Mütevessimîn (İşaretten Anlayanlar) Nedir?
Kur’an’da Hicr Suresi 51-75 ayetleri çerçevesinde “mütevessimîn” kavramı; basiret, feraset ve işaretten anlama yönüyle sahabe ve âlimlerin örnekleri üzerinden açıklanıyor.
Hicr sûresi 51-74. âyet-i kerimeler arasında meleklerin insan şeklinde Hz. İbrahim’e gelmeleri, onu ileri yaşlarda bir ihtiyar olmasına rağmen İshak ile müjdelemeleri, sonra Hz. Lut’a gelip işledikleri iğrenç günahları sebebiyle kavmini helak edeceklerini söylemeleri, sonunda “Ardından yurtlarının altını üstüne getirdik, üzerlerine taşlaşmış çamur yağdırdık!”[1] ayetinin de haber verdiği üzere söz konusu helakin gerçekleştiği anlatıldıktan sonra, bütün bu dehşetli manzaralardan alınması gereken ibretle ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:
“İşte bunda mütevessimîn (işaretten anlayan, ibret alan, basiret sahibi olanlar) için dersler vardır.”[2]
MÜTEVESSİMÎN ANLAMI NEDİR?
Mütevessim kelimesinin türediği “ve-se-me” deve ve benzeri hayvanın derisinde bir demir parçasıyla iz yapmak manasını taşır. Vâsim ise birisine tepeden tırnağa kadar bakıp süzen kimse anlamındadır. Tevessümün dildeki özgün anlamı ise “iyiden iyiye ve sağlam düşünmek” demektir. Bu da ancak fıtrî bir düşünüş, keskin bir zekâ ve arı bir düşünce ile mümkün olabilir. Yine böyle bir düşünce ancak kalbin gereksiz dünyevî uğraşlardan uzak tutularak günah kirlerinden arındırılmasıyla gerçekleşebilir.[3]
Tevessümün “varılmak istenen sonuca delil olabilecek bir alâmet, işâret” anlamı da vardır. Örneğin, bir kimsede iyilik ve güzellik alâmetlerinin görülmesi bu kelimeyle ifade edilir. Nitekim Mûte şehidi, meşhur şâir sahâbi Abdullah b. Revâha radıyallâhu anh’ın Sevgili Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e hitâben söylediği şu beyitte bu manayı görürüz: “Ben sende hep iyilik ve güzellik alâmetlerini arıyor ve her seferinde onu buluyorum. Allah da bilir ki ben basireti sağlam birisiyim.” Bir başka şair de Efendimiz (a.s.) ile ilgili hissiyatını şöyle dile getirir: “Ben onun üzerinde bir heybet görürken alâmetlerinden onu tanımaya çalıştım ve bu kişi Haşimoğullarındandır, dedim.”[4]
Bu sebepledir ki ünlü dil ve tefsir âlimi Zeccâc, mütevessim kelimesiyle ilgili olarak “bir şeyin alâmetini ve sıfatını tam olarak anlayabilmek için nazarlarını o şey üzerinde sabit kılan kişi” açıklamasını yapar. Buna göre mütevessim “bir gerçeği gösteren alâmete bakan kişidir.” [5]
Rasûlüllah (s.a.v.) âyetteki mütevessimîn kelimesini “ferâset sahibi olan kimseler” diye açıklar.[6] Nitekim Ebû Said el-Hudrî’den rivâyete göre Resûlüllah (s.a.v.) “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar” buyurduktan sonra “İşte bunda mütevessimîn (işaretten anlayan, ibret alan, basiret sahibi olanlar) için dersler vardır”[7] âyetini okur.[8]
İbn Abbâs mütevessimîn ifadesini, “salah ve hayır ehli kimseler”; Mukâtil “tefekkür eden kimseler”; Dahhâk “ibret ile bakanlar”, Ebû Ubeyde ise, “basiret sahibi olanlar” diye açıklamıştır. [9]
Rasûlüllah (s.a.v.)’in “Allah’ın, insanları tevessüm (feraset) ile tanıyan kulları vardır”[10] buyurduğu da nakledilir. Belki bundan dolayı Sufiler bunun keramet anlamında olduğunu söylemişlerdir. Tevessümün birtakım alâmetlerle yapılan istidlaller anlamı da vardır. Kimi alametler herkesin açıkça görüp ilk anda fark edebileceği türden olabilir. Öyle alametler de vardır ki gizlidir, saklıdır, herkes tarafından görülemez ve ilk anda da fark edilemez.
