğer mûcizelerinden bahsedeceğiz. Şimdi O’nun sayısız mûcizelerinden birkaçını misal olarak arz edelim:

1. Âmânın Gözlerinin Açılması

Osman bin Huneyf -radıyallahu anh- şöyle anlatır:

“Bir âmâ, Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelerek:

«–Yâ Râsûlâllah! Allâh’a duâ ediverin de gözümdeki hastalığı gidersin! Gözümün kör olması bana çok zor geliyor!» dedi.

Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

«–Dilersen sabret, zira bu senin için daha hayırlıdır.» buyurdular.

Âmâ ise:

«–Yâ Rasûlâllah! Beni elimden tutup götürecek kimsem yok. Bu hâl bana çok meşakkat veriyor. Lütfen gözlerimin açılması için duâ ediniz!» dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

«–Su kabını getir ve abdest al! Sonra iki rek’at namaz kıl! Ardından da:

Allâh’ım! Rahmet peygamberi olan Nebîn Muhammed’le (O’nun hürmetine) Sen’in zâtından diliyor ve Sana yöneliyorum... Yâ Muhammed! İhtiyâcımın verilmesi için Sen’inle Rabb’ime yöneliyorum!.. Allâh’ım! O’nu bana, şefaatçi kıl!..” diye duâ et!» buyurdular.

Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ zât Efendimiz’in yanına geldi. Sanki onda daha önce hiçbir rahatsızlık olmamış gibiydi, tamamen iyileşmişti.”[5]

2- Şakku'l Kamer Hadisesi

Mekke’de müşrikler Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-’den mûcize istemişlerdi. Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem-, Rabb’ine duâ etmiş ve Ay ikiye bölünmüş, bu mûcize her taraftan görülmüştü. Ay ikiye ayrıldığında bir parçası Ebû Kubeys Dağı tarafında, diğer parçası Kuaykıân Dağı tarafında müşâhede edildi. Müşrikler, Mekke dışındaki uzak yerlerden gelen kervanlara böyle bir hâdiseyi görüp görmediklerini sordular. Onlar da Ay’ın yarıldığını gördüklerini ifade ettiler.[6]

3- Hurma Salkımının Peygamberimizin Yanına Gelip Selâm Vermesi

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in İslâm’ı tebliğ ettiği ilk yıllarda bir bedevî gelerek:

“–Sen’in Allah Rasûlü olduğunun delîli nedir?” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Hurma ağacından şu salkımı çağırayım. O benim Allâh’ın elçisi olduğuma şehâdet edecektir!” dediler ve dalı çağırdılar.

Salkım, ağaçtan inmeye başlayıp Rasulullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in yanına düştü:

“–Selâm Sen’in üzerine olsun ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.

Sonra Efendimiz ona:

“–Haydi yerine dön!” buyurunca salkım, döndü ve eski yerine kaynadı.

Bedevî bu manzara karşısında derhâl müslüman oldu. (Tirmizî, Menâkıb, 6)

4- Umeyr Bin Vehb'in Hâin Planını Açığa Çıkarması

Umeyr bin Vehb’in oğlu Vehb Bedir’de müslümanlara esir düşmüştü. Umeyr, Kureyş müşriklerinin cin fikirlilerinden ve kahramanlarındandı. Mekke’de Peygamber Efendimiz’e ve ashâbına pek çok eziyetler etmişti. Bir gün Umeyr, Kâbe’nin Hicr kısmında Safvân bin Ümeyye ile oturup Bedir’de öldürülenler ve uğradıkları musîbetler üzerine konuşurken Safvân:

“–Vallâhi onlar bu hâle geldikten sonra hayatta kalmanın bir mânâsı yok!” dedi. Umeyr:

