Misafir Ağırlamanın Fazileti

Misafirlere karşı olan davranışlarımız, dinimizin emri gereği elbette ki hürmetkâr ve zarif olmalı... Bu halimizi dışarıdan biriymiş gibi gözlemleyip tefekkür edebilirsek, benzer nazik tutumları, en yakınlarımızın da kat kat fazlasıyla hak ettiği gerçeğini hatırdan çıkarmayız.

Yemeğini yalnız yemek istemeyecek kadar misafire düşkün ve bu hususiyeti ile de zirve olan Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’ın soyundan gelen Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ümmetiyiz çok şükür…

O güzeller güzeli Rehberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doyumsuz sohbet halkalarında ve destansı eğitimiyle yetişen ashâb-ı kirâm efendilerimiz -radıyallâhu anhüm- de misafirperverlikte yarış hâlinde idiler. Ve bu yarışla; ka’bına varılması zor, havsalamızı sarsacak ibretlik hâdiselere imza atmışlar, îsârın ne olduğunu yaşayarak sergilemişlerdi tarihte...

Bu hâdiselerin en dikkat çekicilerinden birini hatırlayalım hep birlikte:

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir adam Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:

“-Ben açlıktan bitkinim!” dedi. Aleyhissalâtü vesselâm, derhal hanımlarından birine haber gönderip yiyecek istedi. Ama o vâlidemiz:

“-Seni hak ile gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, yanımızda sudan başka bir şey yok!” diye cevap verdi. Aleyhissalâtü vesselâm, bunun üzerine diğer bir hanımına haber gönderdi. O da aynı şeyi söyledi. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sonunda:

“-Bu (bitkin derecesinde) aç olan şahsı kim misafir edip (doyurursa) Allah ona rahmet edecektir!” buyurdu.

Ensardan Ebû Talha -radıyallâhu anh- kalkıp:

“-Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben misafir edeceğim!” buyurdu ve onu evine götürdü. Evde hanımına:

“-Evde yiyecek bir şeyler var mı?” diye sordu. Hanımı:

“-Hayır, sadece çocukların yiyeceği kadar var!” dedi. Bunun üzerine Ebû Talha:

“-Sen onları bir şeylerle avut, sonra da uyut. Misafirimiz girince, ona sanki yiyormuşuz gibi görünelim. Yemek için elini tabağa uzatınca lambayı düzeltmek üzere kalk ve onu söndür!” diye tenbihatta bulundu. Kadın söylenenleri yaptı. Beraberce oturdular. Misafir yedi. Karı-koca o geceyi aç geçirdiler. Sabah olunca Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimize geldiler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Talha’ya:

“-Dün gece misafirinize olan davranışınız sebebiyle Allah Teâla Hazretleri taaccüp etti (ve güldü)!” buyurdu ve bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîmenin nâzil olduğunu haber verdi:

“Ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahî, onları kendi nefislerine tercih ederler.” (el-Haşr, 9) (Hadis için bkz: Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 10, Tefsir, Haşr 6; Müslim, Eşribe 172)

MİSAFİR AĞIRLAMANIN FAZİLETİ HAKKINDA MÜJDE

Peygamber Efendimiz, misafir ağırlamanın fazileti hakkında şu müjdeleri vermiştir:

“Misafir rızkı ile gelir, ev halkının günahlarının affına sebep olur.” (Nebhânî, Fethu’l-Kebîr, I, 77)

“Allâh’a ve kıyamete inanan, misafirine ikram eylesin!” (Buharî, Nikâh, 90; Edeb, 31, Rikak, 23)

“Misafirin duası makbuldür.” (Ebû Dâvud, Vitr, 29; Tirmizî, Birr, 7)

CAHİLİYE DEVRİNDE MİSAFİR KÜLFET OLARAK ALGILANIRDI

Enes -radıyallâhu anh-’den nakledildiğine göre Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün Sa’d bin Ubâde’nin yanına geldi. Sa’d derhal bir parça ekmek ve zeytin çıkarıp Rasûlullâh’a ikram etti. Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları yedikten sonra ona şöyle duâ etti:

“Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin, melekler de duâcınız olsun.” (Ebû Dâvûd, Et’ime, 54)

Câhiliye toplumunda misafir, çoğu kişi tarafından genellikle maddî ve mânevî bir külfet olarak algılanırdı. Çünkü insanlar bu ağırlamayı, Allâh’ın rızâsını kazanacak ya da güzel ahlâk sergileyecek bir vesîle olarak değil, toplumsal bir gelenek ya da sosyal bir mecburiyet olarak yerine getirirlerdi. Bu konuda ancak ve ancak menfaat sağlama ihtimali, onlar için şevklendirici olurdu.

