Neden Gerçek Mü’min, Kardeşini Kendine Tercih Eder?
Kardeşlik, fedakârlığın hangi noktasında imtihana dönüşür? Bir mü’min, kardeşinin ihtiyacını kendi nefsinin önüne nasıl koyar? Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ‘kardeşlerim’ iltifatına mazhar olmanın, ecdadımızın kurduğu o eşsiz şefkat ağının sırrı bu yüce fedakârlıkta gizli.
Bir kimse, Hak dostlarından Cüneyd-i Bağdâdî’ye:
“–Bu zamanda hakîkî kardeşlikler azaldı. Nerede o, Allah için yapılan kardeşlikler?..” deyince, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri:
“–Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi bulamazsın. Ama kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızâsı için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan, böyleleri pek çoktur.” buyurdu.
KARDEŞLİKTE GERÇEK İMTİHAN
Külfeti Terk Etmek: Ülfetin İlk Şartı
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Mü’min, başkalarıyla ülfet eder (hoş geçinir) ve kendisiyle ülfet edilir. Kimseyle ülfet etmeyen ve kendisiyle de ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur.” (Ahmed, II, 400; V, 335; Hâkim, I, 73/59)
Dolayısıyla din kardeşiyle ülfetin ilk şartı; külfeti/yük olmayı terk etmektir. Yani kardeşine lüzumsuz yere yük olmamak, bilâkis onun yükünü hafifletmeye çalışmaktır. Külfeti olmayanın ülfeti (dostluğu), zahmet vermeyenin de muhabbeti dâimî olur.
İslâm kardeşliğinde mutlakâ riâyet edilmesi gereken birtakım şartlar vardır ki, bunlara riâyet, din kardeşlerimizin üzerimizdeki hakkıdır. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları şöyle hulâsa eder:
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Karşılaştığın zaman selâm ver, seni dâvet ederse icâbet et, senden nasihat isterse nasihat et, aksırınca Allâh’a hamdederse «yerhamukellâh» de, hastalandığında onu ziyâret et, öldüğü zaman cenazesinin ardından git.” (Müslim, Selâm, 5)
“Selâmı yayınız, fakir ve yoksulları doyurunuz, böylelikle Azîz ve Celîl olan Allâh’ın size emrettiği şekilde kardeşler olunuz.” (İbn-i Mâce, Et’ıme, 1)
İslâm Kardeşliğinde Riayet Edilmesi Gereken Altı Hak
Kardeşlik hukûkunda ufkumuzun çok geniş olması îcâb eder. Zira kardeşlikteki derecemiz, kalbî olgunluğumuzun da seviyesini göstermektedir. Buna göre:
- Durumu iyi olan mü’minin, kendisine mürâcaat eden zor durumdaki din kardeşine yardımcı olması, kardeşlikte birinci merhaledir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“...Allâh’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et!..” (el-Kasas, 77)
- Kardeşlikte ikinci merhale ise; “...Sen onları sîmâlarından tanırsın...” (el-Bakara, 273) âyetinin sırrına ererek muhtaç durumdaki kardeşinin istemesine gerek kalmadan sıkıntısını giderebilmektir. Bu âyet-i kerîme, yüksek hayâ ve iffetlerinden dolayı zarûretlerini söylemekten çekinen din kardeşlerimizi sîmâlarından tanıyabilecek kalbî hassâsiyete ermemizi telkin etmektedir ki, bu yüksek bir kardeşlik ufkudur.
Ecdâdımız Osmanlılar’ın yaptıkları imâret, kervansaray ve misâfirhânelerde, gelen yolcuların önüne, onun kim olduğuna bakılmaksızın yemek konulur, bütün yolcular, buralarda üç gün kalabilirdi. Giderken de şâyet ayakkabıları eskiyse yenisi verilirdi.
Zenginler, hapishâneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlardı.
Yine varlıklı mü’minler, bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te bakkalları gezip borç defterinden herhangi bir yaprağı açtırır, borcun sahibini bilmeksizin hesabı öder, tıpkı sadaka taşlarında olduğu gibi, veren alanı, alan vereni görmeden, sırf rızâ-yı ilâhî için hârikulâde bir din kardeşliği yaşanırdı.
İşte bu kardeşlik şuurunun bir mahsûlü olarak Osmanlı’da vakıf müesseseleri toplumu bir şefkat ağı hâlinde örmüştür. Osmanlı döneminde -tespit edilebildiği kadarıyla- 26 bin küsur vakfın kurulmuş olması, ecdâdımızın bu husustaki gayret-i dîniyyesini ve fazîletini göstermesi bakımından çok ibretlidir.
Bunlar içinde Bezm-i Âlem Vâlide Sultan’ın Şam’da kurduğu vakıf çok dikkat çekicidir. Vakfın hizmet sahası; hizmetkârların yanlışlıkla kırdıkları veya ziyan verdikleri eşyâları, onların haysiyetleri rencide edilmesin diye tazmin etmektir.
