Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 28 Aralık 2020 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin mü'minin irşad vazifesinden bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 28 Aralık 2020 tarihli sohbeti...

28 Aralık 2020 Sohbeti

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aziz, latîf, mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine, ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, şehidlerimizin ve cümle geçmişlerimizin rûh-i şerîflerine, dînimizin, vatanımızın, milletimizin selâmetine, hastalıklardan, iptilâlardan, musibetlerden muhafazasına, bu niyaz, bu duâ ile, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Çok Muhterem Kardeşlerimiz!

Cenâb-ı Hakk’ın nîmetleri sonsuz. Fakat her ihsan ettiği nîmet, bizim için bir imtihan. İki uçlu bıçak gibi.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Allah mü’minlerden, canlarını ve mallarını kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)

Yani dünya bir pazar, âhiret pazarı, âhiret mektebi. Âhiret için dünyaya geldik.

Cenâb-ı Hak “az bir bilgi verdik” buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 85) Bunlar da bir merhale olacak, bir vesîle olacak. Cenâb-ı Hakk’ın azameti tefekkür edilecek. Kul daima “Aman yâ Rabbi, Sen yâ Rabbi!” diyecek.

Muhtevâyı Cenâb-ı Hak açıklıyor:

“…Allah yolunda savaşırlar (buyuruyor); öldürürler ve ölürler…” (et-Tevbe, 111) buyuruyor. Yani burada bir mü’min, bütün gücüyle canını-malını nasıl kullanacağını Allah yolunda, bilebilmesi…

Cenâb-ı Hak üç kitabı bildiriyor:

“…Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da Allah üzerine hak bir vaaddir (diyor). Allah’tan daha çok vaadini yerine getiren kim olabilir?! (Buyuruyor.) O hâlde (diyor) Allah ile yaptığınız alışverişten sevinin…” (et-Tevbe, 111) buyuruyor.

Fânî ile yapılan değil, Cenâb-ı Hak ile yapılan bir akit.

“…Sevinin (buyuruyor. Tabi bunun karşısında da) çok büyük mükâfat (tabi).” (Bkz. et-Tevbe, 111)

Peki bu canını, malını Allah yolunda bezledenlerin, cömertçe harcayanların vasfı nedir? Çünkü bununla Cennet’i satın alacak.

Birincisi; “اَلتَّائِبُونَ: tevbe edenler.” (Bkz. et-Tevbe, 112)

Tevbe, nasıl bir tevbe? Nasuh tevbesi, kalp ve beden âhengi içinde bir tevbe. “تَوْبَةً نَصُوحًا” (samimî bir tevbe) buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. et-Tahrîm, 8)

“İbadet edenler” buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 112)

Tabi bu ibadet nasıl ibadet? Bu da huşû verecek bu ibadet, duygu derinliği verecek, tefekkürü artıracak. Kimin huzûrundasın? Kimin için yapıyorsun?..

“Hamd edenler” buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 112)

Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz azametini tefekkür etmek; “Aman yâ Rabbi!” diyebilmek.

“Oruç tutanlar” ve “Allah için seyahat edenler…” (Bkz. et-Tevbe, 112)

“Rükû edenler, secde edenler…” (Bkz. et-Tevbe, 112)

Demek ki rükû ve secde bir huzur hâli verecek kula.

Namaz çok mühim. Namaz büyük bir rahmet. Fahşâdan-münkerden koruyacak. Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müslümanların cemaatle namaz kılmasını arzu ederdi.

Mescid-i Nebevî’ye teşrif ettiği zamanlar bakardı, kimler var kimler yok? Yoklar niye yok, nerede onlar? Seyahatteyse duâ ederdi, hastaysa ziyaret ederdi. Eğer başka bir sebepten dolayı gelmemişse, onu îkaz ederdi. Allâh’ın velî kulları da çok durur bunun üzerinde.

Mâlum, bir musibet geldiği zaman “اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ” (“…Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allâh’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” [el-Bakara, 156]) denir, Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edilir.

Medîne’de, Tâbiîn’den yedi tane fakih vardı. Bu fakihlerden Said bin Müseyyeb Ravza’ya geldi. Farz kılınmıştı, cemaati kaçırmıştı. Bunun üzerine öyle bir “اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ” dedi ki, câminin dışından duyuldu. Yani nasıl bir büyük bir nîmeti kaybetmek…

Mescidlerin îmârı iki şekilde oluyor: Bir binasının imârı, bir de cemaatle namaz kılarak İslâm kardeşliğinin bu mescidde beraberce yaşanması.

“…İyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar, nehyedenler…” (Bkz. et-Tevbe, 112)

Bu da ağır bir mes’ûliyetimiz.

“…Allâh’ın hududunu koruyanlar…” (Bkz. et-Tevbe, 112)

Şerîat hududunu koruyanlar, Kitap ve Sünnet muhtevasının dışına çıkmayanlar ve o muhtevâ içinde bir takvâ üzere yaşayanlar… Cenâb-ı Hak; “…Sen o mü’minleri müjdele.” buyuruyor. (Bkz. et-Tevbe, 112)

Yani mü’min, hayatın bütün muhtevâsında takvâ hâlinde yaşayacak, bir kul olarak…

لِيَعْبُدُونِ (“…Bana (Allâhʼa) kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56]) Allâh’a kul olmak.

لِيَعْرِفُونِ (Ben’i (Allâhʼı) bilsinler diye.) Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmek.

Neticesinde de kendisini tekâmül ettirdikten sonra devrin akışından kendisini mes’ûl görecek.

Zira Cenâb-ı Hak:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

 Sahâbî, bir takvâ hâlinde yaşıyordu. Tabi derece derece. Efendimiz’in her ânını taklit etmeye çalışıyorlardı. Ve bundan büyük bir huzur buluyorlardı. Devrin akışından kendilerinin mes’ûliyetini bertaraf etmek için de insan olan her topluluğa gidiyorlardı.

120.000 sahâbî vardı Vedâ Hutbesi’nde, Mekke’de-Medîne’de medfun 20.000 sahâbî var-yok.

Dînimizin emirleri iki muhtevâda hulâsa edilir:

Birincisi; Tâzim li-emrillâh: Yani Allâh’ın bütün emirlerini huşû ile tatbik edebilmek.

İkincisi; Şefkat alâ halkillâh: Yani Allâh’ın mahlûkâtına şefkat sergilemek. Cenâb-ı Hakk’ın rahmet sıfatından bir nasîb alabilmek.

Tabi bunun da başında, kendisini ikmâl eden bir mü’minin en mühim vazifesi, bugün buna çok ihtiyaç var; -tasavvufî tâbirle- müsterşidi irşad, irşad bekleyenleri irşâd etme.