İslâm ise, fakir-zengin bütün misafirlere az veya çok ikram edilmesini tavsiye etmiş, misafirlik hukukunu tanzim etmiştir. Misafir ağırlamak, maddî bir menfaat gözetilerek yapılmaz. Zira o zaman bu, ikram değil, bir ticarete dönüşür.

KUR'ÂN-I KERİM MİSAFİRE MANEVİ İKRAMA DİKKAT ÇEKİYOR

Kur’ân-ı Kerîm, insanın maddî ikramlardan önce ve daha ziyade, misafirine sevgi, güler yüz ve benzeri mânevî ikramlarda bulunmasına dikkat çekmiş; insanî münâsebetlerde güler yüz ve tatlı dilin, başa kakmak sûretiyle zâyî edilen maddî ikramlardan daha makbul olduğunu haber vermiştir. Bu hususta selâm alıp vermek misâlinde olduğu gibi, iki tarafın da birbirine selâmet dilemesi, müslümanlar arası karşılıklı iyi niyet ve muâmelenin şekli öğretilmektedir:

“Bir selâmla selâmlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selâm verin ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.” (en-Nisâ, 86)

Görüldüğü gibi Kur’ân ahlâkında, güzel davranışlarda bulunma konusunda bir yarış söz konusudur. Mü’minin daha misafiri karşılarken verdiği selâm bunun güzel bir misalidir.

MİSAFİRİ RAHAT ETTİR

Misafir ağırlamayla ilgili olarak, Kur’ân-ı Kerîm’de dikkat çekilen ikinci husus ise, misafirin rahat ettirilmesidir. Bu hususta, öncelikle misafirin bütün muhtemel ihtiyaçlarının, ağırlayacak kişi tarafından özenle düşünülmesi; onun söylemesine ve hissettirmesine gerek kalmadan bu ihtiyaçların karşılanmasıdır. Bu tavrın en canlı misallerinden biri Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’ın misafirlerinden bahsedilen kıssada yer alır. Bu âyet-i kerîmelerde bir yandan Hazret-i İbrahim’in karşılaştığı bir olay haber verilirken, bir yandan da Kur’ânî bir üslupla misafir ağırlama âdâbı öğretilmektedir:

“Sana İbrahim’in ağırlanan misafirlerinin haberi geldi mi? (Bunlar meleklerdi.) Onlar, İbrahim’in yanına girmişler, selâm vermişlerdi. İbrahim de selâmı almış, içinden, «Bunlar, yabancılar!» demişti. Hemen (sezdirmeden) âilesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş, onların önüne koyup «Yemez misiniz?» demişti.” (ez-Zâriyât, 24-27)

MİSAFİRE İKRAMI SEZDİRMEDEN YAPMALI

Yukarıdaki âyetlerde ilk dikkat çeken şey, misafire karşı olan ikramın sezdirmeden yapılmasının daha güzel olduğudur. Çünkü misafir olan kişi, çoğu zaman nezâketinden dolayı karşı tarafa ihtiyaçlarını hissettirmez. Hattâ çoğu zaman da ince düşünceli davranarak kendisine yapılacak olan ikramları engellemeye çalışır. Böyle bir kişiye, meselâ bir ihtiyacı olup olmadığı sorulacak olsa, büyük ihtimalle olmadığını söyleyecek ve teşekkürle karşılık verecektir. Bu durumda da Kur’ân ahlâkına göre, gösterilecek olan en uygun tavır, ikramın sezdirilmeden yapılması, kesinlikle misafirin kendisine sorulmadan, her şeyin ince ince düşünülerek hazırlanıp sunulmasıdır.

Yine bu âyetlerde işaret edilen bir başka güzel tavır da, söz konusu ikrâmın gecikmeden yapılmasına yöneliktir. Böyle bir tavır, her şeyden önce kişinin, misafirin varlığından duyduğu memnuniyeti ifade eder. Çünkü ikrâmın âyette de bahsedildiği gibi, “hemen”, “çok geçmeden” yapılmış olması, kişinin karşı tarafa hizmet etme ve ağırlama konusundaki tevazuunu ve şevkini ortaya koyar.