“–Vallâhi doğru söyledin! Eğer borcum ve benden sonra açlıktan ölmelerinden korktuğum çoluk çocuğum olmasaydı, muhakkak gider Muhammed’i öldürürdüm. Hem benim için onların kabûl edeceği bir bahâne de var; «Esir olan oğlum için geldim.» derim. Duyduğuma göre o çarşılara çıkıp dolaşırmış.” dedi. Umeyr’in bu sözleri Safvân’ı sevindirdi:

“–Borcun bana âittir. Senin adına ben öderim! Çoluk çocuğuna da kendi çoluk çocuğumla birlikte, sağ oldukları müddetçe bakar, geçimlerini en güzel şekilde sağlarım!” dedi. Bunun üzerine Umeyr, kılıcını iyice biledi ve zehirletti. Safvân da bineğini ve yolluğunu hazırlattı. Umeyr, Medîne’ye gelip mescidin kapısında durdu, devesini bağladı ve kılıcını kuşandı. Hazret-i Ömer -radıyallahu anh- onu görünce:

“–Bu Allâh’ın düşmanı Umeyr’dir! Vallâhi ancak şer için gelmiştir. Aramızı bozan, Bedir günü Kureyşliler için sayımızı tahmin eden o değil miydi?” dedikten sonra Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in yanına girdi:

“–Yâ Rasûlâllah! Şu Allah düşmanı Umeyr, kılıcını kuşanmış gelmiş!” dedi. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–Onu benim yanıma gönder!” buyurdular. Hazret-i Ömer -radıyallahu anh- geri geldi. Umeyr’in boynundaki kılıcın kayışını sımsıkı tuttu. Ensâr’dan yanında bulunan kişilere de:

“–Peygamber Efendimiz’in yanına girip oturunuz ve kendisini bu habîsten koruyunuz! Çünkü o, güvenilir bir kimse değildir!” dedi. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Ömer, onu serbest bırak! Sen de ey Umeyr bana yaklaş!” buyurdular ve Umeyr’e niçin geldiğini sordular. O da:

“–Esir aldığınız oğlum için geldim. Onun hakkında ihsanda bulununuz!” dedi. Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–Öyle ise şu kılıcın boynunda işi ne?!” diye sordular. Umeyr:

“–Allah kılıçların belâsını versin! Onların bize ne faydası oldu ki?” dedi. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- tekrar:

“–Bana doğru söyle, sen buraya niçin geldin?” diye sordular. Umeyr:

“–Ben, başka bir şey için değil, sadece elinizde esir olan oğlum için geldim.” dedi. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–Senin Hicr’de Safvân’a koştuğun şart ne idi?” diye sorunca, Umeyr korktu ve:

“–Ben ona ne şart koşmuşum ki?” dedi.

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-, onların konuşmalarını kelimesi kelimesine nakledip:

“–Allah, yapacağın işle senin arana girdi, sana mânî oldu!” buyurdular. Bunun üzerine Umeyr:

“–Ben şehâdet ederim ki, Sen muhakkak Allâh’ın Rasûlü’sün! Yâ Rasûlâllah! Biz semâdan gelen haber ve nâzil olan vahiy husûsunda Sen’i yalanlardık. Bu işten ben ve Safvân’dan başka kimsenin haberi yoktu. Vallâhi bu haberi Sana ancak Allah vermiştir! Beni İslâm’a hidâyet eden ve buraya getiren Allâh’a hamd olsun!” dedikten sonra şehâdet getirdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–Kardeşinize dînini iyice anlatınız! Kendisine Kur’ân okuyup öğretiniz! Esîrini de serbest bırakınız!” buyurdular. Peygamber Efendimiz’in buyruğu derhâl yerine getirildi. Umeyr -radıyallahu anh-:

“–Yâ Rasûlâllah! Ben, Allâh’ın nûrunu söndürmeye çalışan ve müslümanlara şiddetle işkence yapan birisi idim. Müsâade ederseniz Mekke’ye gidip müşrikleri Allâh’a, Rasûlü’ne ve İslâm’a davet edeyim! Umulur ki Allah onlara hidâyet nasîb eder.” dedi. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- ona izin verdiler.