Bugün maalesef müsterşid çok, irşad bekleyenler çok, fakat irşad etme durumu maalesef az olmuş oluyor. Hattâ bu irşâda menfî taraflar var: Televizyon, internet, vs. bazı programlar, idlâl ediyor toplumu.

Âl-i İmrân 104. âyette Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Sizden, hayra dâvet eden (Cenâb-ı Hak arzu ediyor bizden), iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar felâha erenlerdir. (Kurtuluşta onlar.)

Kur’ân-ı Kerîm’de 11 yerde geçiyor emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker. Bu, nâfilenin önüne geçiyor bu. Farzın da en mühimlerinden biri bugün.

Yine Cenâb-ı Hak 110. âyette ise:

Siz, insanlığın (iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. (Demek ki Cenâb-ı Hak bir hayırlı ümmet vasfını veriyor ümmet-i Muhammed’e.) İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız.” buyuruyor.

Yine, Bakara 143:

“İşte böylece sizin insanlığa şahit olmanız (yani İslâm’ı temsil etmeniz, o İslâm’ın güzelliklerini tevzî etmeniz), Rasûl’ün de size şahit olması için, mûtedil bir ümmet kıldık sizi…”

Nahl 125. âyette:

(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et!..”

Burada üç ayrı grupla “nasıl bir tebliğ edeceksin”, Cenâb-ı Hak onu bildiriyor.

Birincisi; seviyesi yüksek olan kimselerle. Bunlarla hikmetle, Kur’ân hikmetleri, kâinattaki kevnî âyetlerin hikmetleri, bu şekilde dîne dâvet et, buyuruyor.

Vasatta olanları öğütle davet et.

İnatçıları ise, bunlarla mücâdele et.

Cenâb-ı Hak Mûsâ -aleyhisselâm-’ı Firavun’a gönderirken “قَوْلًا لَيِّنًا” buyuruyor. “Yumuşak bir lisan” ile tebliğ et. (Bkz. Tâhâ, 44)

Bir zaman ve mekânda; din hayatı zayıflarsa, bugün olduğu gibi, insanların yanlış yollara kaydığı görülürse, bu emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker çok daha ehemmiyet kazanmış oluyor.

Evet, bütün emirler yapılacak, kendimizi ihyâ edeceğiz, fakat emr-i bi’l-mârûf ihmâl edilmeyecek.

Bir misal vermek arzu edersek:

Bir annenin en güzel vasfı, evlâdına süt vermesidir, yavrusuna. Fakat yangın çıktığı zaman o süt vermeye devam eder mi? Verse hem kendisi yanar hem yavrusu yanar. Ne yapacak? Yangını söndürecek.

Yani bugün emr-i bi’l-mârûf bu kadar bir ehemmiyet kazanıyor. İnsanlara baktığımız zaman, Kur’ânî ifadeyle “ظَلُومًا جَهُولًا” (el-Ahzâb, 72)

Çok zâlim. Çünkü kendisinin istikbâlini helâk ediyor, düşünmüyor. İkincisi “cehûl”. Niye dünyaya geldi, kimin mülkünde yaşıyor? Kimin nîmetleriyle perverde? Geliş niye, gidiş niye, bu akış nereye? Farkında değil…

Velhâsıl bir yangın, mânevî bir yangın.

Kalpler bir yangın yeri; merhametten, şefkatten, zikirden mahrum bir kitle.

Gönüller bir yangın yeri; îman ve rûhâniyet pınarından mahrum.

Yuvalar bir yangın yerine döndü; hâle rızâ, kanaatten mahrum. Devamlı boşanmalar artıyor.

İşte böyle bir zamanda hakkı ve hayrı tebliğ etmek, çok mühim, kazançlı bir hizmet olmuş oluyor.

Bir mü’min, îmânının bedelini Cenâb-ı Hakk’a ödeme mecbûriyetinde. Zira biz -meccânen- müslüman olarak dünyaya geldik. Fakat sırf îmân etmek, “îmân ettim” demek kâfî değil.

Cenâb-ı Hak Ankebût Sûresi’nin ikinci âyetinde:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «Îmân ettik» demeleriyle kurtulacaklarını mı zannediyorlar?” buyuruyor.

Cenâb-ı Hak hep bize nîmetlerini bildiriyor. Câsiye Sûresi 13. âyette:

“…Göklerde ve yerde ne varsa âmâde kıldık… Düşünen bir toplum için...” buyuruyor.

Güneş âmâde, Ay âmâde, atmosfer âmâde, toprak âmâde, her şey âmâde insana. Hep kevnî âyetler…

Cenâb-ı Hak bu nîmetlere mukâbil, bizden fedâkârlık istiyor. Kendisine ihsân etmiş olduğu mal ve canı ve nîmetlerini Allah yolunda kullanabilmek.

Tabi burada, “can ve mal” buyruluyor.

Tabi diğer, meselâ Fussilet Sûresi’nde “gözler” buyruluyor. Orada gözler de konuşacak. Bu gözler neler seyretti? Cenâb-ı Hak bu gözü niçin verdi? Gözler neler seyretti?

Kulaklar konuşacak, buyuruyor. Allah bu kulağı niye verdi? Bu kulağımız neye muhatap oldu?

“Kitabını oku bugün nefsin kâfidir…” (el-İsrâ, 14) buyrulacak, ekranda çıkacak.

Deriler konuşacak. Gücü kuvveti nerede sarf ettik? (Bkz. Fussilet, 20-21)

Velhâsıl fedakârlık, Hakk’a yakınlık ve dostluğun birinci şartı.

Yani İbrahim -aleyhisselâm- Halîlullah oldu. Dost oldu. Neyle dost oldu? Canıyla dost oldu, malıyla dost oldu, evlâdıyla dost oldu. Cenâb-ı Hak İbrahim -aleyhisselâm-’ı senâ ediyor. Evlâdıyla dost olurken, bıçağı dayadığı zaman, Cenâb-ı Hak:

“İbrahim, selâm.” (es-Sâffât, 109) diyor, “Bu zor bir imtihandı.” (es-Sâffât, 106) buyuruyor.

Tabi bugün düşünmemiz lâzım. Evlâdımızı biz nasıl yetiştireceğiz? İbrahim -aleyhisselâm- fedâ ediyordu.

Yine Cenâb-ı Hak Fussilet Sûresi 33. âyette bizim nasıl bir mü’min olmamızı istiyor?

(İnsanları) Allâh’a çağıran (Cenâb-ı Hakk’a davet eden, birinci şart), amel-i sâlih işleyen (amellerimiz sâlih olacak), «Ben müslümanlar­danım.» diyen (yani İslâm karakter ve İslâm şahsiyetini tevzî edecek) kişiden daha güzel sözlü kim vardır?” buyuruyor.

Yani mü’min yaşayacak, yaşayarak tebliğ edecek.