Ecdâdımızın asırlar önce îman vecdiyle sergilediği din kardeşliği hassâsiyetleri, bugünkü menfaatperest toplumların hayâllerinin bile erişemeyeceği seviyededir.
- Kardeşlikte üçüncü merhale, birr’e ermek, yani kendisi için sevip istediği şeyleri kardeşi için de isteyebilmek, kardeşini kendisinden ayrı görmemektir.
Nitekim Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Kendi nefsi için arzu ettiği bir şeyi, din kardeşi için de arzu etmeyen kimse gerçek mü’min olamaz.” buyurmuştur. (Buhârî, Îmân, 7)
Bu fazîlet merhalesinin en güzel misallerinden birini, Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- sergilemiştir. Zira Medîne’de su sıkıntısı çekilirken Osman -radıyallâhu anh- büyük bir bedel ödeyerek Rûme Kuyusu’nu satın aldı ve müslümanlara vakfetti. Rivâyete göre kendisi de bu kuyudan su almak için diğer mü’minlerle birlikte sıraya girerdi.
Ecdâdımız Osmanlı’da din kardeşini düşünme olgunluk ve hassâsiyeti öyle yüksek bir nezâket, zarâfet ve incelik meydana getirmişti ki, bir evde hasta bulunduğu takdirde o evin penceresine kırmızı bir çiçek konur, satıcılar ve hattâ mahallenin çocukları bile oradan sükûnetle geçmek gerektiğini böylece anlar ve hastayı rahatsız edecek davranışlardan kaçınırlardı.
- Din kardeşliğinde en yüksek derece ise, îsar makâmıdır ki, mü’min kardeşini kendi nefsine tercih etmek, kendi hakkını ona devredebilmek ve onu kendinden üstün tutmaktır. Gerektiğinde kendi mahrûmiyetine râzı olup din kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacından önce düşünebilmektir. İşte bu, sıddîkların, müttakîlerin, sâlihlerin mertebesidir ve Allah için birbirini sevmenin zirvesidir.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de kendinden çok ümmetini düşünürdü. Ashâbı doymadan kendisi ve âilesi doymazdı. Elinde ne varsa muhtaçlara verir, evinde günlerce ocak yanmaz, ekmek bulunmazdı.
Sahâbeden Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- bir gün çok acıkmış, yiyecek bir şey bulamadığı için de karnına taş bağlamıştı. Bu vaziyetteyken Hazret-i Ebû Bekir’e rastladı ve belki kendisini doyurur ümîdiyle ona bir âyet sordu. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise suâli cevapladıktan sonra geçip gitti.
Daha sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- çıkageldi. O da aynı şekilde davrandı. Zira o an ikisinin de imkânı bulunmuyordu.
Derken Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ebû Hüreyre’yi gördü ve kalbinden geçeni sîmâsından anlayıp onu evine davet etti. Efendimiz’in evine bir kap içinde biraz süt getirilmişti. Ebû Hüreyre sütü görünce sevindiyse de Peygamber Efendimiz, Ebû Hüreyre’ye, Suffe ehlini çağırmasını emretti.
Suffe ehli, İslâm misâfirleri idi. Onların ne sığınacak âileleri, ne malları, ne de bir kimseleri vardı. Peygamber Efendimiz, bir sadaka geldiğinde hemen onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şâyet gelen bir hediye ise, kendisi bir miktar alır, kalanın hepsini yine onlara ikram ederdi.
Allah Rasûlü’nün Suffe ehlini dâvet etmesi, Ebû Hüreyre’nin pek hoşuna gitmedi. Zira süt, Suffe ehline bile yetmezdi ki artıp kendisine de kalsın. Fakat Allah Rasûlü’nün emrine itaat etmemek olmaz düşüncesiyle hemen gidip Suffe ehlini dâvet etti.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ebû Hüreyre’ye, sütü teker teker bütün Suffe ehline ikram etmesini emretti. Kabı alan her sahâbî kanıncaya kadar içip kabı geri verdi. Bütün Suffe ehli içtikten sonra Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- kabı Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e uzattı. Efendimiz eline aldığı kabı Ebû Hüreyre’ye vererek:
“–Otur da iç!” buyurdu. O da oturup kanıncaya kadar içti. Kabı ne zaman Efendimiz’e verecek olsa Efendimiz tekrar tekrar:
“–Otur ve iç!” buyurdu.
Sonunda Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- :
“–Hayır, Sen’i hak peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, artık içecek yerim kalmadı.” dedi.
Nihâyet Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kabı aldı, Allâh’a hamdetti, besmele çekti ve kalan sütü içti.” (Bkz. Buhârî, Rikâk, 17)
Yine Hendek Savaşı günlerinde yaşanan şu hâdise de çok ibretlidir:
Hendek kazan sahâbîler, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelerek sert bir kayaya rastladıklarını ve onu kıramadıklarını haber verdiler. Üç gündür bir şey yemeyen ve açlıktan karnına taş bağlamış olan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hendeğe indi ve kazmayı vurduğu gibi o sert kayayı un ufak etti.