Hasan Basrî (k.s.)’a göre mütevessimîn kelimesinden kasıt, işleri basiretle tetkik edip, Lût kavmini helâk edenin, bütün kâfirleri helâk etmeye kadir olduğunu anlayan kimselerdir. İşte bu, açık ve belli deliller arasında yer almaktadır.[11]
SAHABE VE ÂLİMLERDE FERASET ÖRNEKLERİ
Sahâbe-i kirâm ve sonraki dönem âlimlerinden çok ibretli ferâset misalleri zikredilir:
İbn Abbâs (r.a.) der ki: “Bir kimse, bana herhangi bir hususu sordu mu, mutlaka ben o kimsenin sorusundan hareketle ince bir anlayış sahibi olup olmadığını bilirim.” [12]
Hz. Ömer’in huzuruna, aralarında el-Eşter’in de bulunduğu Mezhiclilerden bir topluluk girdi. Ömer (r.a.) onu tepeden tırnağa kadar iyice süzdü ve “bu Mezhiclilerdendir, ama kimdir” dedi: Onlar, bu Malik b. el-Hâris’dir dediler. Bu sefer Hz. Ömer, “Allah kahretsin onu. Ben, müslümanların ondan dolayı çok zorlu ve sıkıntılı bir gün ile karşılaşacaklarını görüyorum” dedi. Gerçekten de bu adam, Hz. Osman’ın öldürülmesiyle başlayan karışıklıklarda bilinen rolünü oynayan kişidir. [13]
Enes b. Mâlik, bir seferinde Hz. Osman’ın huzuruna girmişti. O sırada da Enes, pazara girmiş ve yanlışlıkla bir kadına gözü takılmıştı. Hz. Osman ona bakınca “Sizden herhangi bir kimse gözlerinde zinanın eseri bulunduğu halde yanıma giriyor” dedi. Enes, “Resûlüllah (s.a.v.)’den sonra vahiy inmeye devam mı ediyor?” deyince Osman (r.a.) şöyle karşılık verdi: “Hayır, fakat bu bir delile dayalıdır; bu bir ferâsettir.” [14]
Buna benzer bir hatırayı da bağlılarından biri Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) ile alakalı olarak şöyle anlatır: Sami Efendi üstadımı ziyarete gittiğim bir seferinde, yolda giderken gözüm bir kadına takıldı. Güzelliği sebebiyle kendime hâkim olamayarak bir müddet bakışımı da uzattım. Sonra gözümü çevirdim, ama içime de bir korku ve endişe düştü. İstiğfar ettim ve “inşallah üstadımız bunu fark etmezler” diye de içimden geçirdim. Ziyaretlerinde bulundum. Hüsn-i kabulle karşıladı, fazlasıyla alaka gösterdi. Hoşbeşten sonra müsaade alıp ayrılırken, hediye olarak bana bir kitap verdi, “bunu da fırsat buldukça okursunuz” buyurdu. Sevinerek oradan ayrıldım.
Bir müddet gittikten ve efendimin devlethanelerinden hayli uzaklaştıktan sonra, bakayım nasıl bir kitapmış, diye düşündüm. Kitabı açtım, içinde Sami Efendimizin el yazısıyla yazmış olduğu bir kâğıt vardı, kâğıtta ne yazıldığını merak ettim. Baktım, -şu yukarıda bahsettiğimiz- Enes b. Malik ile Hz. Osman arasında göz zinası ile ilgili olay anlatılıyordu. Meseleyi anlamakta gecikmedim, Hz. Osman’da olan ferâsetin bir benzerinin de Sami Efendi’mde olduğunu gördüm. Demek Allah dostları, ferâsetle bakabiliyor, alâmetlerden mana çıkarabiliyor, kardeşlerini güler yüzle karşılayıp ikrâm etseler de böyle latîf bir üslupla onları uyarmaktan da geri kalmıyorlar.
HÂCE ABDÜLHÂLIK GUCDEVÂNÎ’DE FERASET VE İRŞAD
Hâce Abdulhâlık Gucdevânî (k.s.)’un şu ferâsetli davranışı da insanları doğruya irşad bakımından çok mânidârdır. Hazret bir gün marifetten söz ediyordu. Ansızın zâhid görünümlü bir delikanlı çıkageldi. Hırka omuzunda, seccâde arkasında bir köşeye oturdu. Bir zaman sonra ayağa kalktı ve şöyle dedi:
-“Müminin ferâsetinden korkun. Çünkü o, Allah’ın nûruyla bakar” hadisinin sırrı nedir?” Hâce hazretleri şöyle cevap verdi:
-“Bu hadîsin sırrı odur ki belindeki hıristiyanlık alâmeti olan zünnârı kesersin ve îmân getirirsin.” Genç
-“Neûzü billah, bende zünnâr ne gezer?” dediyse de Hâce, yanındaki hizmetçisine gencin hırkasını başından çekip çıkarmasını söyledi. Zünnâr ortaya çıktı. Delikanlı derhal zünnârı kesti ve îmân getirdi. Bunun üzerine Hâce hazretleri bunu güzel bir fırsat olarak görüp etrafındaki dostlarına şöyle dedi:
-“Ey yârânım, gelin yeni müslüman olan bu gence muvâfakat edelim. O görünen zünnârını kesti. Biz de bâtındaki zünnârlarımızı keselim.” Bunun üzerine mecliste olanlar feryâd ettiler, Hâce’nin ayağına düştüler ve tevbelerini yenilediler.
Dipnotlar:
[1] Hicr 15/74.
[2] Hicr 15/75.
[3] Kurtubi, el-Câmi, XII, 234.
[4] Kurtubi, el-Câmi, XII, 235.
[5] Fahreddin Râzî, Tefsir, XIX, 208.
[6] Tirmizî el-Hakim, Nevâdiru’l-Usûl, II, 222.
[7] Hicr 15/75.
[8] Tirmizî, Tefsir 15, sûre 6.
[9] Kurtubi, el-Câmi, XII, 235.
[10] Tirmizî el-Hakim, Nevâdiru’l-Usûl, II, 222.
[11] Kurtubi, el-Câmi, XII, 235.
[12] Kurtubi, el-Câmi, XII, 235.
[13] Kurtubi, el-Câmi, XII, 236.
[14] Kurtubi, el-Câmi, XII, 236.
Kaynak: Ömer Çelik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 484









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!