Rasûlullah Efendimiz iki sarhoşluğu bildiriyor. Birincisi cehâlet sarhoşluğu, tabi mecâzî olarak. İkincisi dünyaya aşırı düşkünlüğün sarhoşluğu. (Bkz. Heysemî, VII, 271; Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 49)

Cenâb-ı Hak kendimizi, evlâtlarımızı korusun, muhafaza eylesin.

Cenâb-ı Hak bize misal olarak, bizim Muhâcirlerle ve Ensâr ile yani sahâbî ile kendimizin hâlini kıyas etmemizi arzu ediyor. Bazen diyoruz ki biz bu topluma göre iyiyiz. Yok! Cenâb-ı Hak öyle değil, siz, ashâb-ı kirâm toplumuna göre, fazîletler medeniyeti inşâ eden o topluma göre kendimizi kıyas edeceğiz.

Velhâsıl ashâb-ı kirâm nasıldı? Nasıl bir takvâ yaşıyordu? Bir gölgenin sahibine olan itaati gibi, sadâkati gibi, Allah Rasûlü’nü iz iz takip ediyorlardı ve Efendimiz’in etrafında bir pervane gibi oldular. Ve Efendimiz’in muhabbetiyle can buldular.

Bu, tebliğin ehemmiyeti hususunda, Efendimiz:

“Allâh’a yemin ederim ki buyuruyor, Cenâb-ı Hakk’ın senin vâsıtanla bir tek kişiyi hidâyete kavuşturması, (en kıymetli dünyâ nîmeti sayılan, o zaman) kızıl develer (çok meşhurdu) sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9)

Rasûlullah Efendimiz bunun derdindeydi. Taşlandı Tâif’te. Bir köle müslüman olunca Efendimiz sevindi.

“–Dağları birbirine çarpalım!” dediler dağlar melekleri geldi.

“–Yok.” dedi, duâ etti:

“–İnşaallah buranın halkının neslinden mü’minler gelecek.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)

Hakîkaten de öyle oldu Mekke’nin fethinden sonra.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkasına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ak etsin!” (Tirmizî, İlim, 7)

Demek ki hadîs-i şerîf okumak, tatbik etmek ve intikal ettirmek de bu kadar mühim.

“Hidâyete dâvet eden kimseye, kendisine uyanların sevabı kadar sevap yazılır. Onların sevaplarından hiçbir şey eksilmez.” (Müslim, İlim, 16)

“كَفَاعِلِهِ” (“Bir hayra delâlet eden, onu yapan kimse gibi sevap kazanır.” [Ebû Dâvûd, Edeb, 114-115/5129]) buyruluyor

“Kimin Allah yolunda bir tek saçı ağarırsa (biyolojik olarak değil de Allah yolunda gayretinden dolayı ağarırsa), bu, kıyâmet günü onun için bir nûr olur.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 9/1635; Nesâî, Cihâd, 26)

Yine;

“Sabah veya akşam Allah yolunda birazcık yürüyebilmek, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır…” (Buhârî, Cihâd, 6)

Hak dostları, bu gaflette olanları şöyle bildiriyor:

“Üç türlü insan Allah’tan uzaktır:

Birincisi; rahatlıklarını hesaplayarak hizmetten kaçanlar.

İkincisi; hassas olduklarını öne sürerek ıztırap ve sefâletlerin civârına yaklaşmayanlar.

Üçüncüsü; -Allah korusun- zâlimler topluluğuyla beraber olanlar, onların havasına uyanlar.”

Hizmet, Cenâb-ı Hakk’ın bizi mes’ûl kıldığı ictimâî bir kulluk vazifesidir, farz olan bir vazifedir.

Îmânın ilk meyvesi merhamettir, merhametin tezâhürü de hizmettedir. Hizmet, esâsında vicdanlardaki olgunluk seviyesini aksettiren en güzel bir ayna. Yani hizmet, kişinin vicdânının bir kartviziti mâhiyetinde.

Hizmet yine, nefsin hodgâmlığından kurtularak diğergâm bir ruhla mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allah rızâsının aranması. Peygamberler, Hak dostları, sâlih-sâdık mü’minler, hep hizmet basamakları üzerinde yürümüşlerdir.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, yedi sene hasta hayvanlara, hasta insanlara ve mahlûkâtın, insanların geçeceği yolları temizlemiştir. “En çok dereceyi de burada aldım” buyurmuştur.

Asrımız nasıl? Asrımızda -maalesef- vicdanlar dumura uğradı. Küresel güçler, vicdanları harap etti, viraneye döndü vicdanlar.

Bir misal:

Efendimiz bir sefere iştirak etmişlerdi. Hava pek sıcaktı. Sahâbenin bir kısmı oruçluydu, nâfile oruç, bir kısmı değildi. Oruçlu olanlar yorgunluktan uykuya dalıyorlardı. Oruç tutmayanlar ise, onlara pervane sallıyorlardı, bir de onlara su taşıyorlardı abdest almaları için. Hayvanlarını sulamak için su taşıyorlardı. İftar vakti geldiğinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Bugün, oruç tutmayanlar (daha fazla) ecre nâil oldu.” (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Sıyâm, 100-101; Nesâî, Savm, 52)

Oruç çok mühim bir ibadet. İnsanın merhametini bileyliyor, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırıyor. Fakat demek ki hizmet, onun daha ötesine geçiyor.

Buhârî hadîsi:

“Bir şahıs yolda yürürken önünde bir diken dalı gördü (bir müslüman buna takılır dedi, o dalı aldı) kenara koydu onu. Allah ondan râzı oldu ve kusurlarını affetti.” buyuruyor. (Buhârî, Ezân 32, Mezâlim 28; Müslim, Birr 127, İmâre 164)

Yani bazen Allâh’ın rahmeti ufak bir şeyde, bazen orta, bazen büyük… Gadabı da öyle: Bir kadın, kedisini ihmal ediyor, aç bırakıyor, kedi ölüyor, Rasûlullah Efendimiz; bu kadın diyor, Cehennem’e girecek duruma düştü buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Selâm, 151-152)

Bütün mahlûkat insana zimmetli.

Mevlânâ’nın güzel bir ifadesi var:

“İbadet ederek, ihsan ve ikramlarda bulunarak ve halka hizmet ederek elde edeceğin gönül gözüyle, bu gördüğün çeşitli renklerden başka renkler görürsün. (Yani gönül âlemin değişir. Cenâb-ı Hak öyle bir feyz, öyle bir rûhâniyet verir ki) âdî taşlar yerine inciler, mücevherler seyredersin. İnci de nedir ki? Sen kendin deniz olursun; göklerde seyreden, gezip dolaşan Güneş kesilirsin.”

Yani mü’minin gönül âlemi bütün mahlûkâtı içine alan bir rahmet dergâhı olacak. Yüreğinde daima bir mahşer kaynayacak. Yani dertlilerin derdi, kimsesizler, garipler, vs. muzdaripler… Yani kalp bir dergâh hâline gelecek, mü’min kalbi.