Bu esnâda Safvân bin Ümeyye, olup bitenlerden habersiz, Mekkeli müşriklere:

“–Birkaç gün içinde gelecek olan haberle sevineceksiniz. O size Bedr’in acısını unutturacak!” diyor, gelen kâfilelerden haber sorup duruyordu. Nihayet bir süvârî ona Umeyr -radıyallahu anh-’ın müslüman olduğunu bildirdi.

Umeyr bin Vehb -radıyallahu anh-, Mekke’ye gelince insanları İslâm’a davet etmeye başladı ve onların hidâyeti için gayret sarf etti. Onun sâyesinde birçok insan müslüman oldu. Umeyr -radıyallahu anh- bir gün Kâbe’nin yanında Safvân bin Ümeyye ile karşılaştı ve ona:

“–Sen büyüklerimizden birisin! Bizim taşlara taptığımızı ve onlar için kurbanlar kestiğimizi görmüyor musun? Bu mudur dîn? Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur! Muhammed de Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür!” dedi.

Safvân ona bir kelime bile söyleyemedi, öylece sustu kaldı.[8]

Mekke-i Mükerreme’nin fethinden sonra o da müslüman oldu.[9]

5- Ağaçların Allah Resûlü'ne İtaat Etmesi

Câbir bin Abdullah -radıyallahu anh- anlatıyor:

“…Birgün Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- ile birlikte yürüyorduk. Geniş bir vâdiye indik. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- kazâ-yı hâcet, yani tuvalet ihtiyacını gidermek için gitti. Ben de bir su kabı ile kendisini takip ettim. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- bakındı, fakat arkasına gizlenebileceği bir şey bulamadı. Vâdinin kenarında iki ağaç gözüne ilişti. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- onlardan birinin yanına giderek dallarından birini tuttu ve:

«–Allâh’ın izniyle bana boyun eğ!» buyurdu. Ağaç, burnu gemli deve gibi Efendimiz’e râm olup eğildi. Öteki ağaca da gidip dallarından birinden tutarak:

«–Allâh’ın izniyle bana râm ol!» buyurdu. O da ötekisi gibi eğildi. İkisinin ortasına varınca aralarını birleştirdi ve:

«–Allâh’ın izniyle benim üzerime kapanın!» dedi. Hemen üzerine kapandılar. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- benim yakınında olduğumu hissederse daha ileriye gider diye korkarak hızla koşup oradan uzaklaştım. Bir yere oturup kendi kendime düşünmeye başladım. Gözüm hafifçe yana kayınca birden Peygamber Efendimiz’in geldiğini gördüm. O iki ağaç da birbirinden ayrılmış ve her biri gövdesinin üzerine doğrulmuştu. Peygamber Efendimiz’in bir an durakladığını gördüm. Başıyla sağa ve sola işaret etti. Sonra bana doğru yürüdü, yanıma gelince:

«–Ey Câbir! Durduğum yeri gördün mü?» diye sordu.

«–Evet, yâ Rasûlâllah!» dedim.

6- Kabir Âzâbı Gören İki Ölüye Şefaati

«–Öyleyse şu iki ağaca git de, her birinden birer dal kes ve getir. Durakladığım yere geldiğinde, bir dalı sağ tarafına diğerini de sol tarafına dik!» buyurdu. Hemen arzusunu yerine getirip yanına vardım ve:

«–Söylediklerinizi yerine getirdim ey Allâh’ın Rasûlü, ancak bunu niçin yaptık?» diye sordum. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

«–Azap gören iki kabrin yanından geçtim de, bu dallar yaş olarak kaldığı müddetçe şefaatim sayesinde azaplarının hafifletilmesini arzu ettim.» buyurdu. Sonra kâfilenin konakladığı yere geldik. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