Bu sırada Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- eve gitmek için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den izin aldı. Evde hanımına, Allah Rasûlü’nün açlıktan dayanılmaz hâlde olduğunu söyleyip:
“–Evde yiyecek ne var?” diye sordu.
Zevcesi, biraz arpa ile bir de oğlak olduğunu söyledi. Hazret-i Câbir, oğlağı kesti, arpayı da öğüttü. Eti tencereye, ekmeği de fırına koydurup hemen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gitti.
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biraz yemeğim var, bir-iki kişiyle birlikte bize buyrun.” dedi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yemeğin ne kadar olduğunu sordu. Câbir -radıyallâhu anh- da olanı söyledi. Bunun üzerine:
“–Oo, hem çok, hem de güzel! Hanımına söyle, ben gelinceye kadar tencereyi ateşten indirmesin, ekmeği de fırından çıkarmasın!” buyurdu. Sonra ashâbına:
“–Kalkınız!” dedi. Muhâcirler ve Ensar hep birlikte kalktılar.
Hazret-i Câbir telâşla zevcesinin yanına varıp:
“–Vay başımıza gelenlere! Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanında Muhâcirler, Ensar ve beraberlerinde olanlarla birlikte geliyor.” dedi.
Hanımı:
“–Sana ne kadar yemeğimiz olduğunu sordu mu?” dedi.
Hazret-i Câbir:
“–Evet sordu.” deyinde o firâsetli hanım:
“–O hâlde telâşa gerek yok!” diyerek kocasını sâkinleştirdi. Çok geçmeden sahâbîler çıkageldi. Efendimiz, ashâbına:
“–Giriniz, birbirinizi sıkıştırmayınız!” buyuruyordu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ekmeği koparıyor, üzerine et koyuyor ve her defasında tencereyi ve fırını kapatıyor, aldığını ashâbına veriyordu. Onların hepsi doyuncaya kadar, ekmeği koparıp üzerine et koymaya devam etti. Neticede bir miktar yiyecek de arttı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Câbir’in zevcesine:
“–Bunu ye, komşularına da ikram et, çünkü açlık insanları perişan etti!” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Megâzî, 29; Vâkıdî, II, 452)
Kardeşini Nefsine Tercih Etmek
Din kardeşini nefsine tercih edip “önce kardeşim” diyebilmek husûsunda, asr-ı saâdetteki kalbî olgunluğu, İbn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ- şu mânidar sözleriyle ifâde eder:
“Biz öyle zamanlar gördük ki, içimizden hiç kimse kendisinin altın ve gümüşe müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi öyle bir devirdeyiz ki, dünya metâını müslüman kardeşimizden daha çok seviyoruz.” (Heysemî, X, 285)
Toplumda madde-mânâ dengesinin mânâ aleyhinde bozulduğu, îman muhabbetinde hızlı erimelerin ve ruhlarda derin kırılmaların yaşandığı zamanlarda ise bu tablo çok daha vahim bir hâl almaktadır. Küçük hesaplar ve dünyevî menfaatler uğruna nice mü’minler arasına dargınlık, kırgınlık ve soğukluk girmekte; cehâlet, bencillik ve duygusuzluklar neticesinde İslâm kardeşliği zaafa uğratılmaktadır.
Hâlbuki Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mü’minlere, kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederek samimî bir muhabbet iklîmi tesis etmelerini emretmektedir.
Fakat muhabbet de, kuru bir dâvâdan ibâret değildir. Kardeşinin derdiyle dertlenip sıkıntısını paylaşmadan, kusurlarını affedip fedâkârlık ve ferâgat göstermeden, gerçek mânâda muhabbetten söz edilemez.
Bu itibarla din kardeşliği, sırf sözde kalıp icraate geçmeyen muhabbet iddiâlarıyla değil, fiilî ve müşahhas muhabbet tezâhürleriyle yaşanabilir. Fiilî muhabbete muvaffak olabilen kâmil mü’minler, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e kardeş olma müjdesine mazhar olanlardır.
Bir gün Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :
“Kardeşlerimizi görmeyi çok isterdim. Onları ne kadar da özledim!” buyurdu.
Ashâb-ı kirâm:
“–Biz Sen’in kardeşlerin değil miyiz yâ Rasûlallâh?” dediler.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Sizler benim ashâbımsınız, kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır.” buyurdular. (Müslim, Tahâret 39, Fedâil 26)
Allah Rasûlü’nün sevgisine ve “kardeşlerim” iltifâtına lâyık olabilmemiz için, ümmetin dertleriyle dertlenip din kardeşlerimizin hizmetinde bulunmamız zarûrîdir. Zira kuluna hizmet, Allah Teâlâ’ya hizmet; ümmetine hizmet de Peygamber Efendimiz’e hizmet gibidir.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından 1, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!