Efendimiz’in hayatında hizmet ne idi? Ravza yapılıyordu, Efendimiz de kerpiç taşıyordu.

“–Biz taşıyalım Efendim.” dediler.

“–Yok dedi, siz taşıyın, beni serbest bırakın, ben de Allâh’ın rahmetine sizden daha fazla muhtacım.” buyurdu. (Bkz. Semhûdî, Vefâü’l-Vefâ, Beyrut 1997, I, 333)

Bedir’e gidilecek, 150 km. mesafe. Tabi o zaman yokluk vs. bir deveyi üç kişi kullanıyordu yolda, sırayla biniyorlardı. Ebû Lübâbe, Hazret-i Ali ve Efendimiz’e bir deve düştü. Ebû Lübâbe ile Hazret-i Ali:

“–Yâ Rasûlâllah! Biz yürürüz dediler, bizim mukâvemetimiz var dediler. Siz deveye binin.” dediler.

“–Yok dedi, beraber, sırayla bineceğiz.” buyurdu. (Bkz. İbn-i Sa’d, II, 21; Ahmed, I, 422)

Demek ki daima öndeki, örnek olacak.

Yine Efendimiz bir bir koyun kesilip pişirilecekti tenezzühte.

Efendimiz:

“–Ben keseyim.” dedi.

“–Yok yâ Rasûlâllah dediler, biz keseriz, biz yüzeriz vs.”

“–Ben dedi o zaman, çalı-çırpı, odun toplayayım.” buyurdu.

Yani bir mü’min her hizmetin içinde bir yer alacak.

Hattâ şöyle buyurdu Efendimiz, nasıl bir tevâzu:

“–Sizin, benim işimi de yapabileceğinizi biliyorum. (Yani odun toplayabileceğinizi biliyorum.) Fakat ben, size göre imtiyazlı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” [âlemlere rahmet] Çünkü Allah Teâlâ, kulunun, arkadaşları arasında imtiyazlı durumda olmasını sevmez.” (Bkz. Kastallânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniyye, Mısır 1281, I, 385)

Yine Efendimiz, Habeşistan’dan elçiler geldi. Sahâbe dedi ki:

“–Yâ Rasûlâllah, biz dediler, ikram edelim.”

“–Yok dedi, Habeşistan, benim dedi ilk müslüman kardeşlerime hizmet etti, ben de onlara kendim hizmet edeceğim.” buyurdu. (Bkz. Beyhakî, Şuab, VI, 518, VII, 436)

Vefâ…

Efendimiz’in mescidini temizleyen siyahî bir hanım vardı, kadıncağız. O, göremedi:

“–Nerede dedi, bu kadıncağız dedi, hasta mı, şey mi?”

“–Vefat etti.” dediler.

“–Niye haber vermediniz.” dedi.

Demek ki Rasûlullah Efendimiz hizmet edene bu kadar ayrı bir ehemmiyet veriyordu.

“–Peki o zaman bana kabrini gösterin.” buyurdu.

Kabrine gitti, duâ etti ve “Yanındakiler de istifâde etti.” buyruluyor. (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 67)

Efendimiz buyuruyor:

“…Bir kimse ölürken mal bırakırsa o mal kendi yakınlarına aittir (terekeye aittir). Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana aittir, yetimlere bakmak da benim vazifemdir.” (Müslim, Cum’a, 43)

Ashâb-ı kirâm da öyle. Efendimiz’i örnek alıyordu. Onlar yaptıkları hizmeti küçük görüyorlardı.

Ebû Ey­yûb el-En­sâ­rî Haz­ret­le­ri sek­sen kü­sur ya­şı­nda iki se­fer İs­tan­bul’a gel­di. Nasıl bir ideal var, nasıl bir yürek var. Vefâtı yaklaşınca İstanbul’a yaklaştı, malum, Eyüp semtinde vefat etti. Şu vasiyette bulundu vefat ederken:

“Şayet ölürsem, beni yanınıza alın ve daha ileri götürün. (Yani ayağınızı atabildiğiniz en son noktaya beni götürün bedenimi-cesedimi.) Rum topraklarına doğru gücünüz yettiğince, Rum toprağına yakın yere taşıyın. Düşman saflarıyla karşılaştığınızda beni oraya, ayaklarınızın altına defnedin!” (Bkz. Ahmed, V, 419, 416)

Yani vefatıyla beraber bir hizmet istikâmeti gösteriyordu.

Yine mâlum bu “Kendinizi tehlikeye atmayın.” Bakara 195. âyet. Bir Medîneli, kendisini Bizanslıların ortasına kadar sürdü. Öbür arkadaşı dedi ki:

“–Yanlış iş yaptı dedi. Âyete ters iş yaptı dedi. Âyet:

«Allah yolunda infâk edin, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Bir de ihsanda bulunun, Allah muhsinleri sever.» (el-Bakara, 195) buyuruyor. Bu, kendisini tehlikeye attı.”

Ebû Eyyûb el-Ensârî:

“–Yok dedi. Bu âyet, bize indi dedi. Biz dedi, Efendimiz’e misafirperverlik ettik, gazvelere katıldık, canımızı-malımızı bezlettik. Biz dedi, artık hurmalıklara dönelim, Medîne’ye dönelim, işlerimize bakalım, bizden sonra gelenler devam etsin. Onun üzerine bu âyet indi. «…Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!» (el-Bakara, 195)” (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 22/2512; Tirmizî, Tefsîr, 2/2972)

Ne tehlikesi bu? Âhiret tehlikesi, son nefes tehlikesi.

Efendimiz, ilim ve irfanla donattı, ondan sonra krallara gönderdi. Neye gönderdi krallara? Emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker’e. Ve sahâbî severek gitti. Hattâ bir yarıştılar. “Bu hizmeti bize ver yâ Rasûlâllah!” diye.

Câfer-i Tayyar Hazretleri 13 sene Habeşistan’da kaldı. Orası müslüman olana kadar dönmedi ki Efendimiz’e hasretti.

Saymakla bitiremeyiz.

Ukbe bin Nâfî… Kayrevan’da kaldı, Akdeniz’le karşılaştı:

“–Yâ Rabbi dedi! Şu deniz olmasaydı Sen’in yolunda cihâd ederek önümdeki beldelerde tebliğe devam edecektim.” dedi. (Bkz. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, II, 187)

Yani hizmeti bir nîmet bilebilmek.