7- Parmaklarının Arasında Su Çıkması

«–Câbir, abdest suyu var mı, insanlara bir sesleniver!» buyurdu… Ensâr’dan bir zâtın tulumunun ağzında kalmış bir damladan başka su yoktu. O azıcık suyu boşaltacak olsam, tulumun kuru tarafında kaybolup gider, yere bir damla düşmezdi. Peygamber Efendimiz tulumu eline aldı ve ne olduğunu anlayamadığım bir şeyler okudu. Bir taraftan da iki eliyle onu sıkıyordu. Sonra tulumu bana verdi ve:

«–Ey Câbir! Büyük bir çanak var mı, bir sesleniver!» buyurdu… Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- elini çanağın içine sokup parmaklarını açtı. Sonra elini çanağın dibine koyup:

«–Ey Câbir! Tulumu al da elimin üstüne dök ve “Bismillah” de buyurdu. Ben hemen suyu elinin üzerine döktüm ve «Bismillah» dedim. Peygamber Efendimiz’in parmakları arasından su kaynıyordu. Su, çanağın içinde dönüyordu, nihayet ağzına kadar doldu. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

«–Câbir! Suya ihtiyacı olanlara seslen!» buyurdu. İnsanlar gelip kana kana su içtiler:

«–Suya ihtiyacı olan kimse kaldı mı?» diye seslendim, kimse çıkmadı. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- elini kaldırdı, çanak ağzına kadar dopdolu duruyordu.

Bir müddet sonra insanlar açlıktan şikâyet ettiler. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

«–İnşâallah, Allah sizi doyuracak!» buyurdu. Derken Sîfü’l-Bahr’a (deniz sahiline) geldik. Deniz dalgalandı ve sahile bir hayvan attı. Biz bu hayvanın yanına ateş yaktık, etinden pişirdik, kızartma yaptık ve doyuncaya kadar yedik, ancak yarısını bitirebildik…” (Müslim, Zühd, 74)

8- Duâlarının Hemen Kabul Olması

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’in duâlarını derhâl kabûl buyururdu. Bunu müşrikler bile anlamışlardı. Meselâ Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- bir kişiye duâ ettiğinde, bunun tesiri onun üzerinde ömür boyu müşâhede edilirdi. Hazret-i Ebû Hüreyre’ye işittiği hiçbir bilgiyi unutmaması; Hazret-i Enes bin Mâlik’e ömrünün, malının, evlâtlarının bereketli olması; Hazret-i Beşîr bin Akrabe’ye berekete nâil olması; Hazret-i Ebû’l-Yeser’e ömrünün uzun olup ümmet-i Muhammed’in kendisinden istifâde etmesi için yaptıkları duâlar… bunlardan birkaçıdır. Şu iki hâdiseyi buna misal olarak verebiliriz:

Cuayd bin Abdurrahmân şöyle anlatır:

“Ben Sâib bin Yezîd’i doksan dört yaşında iken gördüm, gâyet sağlam ve dengeli bir bünyeye sahipti. Bana şöyle dedi:

«−Pekiyi biliyorum ki, şu yaşımda kulağımın, gözümün çok sağlam olması, ancak Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in duâsı bereketiyledir. Çocukluğumda teyzem beni Allah Rasûlü’nün huzûruna götürdü ve:

“−Yâ Rasûlâllah, kız kardeşimin oğlu rahatsızdır, onun için Allâh’a duâ ediverseniz!” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- başımı sıvazladı ve her hususta bereket görmem için bana duâ ettiler…»” (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 21-22)

Abdullah bin Hişâm -radıyallahu anh- Peygamber Efendimiz’e (altı yaşındayken) yetişmiş idi. Annesi Zeyneb bint-i Humeyd onu (Mekke fethinde) Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e götürüp:

“–Yâ Rasûlâllah! Oğlumdan müslüman olduğuna dâir bey‘at al!” dedi. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–O daha küçük!” buyurdular ve başını sıvazlayarak Abdullâh’a duâ ettiler.