İKRAMIN EN İYİSİNİ YAPMALI

Zâriyât Sûresi’ndeki bu âyet-i kerîmelerden çıkarılabilecek bir başka uygun tavır ise şöyledir:

Hazret-i İbrahim evine gelen misafirleri tanımadığı hâlde yapabileceği ikramın en iyisini yapmaya çalışmış ve hemen giderek “semiz bir buzağı” ile geri dönmüştür. Hazret-i İbrahim’in misafirlerine sunduğu yiyecek türü, ettir. Etin en lezzetlisi, en sağlıklısı ve en besleyicisi de en “semiz” olanıdır. Yani misafir ağırlanırken malzemelerin en tazesi, en kalitelisi ve en lezzetlisi seçilerek, özenli bir biçimde hazırlanmalıdır ki, bu şekilde davranmak, âyet-i kerîmenin işaret ettiği hususlardan birisidir. (Zemahşerî, Keşşâf, IV, 30; Fahreddin Râzi, Tefsîr-i Kebîr, XXVIII, 213-214)

MİSAFİRPERVERLİK 

Kur’ân ve Sünnet terbiyesi ile yetişen Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn neslinden, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın dillere destan misafirperverliğinden günümüze gelene kadar köprülerin altından çok sular aktı elbette... Peki, hâl-i hazırda bu meselede ne gibi yanlışlar yapılmaktadır? Nelere dikkat edilmesi güzel olur? Kısaca bu sorulara cevap arayalım:

Bundan yaklaşık on yıl önce dinlediğim bir seminerinde Münir Arıkan şu ifadeleriyle konuyu başka bir boyutuyla mercek altına almıştı:

“-Diyelim ki başbakan bizi aradı ve «Oğlum sizin evinizde bir hafta misafir kalacak, halkımızın arasından siz seçildiniz.» dedi. Evdeki konuşmalarımız nasıl değişir; başbakanın oğluna karşı hitap tarzımız nasıl olurdu? Gelen, Başbakanın oğlu, onun bir haftalık emaneti... Peki, ya çocuklarımız? Rabbimizin hayat boyu emâneti… Onlar da en az o misafir kadar özel; hattâ sorumluluğu çok daha büyük…”

MİSAFİRE KARŞI NASIL DAVRANMALIYIZ?

Misafirlere karşı olan davranışlarımız, dînimizin emri gereği elbette ki hürmetkâr ve zarif olmalı... Bu hâlimizi dışarıdan biriymiş gibi gözlemleyip tefekkür edebilirsek, benzer nâzik tutumları, en yakınlarımızın da kat kat fazlasıyla hak ettiği gerçeğini hatırdan çıkarmayız, inşâallâh… Böylece dengeyi muhafaza etmeye çalışmak, ağyâra sergilediğimiz güzellikleri yârdan esirgememek; misafirperverliğimizden yola çıkarak yapacağımız nefis muhâsebesinin yapıcı neticeleri olacaktır. Bir de misafir ağırlama uğruna kalp kırmak gibi yanlışlara düşülmekte ki; bu da en tezat olan tutumlardan… “Kaş yapayım derken göz çıkarma”nın acı bir misali…

Gerek hazırlık, gerek ağırlama esnasında ifrata düşülüp, stres oluşturulursa; bu durumda âile fertlerinin bu gerginliği yaşamaktansa misafir gelmesine soğuk bakmasına kapı aralanmış olacak; şevkle yapılan tatlı telâşlar tatsızlaşabilecektir.

Söyleyeni net hatırlamıyorum, ama ilgimi çekmişti şu cümle:

“-Misafirin hayırlısı, gölgesi kısa olanıdır!”

Yani misafirin gelişi, âile hayatını allak bullak edici bir hâle dönüşmemeli... Maddî ve mânevî takati zorlayacak bir hazırlık ve ağırlama, misafir kabulünü zorlaştıracak, seyreltecektir ki, maalesef günümüzde bu durum çoğalmaktadır.