“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” buyruluyor. (Beyhakî, Şuab, VI, 117; İbn-i Hacer, Metâlib, I, 264)

Bu da çok mühim bir hadîs-i şerîf:

“Allah bir kuluna hayır murâd ettiğinde, onu insanların ihtiyaçlarını karşılama yolunda istihdâm eder.” (Süyûtî, II, 4/3924)

Yine:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, onlar hayra anahtar, şerre kilittir. Öyleleri de vardır ki, şerre anahtar, hayra kilittir (Allah korusun, hafazanallah!). Allâh’ın, ellerine hayrın anahtarlarını verdiği kimselere ne mutlu! Allâh’ın, şerrin anahtarlarını ellerine verdiği kimselere de yazıklar olsun!” buyuruyor Efendimiz. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 19)

Burada tabi büyüklerin bu hizmet hakkında çok ayrı ayrı ifadeleri var. Bu hizmetin, emr-i bi’l-mârûf hususunda.

Tabi burada şu var, günümüzde tavizler var. Birtakım; yogaydı, şuydu, buydu, kendine göre birtakım şeyler yapılıyor. Bunlar -Allah korusun- Allah bize en güzel bir huzur yolunu verdi. Cenâb-ı Hak “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Medîne’ye bir doktor geldi. Durdu, durdu, hiç hasta olan yok. Gitti, Rasûlullah Efendimiz; “kimse hasta olmaz” dedi. (Bkz. Halebî, İnsânu’l-Uyûn, III, 299)

Secde ne yapıyor? Kalp ve beden âhengiyle secde ona bir rûhâniyet veriyor, huzur hâli veriyor. Fakat günümüzde maalesef secdeden uzak, birtakım yanlış yerlere gidiliyor. Şeriatten taviz veriliyor.

Beşîr bin Hasâsiyye anlatıyor:

Rasûlullâh’a bey’at için geldim. Bana; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Rasûl’ü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı, Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

Ben de şöyle dedim:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlar(ın hepsini yaparım ama) ikisini yapamam. Biri cihad, biri de sadaka…»

Tuttu Rasûlullah Efendimiz şöyle beni bir salladı:

«–(Sen dedi), cihâd etmeyeceksen (dedi, cihad, Allah yolunda gayret etme, adam öldürme değil, toprağı kanla sulama değil, öyle cihad olmaz.) nasıl Cennetʼe gireceksin sen?!» dedi.

«–Aman yâ Rasûlâllah! Peki dedi, ben dedi cihad da edeceğim, sadaka da vereceğim.» buyurdu.” (Bkz. Ahmed, V, 224)

Sahâbî hep kendine hizmet arardı. Ben nasıl hizmet edebilirim, nasıl Allah rızâsını kazanabilirim?

Meselâ Ab­dullah bin Üm­mi Mek­tûm âmâ idi. Efendimiz’in müezzini oldu. Ka­di­si­ye Harpleri oldu Efendimiz’den sonra. Daha evvel Medîne-i Münevvere’ye Efendimiz gönderdi. Âmâ olarak ders verdi orada Kur’ân-ı Kerîm öğretti. Bu Kadisiye Harpleri’ne katılmak istedi.

“–Sen âmâsın dediler. Harp gözle yapılır dediler. Sen nasıl gireceksin?” dediler. “Mâzursun sen.” dediler. Fetih Sûresi’nde “mâzursun”.

“–Yok dedi, ben mâzurum ama dedi, yine de ben gitmek isterim. Faydalı olmak isterim askere. Çünkü ben gözlerim görmüyor, sancağı en önde tutarım, düşmanı görmediğim için ben korkmam, cesaretli dururum. Arkamdaki askerin de cesareti artar dedi. Onun için müsâade edin Kadisiye Harbi’ne gireceğim.” dedi. Âmâ olarak Kadisiye Harpleri’ne girdi.

Bir rivâyette şehid oldu, bir rivâyette tekrar Medîne-i Münevvere’ye döndü.

Bunun misâli çok.

Burada âmâ bir kardeşimiz vardı. Hattâ talebelik de yaptı. Sonra kabartmalı Kur’ân-ı Kerîm topluyordu, makaleleri o kabartmalı şekilde yazıyordu. Bir gün dedi ki:

“–Ben dedi, Azerbaycan’a gideceğim, Azerbaycan’daki âmâlara hizmet edeceğim. Onlara tebliğ edeceğim.”

Gitti. “Neyle?” dedim.

“–Otobüsle dedi. Uçak parasına yazık dedi, o dedi, çok tutar.” dedi. Yani düşünün âmâ olarak iki gün otobüsle gidecek.

Bunlar nedir hep? Hizmet aşkı, Allah aşkı, Rasûlullah aşkı…

Bugün en mühim, bir evlât mes’ûliyeti…

Maalesef nesil, başka mecrâlara doğru, yani selde sürüklenen kütükler gibi kayıp gidiyor. Ananın-babanın biyolojik yapısı maalesef bir fayda vermiyor. Anne-babalar da maalesef onlar da zayıfladı.

Bir misalle başlayalım:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- halîfe iken bir baba gelir. Baba, evlâdını Hazret-i Ömer’e şikâyet eder. Hazret-i Ömer de; adamın oğlunu, huzûruna davet eder.

Genç yanına gelince; halîfe, ona kötü davranışının sebebini sorar. Delikanlı şu sual ile cevap verir:

“–Ey Mü’minlerin Emîri der, çocuğun babası üzerinde hakkı nedir?”

Hazret-i Ömer şöyle hulâsa eder:

“–Üç tane hakkı vardır der:

Birincisini; annesini zevce olarak seçerken mânevî yapısına dikkat etmesi lâzım evlenecek kimsenin.

(Yani evlâtlarına örnek olacak bir anne olarak seçmesi lâzım o hanımı. Yine mâlum, Efendimiz buyuruyor:

“Dört şeyden bir hanım nikâhlanır:

  • Malı,
  • Soyu,
  • Güzelliği ve
  • Dindarlığı.

Siz dindarlığı, takvâsı, müttakiye olana bakın.” buyuruyor. [Bkz. Buhârî, Nikâh, VI. 123; Müslim, Radâ, 53])

İki;

“–Annem-babam diyor, beni Kur’ân-ı Kerîm kültürünü tahsil etmeme fırsat vermedi.” (Böylece ben de yabancı kültürlerin, yabancı dünyaların tesiri altında kaldım dedi.)

Üçüncüsü;

“–Bana rûhâniyetime huzur verecek bir isim de koymadı.”

Delikanlı sonra şöyle söyler;

“–Kötü davrandığımdan şikâyet ediyor ama, babam bana karşı, annem bana karşı bu vazifelerini yerine getirdi mi?”

(Beni haberdar etti mi dînimden, îmânımdan? Bana anam-babam güzel bir hâl verdi mi ki ben onların güzel hâllerini taklit edeyim?)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bunun üzerine, babaya döner ve şöyle der:

“–Oğlum bana zulmediyor diyorsun ama, önce sen oğluna zulmetmişsin!” (Bkz. Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn, 152)

Bugün için bu hikâye de çok mühim. Hakîkaten bugün evlâtlarımızı anneler-babalar nasıl yetiştiriyor? Yani yaz tâtilinde bir ay camiye göndermek kâfî mi? İslâm o kadar basit bir kültür mü?