Abdullah bin Hişâm -radıyallahu anh- ileriki yaşlarında çarşıya çıkar, gıda maddeleri satın alırdı. İbn-i Ömer ile İbn-i Zübeyr -radıyallahu anhüm- onu çarşıda görünce hemen yanına varıp:

“–Bizi de bu mala ortak et! Zira Peygamber Efendimiz senin için bereket duâsında bulundu.” derlerdi. Abdullah da onları ortak ederdi. Bâzı zaman olurdu ki, tam bir deve yükü kâr elde eder ve onu evine gönderirdi. (Buhârî, Şirket, 13)

9- Duâsıyla Yiyeceklerin Bereketlenmesi

Ebû Hüreyre -radıyallahu anh- şöyle anlatmaktadır:

“Biz Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- ile beraber bir seferde idik. Derken bir ara askerlerin azığı tükendi. Bineklerinden bâzısını kesmek istediler. Hazret-i Ömer -radıyallahu anh-:

«−Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben cemaatin geri kalan yiyeceklerini toplasam da siz onlar üzerine, bereketlenmeleri için duâ ediverseniz daha iyi olmaz mı?» dedi.

Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- de öyle yaptılar. Buğdayı olan buğdayını, hurması olan hurmasını, hurma çekirdeği olan da çekirdeğini getirdi.”

Orada bulunanlar, Ebû Hüreyre Hazretleri’ne büyük bir hayretle:

“−Çekirdekle ne yapıyorlardı?” diye sordular. O mübârek sahâbî:

“−İnsanlar yiyecek bir şey bulamadıkları için onu emiyor, üzerine de su içiyorlardı.” dedi ve hâdisenin devamını şöyle anlattı:

“Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- duâ buyurdular. Yiyecekler öylesine bereketlendi ki herkes kaplarını doldurdu. Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- bu ilâhî ikram karşısında:

«Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben O’nun Rasûlü’yüm. Bu iki hususta şüpheye düşmeden Allâh’a kavuşan kimse Cennet’e girecektir.» buyurdular.” (Müslim, Îman, 44)[10]

Dipnotlar:  

[1] Efendimiz’in bir kısım mûcizeleri için şu eserlere bakılabilir: Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, Beyrut 1985; Ebû Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve, Halep 1970-1972; Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, İstanbul 2003. [2] Bu hususta tafsîlât için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Asr-ı Saâdet Toplumu, İstanbul 2010; Rahmet Esintileri, s. 359-370. [3] Karâfî, el-Furûk, Dâru’s-Selâm, 2001, IV, 305. [4] Râfiî, İ‘câzu’l-Kur’ân, Dâru’l-Kitabi’l-Arabî, Beyrut 1990, 158-159. [5] Bkz. Tirmizî, Deavât, 118/3578; İbn-i Mâce, İkâme, 189; Nesâî, Kübrâ, VI, 169; Ahmed, IV, 138; Hâkim, I, 707-708; Beyhakî, Delâil, V, 464; Heysemî, II, 279. [6] el-Kamer, 1-3; Buhârî, Menâkıb 27, Menâkıbu’l-Ensâr 38, Tefsîr 54/1; Müslim, Münâfıkîn, 43, 47, 48; Tirmizî, Tefsîr, 54/3286; Ahmed, I, 377, 413. [8] Bkz. İbn-i Hişâm, II, 306-309; Vâkıdî, I, 125-128; İbn-i Sa‘d, IV, 199-201; Heysemî, VIII, 284-286. [9] Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3563. [10] Peygamber Efendimiz’in hayatı, ahlâkı ve mûcizeleri husûsunda tafsîlât için bkz:  Osman Nûri TOPBAŞ, The Prophet Muhammad Mustafa the Elect I-II, The Exemplar Beyond Compare Muhammad Mustafa, Civilisation of Virtues I-II

Kaynak: OSman Nûr Topbaş, Hak Din İslâm, Erkam Yayınları

İSLAM DİNİNİN İNANÇ ESASLARI NELERDİR?

İslam Dininin İnanç Esasları Nelerdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.