HANIMLAR BİRBİRLERİYLE YİYECEK YARIŞINA GİRMEMELİ

Özellikle bazı hanımlar, birbirleriyle âdeta yarışa girerek, kendilerine sunulanlara kıyasla ağırlık ve çeşitçe benzer ikramlarda bulunma gayretindeler, maalesef… Bu hâl ise zamanla misafir çağırmayı gözde büyütmeyi, bu güzelim fazilete soğuk bakmayı beraberinde getirebilmekte, ne yazık ki…

Kendisiyle yapılan bir röportajı okuduğumda çok takdir ettiğim çocuk doktoru ve sekiz çocuk annesi Gülhanım Bayrak’ın şu ifadelerini burada zikretmek istiyorum:

“-Akşamları genelde misafirlerimiz oluyor. Meselâ, bu akşam iki âile misafir alacağım. Misafirliğe gitmeyi de seviyoruz, fakat pek gidemiyoruz. Kalabalığız diye bizi çağırmaya cesaret edemiyorlar. Bizim evde hep en güzel bir söz, espri, sohbet… Evimizin içi insanlara açık, eşyalara değil. Biz de ferah insanlarız, alıngan kırılgan değil. O yüzden insanlar bizden mutlu ayrılıyorlar. Arkadaşlarla toplandığımızda çok aşırı bir ikram hazırlanmışsa protesto ediyorum. Elli çeşit yemeğin herkesin önüne serilmesi bir teşhircilik, bir ikram fetişizmi… İnsan neyle doyar? Bir şeyle ya da iki şeyle. Bu sofralara oturanların karnı fazlasıyla tok zaten… Gözleri mi doymuyor, gönülleri mi, bilmiyorum. Öyle sofra donatacak olsam, bir hafta öncesinden ne yapacağım diye düşünmem gerekir, misafir ağırlamaya cesaret edemezdim. İnsanlar birbirine ikram için gidiyorsa, demek ki bize gelenler sadece sohbetimiz ve muhabbetimiz için geliyor. Yemeğimiz varsa beraber yeriz, yoksa da «Tok gelin!» derim, genellikle... Velhasıl sevdiklerimle bir arada olmayı seviyorum, ama yeme-içme kısmını abartmadan…” (Nihayet Dergisi, Ocak-2015, sayı: 1)

MİSAFİR ODAMIZ VAR MI?

Doktor Gülhanım misâli, her kişinin, özellikle de toplumda öncü ve yön verici konumdakilerin hayırda çığır açmaya gayret etmeleri çok mühim… Obezite ve açlığın uçurumunu birlikte yaşayan dünyamızda müslüman kimliğimizin gerektirdiği mütevazilik ve sadeliği kuşanmaya, israftan uzaklaşmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var. Bu ifratta devam edildikçe meselenin özünden kopuşun önüne geçmek, bir o kadar zorlaşmakta...

“-Ziyaret, vefâ borcuna kefârettir.” diyerek, bu özü çok güzel tanımlamakta, Sadık Yalsızuçanlar…

Hakikaten de, vefâ, muhabbet ve sohbetle yorgun gönüllerin dinlenmesi gibi muhteşem güzelliklerin ehemmiyeti hep ilk sırada olmalı... Madem kahve, sohbet için bahane; esas amaca zarar verecek her hâlden hızla kaçınılmalı... 80’li yıllardan bugüne akraba ve eş-dost ziyaretlerinin sıklık ve sayısındaki içler acısı düşüşü gözlemleyen bir kardeşiniz olarak, bu gidişe fert fert “Dur!” demenin önemini hatırlatmak istiyorum.

“-Bir tek benimle ne olacak?!” demeden harekete geçmeliyiz.

Evimizde misafir için müsait bir odamız oldukça, -istisnâî durumlar hâriç- gelmek isteyenleri memnuniyetle kabul etmek ya da misafir çağırmak; kendi ürettiğimiz formaliteler yığını altında ezilmekten kurtulmamız nisbetinde kolaylaşacaktır. Zaten sünnet-i seniyyeye uygun olanı yakalamak da, her şeyde sadelikle ve külfetten kaçınmakla, yani “kolaylaştırmakla”[1] mümkün…

Sahabe neslinin sade hayat tarzından uzaklaştıkça, çeşit çeşit israfın başrolde arz-ı endam edişine ve dünyevîleşmeye bîgâne kalış artmakta; dolayısıyla toplumsal ve dînî değerlerimizde eksen kaymaları yaşanmaktadır. Bu meyanda, “Dâvetiye iki kişiliktir.” demeyi gerektirecek kadar lüks düğün dâvetlerini, ifratta gelinen aşamaya bir misal olarak zikretmekte fayda görüyorum. (Topluma mâl olmuş zevâtın mecburî kısıtlamaları, istisnâî bir durum, tabiî…)

[1] “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” (Buhârî, İlim, 11)

Kaynak: Didar Meltem Erdem, Şebnem Dergisi, 140. Sayı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.