Bu kültür 23 senede tamamlandı.

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1]) ile başladı.

Son âyet اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ (“…Bugün size dîninizi tamamladım…” [el-Mâide, 3]) âyetiyle 23 sene sürdü bu.

Efendimiz her inen âyeti kendisi tatbik etti, arkadan ümmete severek tatbik ettirdi.

Tabi bugün bir zaafa uğradığı için, ananın-babanın anatomik yapısı, mânevî ve rûhî yapısı fayda vermiyor.

Bugün bakıyoruz, bir yerde ana, baba, evlât topluyor, her birinin elinde telefon, hepsi kendi dünyasına göre orada dolaşıyor. Yani evlâtlarımız elden gidiyor. Mektuplar geliyor:

“–Aman duâ edin diyorlar, kızım böyle oldu!” diyorlar.

“–Peki sen evlâdına ne verdin ki ne bekliyorsun?”

En başta onlara bir helâl lokma yedirdin mi?

Ona bir Kur’ân kültürü verdin mi? Kur’ân kültürü için ona vereceğin kursları, mektepleri, vs. gidip seçtin mi?

Ailene küçük yaşta namazı öğrettin, namaza kalktın ve namaza kaldırdın mı onları?

Kimlerle ünsiyet ettiğine, kimlerle arkadaşlık ettiğine dikkat ettin mi?

Yani onlara İslâm karakter ve İslâm şahsiyetini mîras bırakmak için ne yaptın?

İşte gerçek miras, karakter ve şahsiyet mirası…

Tekkeler vardı, dergâhlar vardı, toplumu irşâd ediyordu, anne-baba irşâd ediyordu. Bugün her taraftan hücum eden tehlikelere karşı evlâtlarımızı muhafaza etmek zor, fakat zaruret hâlinde.

Toplumların hayatiyetini, yetişen nesiller sürdürür. Bir toplum, mânevî kıymetlerini nesle öğretemezse, o kıymetler sahipsiz kalır ve yok olur. Bugün olduğumuz gibi maalesef. Birtakım, Batı’daki süflî insanlar taklit ediliyor.

Mehmet Akif’in dediği gibi:

Sahipsiz olan memleketin batması haktır,

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!..

Bu vatan emanet. Din emânet, vatan emanet. Her müslüman, hâdisâtın akışından, dünyanın akışından, İslâm’ın istikbâlinden endişe ve mes’ûliyet duymalı ki, o kendisine belki verilecek bir sorudur. “Sen ne yaptın Allah için?”

Bir anne-baba şu endişe içinde olmalı:

Acaba ben kıyâmette evlâtlarımla, ailemle beraber olabilecek miyim? Orada, dünyada olduğu gibi birbirimize yakın olabilecek miyiz, yoksa acı bir hüsran mı tadacağız?

Yani Cenâb-ı Hak:

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

(“Onlara merhametli Rabbin söylediği selâm vardır.” [Yâsîn, 58]) buyuruyor. Cennetliklere bir merasimle “buyrun” diyor. Cehennemliklere:

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

(“Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!” [Yâsîn, 59])

Orada ana-baba, kardeş vs. orada ayrılacaklar. Ölümden çok daha hazin yer. Bir grup Cennet’e, bir grup Cehennem’e yolcu olacak Allah korusun!

Görüyoruz;

Bu, üniversiteye giriş imtihanlarında bazı anne-babalar da evlâtları ile beraber geliyorlar, saatlerce okulun kapısında bekliyorlar ki evlâtlarının heyecanıyla;

“Acaba yapabilecek mi, kazanabilecek mi?” diye dertleniyorlar, telâşlanıyorlar.

Lâkin bu dünya endişesi yanında âhiret endişesi ne kadar taşınıyor? Hâlbuki dünya, âhiretten bakışta:

اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا

(“Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (en-Nâziât, 46])

Sanki bir akşam karanlık, veyahut da seher vakti kadar. Yani anne-babayı, hepimizi âhirette, evlâtlarımızla olan bir âkıbet bekliyor, kendimizin dışında.

Kıyamet günü o mahşerin dehşetine biz nasıl çıkacağız, evlâtlarımızla nasıl çıkacağız?

Efendimiz’in nasıl gayreti? Efendimiz’in nesil gayreti nasıldı? Peygamberimiz ashâbına servet dağıtmadı. Kağıt-kalem verip zâhirî bilgiler öğreterek terbiye de etmedi. Onlara muhabbet ve takvâ yolunu öğretti. Bir gönül terbiye etti. Fiilî kıstas olarak, tatbik ederek, yaşayarak ve yaşatarak öğretti. Onun için en mühim, anne-babaların numûne olması.

Zeyd bin Hârise, Üsâme bin Zeyd, Mus‘ab bin Umeyr, Câfer-i Tayyâr, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Ömer hepsi 15-20 yaşlarının arasındaydı. Efendimiz onlarla meşgul oluyordu. Enes hâkezâ. On yaşında geldi, on sene kaldı. Efendimiz vefat edince de o seksen sene kadar yaşadı.

“Her gördüğüm rüyada diyor, Rasûlullah Efendimiz’i görmediğim bir rüya yoktur.” diyor. “O’na hasretim” diyor. (Bkz. İbn-i Sa‘d, Tabakât, V, 330)

Nasıl bir terbiye!..

“Kıyamette diyor, yanına gideceğim diyor, «Yâ Rasûlâllah Sen’in küçük hizmetçin geldi, ne olur bu hizmetçini yanına al diye yalvaracağım.” diyor. (Ahmed, III, 222. Krş. Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82)

Bu nedir? Rasûlullah Efendimiz’i yakından tanıyabilmek.

İmâm Mâlik Hazretleri…

“Ufak yaşta, babam diyor, bana diyor, bir hadis ezberlediğimde, bana bir hediye verirdi. Ben çocuğum, bir hediye alayım diye bir hadis daha ezberlerdim. Öyle bir hâle geldim ki babam vermese bile zevk ve lezzet alıyordum!”

Ahmed ibn-i Hanbel… Hanbelî mezhebinin imâmı.

“Ben diyor, dokuz-on yaşlarımda Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledim diyor. Annem diyor, beni diyor, o Bağdad’ın soğuk günleri diyor, sabah namazı kaldırırdı diyor. Fakat diyor, bana su ısıtırdı diyor. Öyle abdest aldırırdı. Bir de çarşafını giyinirdi, beni câminin kapısına kadar geçirirdi.” (Bkz. Ali el-Karnî, Durûs, XXVI, 4, XLIII, 21)

Oradan Ahmed ibn-i Hanbel çıkıyor.

Velhâsıl bu fedakârlık çok mühim. Yani;

“Evlât, anne-babanın yanında ilâhî bir emânet.” (İhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/69) İmâm-ı Gazâlî, ona ısrar ediyor:

“Evlât, temiz bir toprak gibi olup, hangi tohum atılsa o şekilde büyür. Şayet o toprağa fesat tohumu atılırsa helâk olur; annesi, babası, hocası da bu ziyanın günahına ortak olur.” Kimyâ-yı Saâdet’te. (trc. 316)

İmâm-ı Gazâlî yine, evlâdı korumanın nasıl yapılacağını şöyle bildiriyor:

“Evlâdı korumak demek;

  • Onu güzel terbiye edip kötü huylardan tezkiye etmek (temizlemek kötü huylarını),
  • Ona ahlâkî fazîletler öğretmek,
  • Kötü arkadaştan, kötü çevrelerden korumak,
  • Hevâ-hevesi içinde bırakmamak, ona dünya alâyişine, ziynetlere fazla düşkünlüğünü kaldırmak, gaflet mekânlarından uzakta tutmak.

Çünkü ziynet, (lüks, israf çılgınlığı), dünya alâyişine alışınca, ömrünü ziyan eder.”

Bugün ne diyor? Aman diyor, bu küçüktür, daha çocuktur, zevkini alsın diyor, sonra bırakır diyor. Yani bu neye benziyor; ağzına sigara ver, sonra sigaranın zevkini alsın, sonra sigara içmez, gibi bir şey. Tam böyle avâmî bir lâf!..

Onun için Efendimiz, hep telkin ettiği, ufak yaştan evlâtlara sahip olunacak. Tabi anne-babaya muhabbet duyacak.

Ömer bin Abdülaziz, Emevî halifesi. Ona “beşinci halife” diyorlar. Sütçü kızın da torunu olmuş oluyor. İki buçuk senelik bir hilâfeti var. İslâm tarihine en büyük imza atanlardan biri. Bulunduğu zaman huzur içinde her taraf. Herkes birbirine:

“Bugün, bu gece ne kadar Kur’ân-ı Kerîm okudun? Ne kadar infak ettin? Ne kadar hizmette bulundun?..” Daima birbirini teşvik olarak sorarlarmış.

Hattâ öyle bir oluyor ki, zekâtlar birikiyor, Ömer bin Abdülaziz’e vâliler mektup yazıyor. “Zekât verecek fakir bulamıyoruz diyorlar, ne yapalım?” diyorlar.

Hattâ bir çiftliğe kurtlar hücum ediyor çiftliğe. Çiftlik sahibi diyor ki, o zamana kadar öyle bir şey yok;

“–Herhâlde bugün Ömer bin Abdülaziz vefât etti.” diyor.

Öyle bir rûhâniyetli bir şey. Ona diyorlar ki Ömer bin Abdülaziz’e:

“–Sen neyin var neyin yok Allah yolunda sarf ettin diyorlar. Fakat evlâdına ne bıraktın?” diyorlar.

“–Evlâdım diyor, benim yolumdaysa, A‘râf 196. âyette;

«...Allah sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.» Cenâb-ı Hak.

Eğer yok; sâlih değilse, sefihse, yine Nisâ Sûresi’nin 5. Âyetinde Cenâb-ı Hak;

«Mallarınızı sefihlere vermeyin!..» buyuruyor.

Ben diyor, bu âyet üzerinde diyor, devam ediyorum. Benim yolumda giderlerse ne mutlu diyor. Gitmezlerse benim yapacağım bir şey yok.” diyor. (Bkz. Ebu’l-Ulâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770; Krş. İbn-i Asâkir, Târîhu Dimaşk, XL, 251-252)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Bakî Kabristanı’nı gezdi. Yanından geçerken şöyle diyordu kabristana:

“Allâh’ın selâmı üzerinize olsun ey kabir ehli! Buradan soracak olursanız; hanımlarınız başka âlemde, evlerinizde başkaları oturuyor, mallarınız mîrasçılara dağıtıldı.”

O zaman diyor Ömer -radıyallâhu anh- bana hâtiften bir ses geldi:

“Yâ Ömer! Sen de buraları soracak olursan (kabir ehli diyor);

Önden ne göndermişsek burada onu bulduk,

İnfâk ettiğimiz şeylerden kârlı çıktık (karşılığını fazlasıyla aldık),

Geride bıraktıklarımızda (bugün-yarın diyerek bıraktıklarımızda) ise zarar ettik.” (İbn-i Abdilber, et-Temhîd, XX, 242; Rûhu’l-Beyân, I, 557)

Daima ecdad, bu Balkanlar fethedildiği zaman, Anadolu’nun daima temiz halkı yerleşti. Bir iskân politikasına başlandı. Oranın halkı da bu Anadolu’nun temiz halkının yaşayışını görerek;

“Bunlar ne güzel insanlar dedi, bunların dinleri ne güzelmiş!” dedi, İslâm’a girdiler.

Bugün maalesef bu iyice azaldı.

Osman Gâzi’nin oğlu Orhan Gâzi’ye yaptığı vasiyetin bir kısmı şöyle:

“Bil ki diyor, bizim mesleğimiz, Allah yoludur, maksadımız O’nun dînini yaymaktır.

Gayemiz, kuru bir cihangirlik değil «i‘lâ-yı kelimetullah»tır!

“Oğlum, sen de benim yolumdan yürü!.. Allah ve kullarının hakkını gözet, adâleti tevzî et!”

“Senden sonra gelecek nesil, seni kendilerine örnek alsınlar!”

Velhâsıl ecdad, her yerde vakıflar kurdu. Vakıflarla da o toplumun insanlarını ihyâ etti, hem maddî hem mânevî.

İbn-i Haldun -meşhur sosyolog- diyor ki:

“Geçmiş hâdiseler, gelecek olanlara, suyun suya benzemesi kadar, daha çok benzer.”

İşte bizim dünyamız da bugün bu felâketin karşısında. Görüyoruz; âhiret unutuldu. Dînî duygular, âhiret duyguları zayıfladı.

Velhâsıl bugün bir ümmet-i Muhammed olarak vazifemiz de; hem ecri bol, ihmâl edilirse mes’ûliyeti ağır.

Âhir zamanda nice fitneler meydana gelecektir.

İşte görüyoruz ahlâktaki fitneleri, muâmelât fitneleri…

Bunlara karşı bir tek çâre, evlât ve nesil yetiştirmektir.

Aylardır dünyayı tesiri altına alan salgın hastalıklarda, bir müslüman bu gayretlerini ortadan kaldırmamalıdır. Elden gelen bütün tedbir ve çarelere ve hizmete, emr-i bi’l-mârûf’a, evlât yetiştirmeyi ihmal etme durumuna düşmemelidir.

Pınarın başında olan bir kimse, gelen birine bir bardak su ikram etmesi güzel bir şey, ikram etmiş oluyor. Fakat çölde susuz kalmış, ölüm tehlikesine mâruz kalmış birine bir bardak su vermek, aynı kıymette değildir. İkisi de bir bardak sudur, fakat biri hayat kurtarır, öbürü susuzluğunu giderir.

Bu sebeple, günümüzde emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker, hizmet, evlât ve nesil yetiştirmek için verilen emekler, iki cihanda -bi-iznihî Teâlâ- çok kıymetli neticeler verecektir.

Fakat kardeşler sene sonu geliyor. Ay ve Güneş; ilâhî kudret, azamet ve sanatın iki büyük tecellîsi, Ay ve Güneş. Yunus Sûresi 5. âyet:

“Güneş’i ışıklı, Ay’ı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (Ay’a) birtakım menziller takdir eden O’dur…” buyruluyor âyet-i kerîmede.

İster Kamerî, ister Şemsî yıl başında mü’mine düşen, geçen senelerin muhâsebesini yapıp hatâ ve kusurlarının telâfîsi için istiğfar ve sâlih amellere yönelmek, ömründen kalan kısmın, geçen kısmından daha hayırlı olması için gayret-i dîniyyede bulunması, onu artırmaya gayret etmesi lâzım.

Unutmayalım ki günleri ve geceleri yaratan; ayları ve yılları yenileyen Rabbimiz; kıyâmet günü hepimizi ömür nîmetinden hesaba çekecek. “Kitabını oku bugün nefsin kâfidir…” (el-İsrâ, 14) denilecek.

O zorlu gündeki hesabımızın kolay olması için, bugün kendimizi sık sık hesaba çekip hayatımıza îman ve sâlih amellerle istikâmet vermemiz elzemdir.

Böyle bir muhâsebeyle ihyâ edilmesi gereken bir zamanı, (Cenâb-ı Hak; “وَالْعَصْرِ” buyuruyor, “Zamana yemin olsun.” (el-Asr, 1) diyor), gayr-i müslimlerin âdetlerine özenerek, İslâmî değerlerle bağdaşmayan gâfilâne eğlenceler, azgınlık tufanlarında ziyan etmek, hiçbir müslümana yakışmaz.

Fakat bu nevî davranışlara meyleden din kardeşlerimiz varsa, onları yumuşak, tatlı bir lisan, nâzik bir üslûb ile îkaz etmek de, bir îman mes’ûliyetimiz.

Gayr-i müslimlere benzemekten sakınmak, İslâm şahsiyet ve vakârını muhâfaza etmenin en mühim şartlarından biridir. Bu zarurîdir. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz ibadetlerde bile gayr-i müslimlere benzemeyi yasaklamış. Zira gayr-i müslim­lere benzemek, onların nefsânî hayat tarzlarını taklit etme hastalığı, îmânı tehlikeye atma hususlarından biridir. Îman temelindeki çözülmelerin, fikrî ve ahlâkî yozlaşmaların birçoğu, bu tür taklitlerden başlar. Taklit, zamanla alışkanlık ve huy hâline gelir.

Bunun içindir ki hadîs-i şerîfte:

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

“Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o onlardandır.” buyruluyor. (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle beyan etmektedir:

“Kim Allah ve Rasûlʼüne itaat ederse işte onlar, Allâhʼın kendilerine lûtuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaşlardır!” (en-Nisâ, 69)

Yani

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ . صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ

(“Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet…” [el-Fâtiha, 6-7])

Nîmet verdikleri…

Nîmet verdiği kimler; peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişiler.

Ondan sonra ne geliyor:

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğrayanların ve sapıkların (yoluna) değil.” [el-Fâtiha, 7])

Dalâlettekilere benzememek.

Velhâsıl müslüman; hayatının her safhasında, İslâm şahsiyet, karakter ve vakarına yaraşır bir duruş sergileyip gayr-i müslimlerin âdetlerinden uzak durmakla mükelleftir.

Cenâb-ı Hak insanı muhteşem Cennet’lere davet ediyor. Bu davete icâbet edebilmek için, kulun da mükerrem olması zarûrî. Mükerrem olabilmenin temel şartı da; hayatımızın her safhasında Kitap ve Sünnet muhtevâsı içinde hayatımızı devam ettirmektir.

İnsan şahsiyetine en çok tesir eden iki müessir vardır. Birincisi; ülfet ettiği kimselerin mânevî durumudur. Cenâb-ı Hak:

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

(“Sâdıklarla beraber olun.” [et-Tevbe, 119]) buyuruyor.

İkincisi de kazancının ve yediğin lokmaların helâliyet derecesidir.

Hâl böyleyken, günümüzde gayr-i müslimlerin âdetlerinden olan “yılbaşı eğlenceleri” adı altında, milyonlarca piyango biletinin satılıyor olması, son derece hazin bir durumdur. Piyango ve benzeri şans(!) oyunları, apaçık bir kumardır. Kumar ise Allâh’ın haram kıldığı bir fiildir. Zâhiren kazananın da hakîkatte kaybettiği, hiçbir kazananı olmayan, aslâ huzur ve mutluluk getirmeyen musibettir. Haramdan gelen harama gider.

Âyet-i kerîmede:

“Ey îmân edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal, şans okları onlar birer şeytan işi pisliktir! Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” (el-Mâide, 90)

Yani hristiyan âleminin mukaddes sayıp kutladığı yılbaşını kutlamak, İslâm şahsiyet ve karakterine aykırıdır. Zira yegâne hak dîn olan İslâm mükemmeldir. Mükemmelin ise artık hükmü bitmiş ve tahrife uğramış bir dinden alacağı hiçbir şey yoktur.

Ayrıca hiçbir mukaddes gün, nefsânî eğlencelerle, haramlarla, şeytânî çılgınlıklarla idrâk ve ihyâ edilmez. Sadece bu hakîkat bile yılbaşını kutlamanın, ne kadar bâtıl bir âdet olduğunu göstermektedir.

Evlâtlarımıza bunu îzah etmemiz lâzım. Çünkü bunlar nefse hoş gelir.

Hattâ bakarız, hep kasaplarda hindi satılır. Hindinin de bir Hristiyanlıkla bir alâkası yoktur. Bu Kristof Kolomb Amerika’ya çıktığı zaman hindiler görüyor; “Bu diyor, bizim kudsî bir yemeğimizdir.” diyor. Oradan geliyor. Birçok kişi de hindi alıyor, hindi şey yapıyor.

Evet, hindi helâldir ama o gün yeme, başka gün ye, bir evvelki gün ye, bir sonraki gün ye.

Cenâb-ı Hak cümlemize, verdiği çok büyük bir nîmet, İslâm’ı yaşamak, yaşatmak, İslâm karakter ve şahsiyetini tevzî etmeyi nasîb eylesin.

Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.