Mesnevi’ye Göre Ney’in Hikâyesi

Tasavvufta “Ney” neyi ifade eder? Hz. Mevlânâ’nın eserlerinde geçen Ney’in hikâyesi.

Mevleviyye tarikatının kurucusu, mutasavvıf, âlim ve şair; Hazret-i Mevlânâ’nın eserlerinde geçen Ney’in hikâyesi.

NEY NEYİ TEMSİL EDER?

Hazret-i Mevlânâ’nın eserlerinde geçen Ney, aslında “İnsan-ı kâmil”i temsil etmektedir. Sazlıktaki bir kamışın Ney hâline gelene kadar geçirdiği devreler, insanın olgunlaşmasını, yani “Nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye” basamaklarını ifade eder.

Ney başlangıçta kamış olarak bulunduğu sazlıktan ayrılmış ve bu ayrılık, onun nasıl acı acı feryadına sebep olmuşsa; ruhlar âleminden gelip balçıktan yaratılmış bedene, yani ten kafesine giren “Kâmil insan”da da o rûhânî âleme hasret başlamıştır. Bu hasreti; riyâzât, murâkabe, tefekkür, ilâhî aşk ve çilelerle yoğrulan insan olgunlaşır, seviye bulur; nihâyet “Kâmil” hâle gelir.

Sazlık içindeki kamışlar arasından çıkarılan Ney, usta bir el tarafından usûlüne uygun şekilde kesilir. İçi boşaltılıp, kurutulur. Daha sonra, ateşle delinerek baş ve son kısmına demir boğumlar yerleştirilir. Bir müddet bu hâlde bekledikten sonra Ney; Neyzenin nefesinden üflenen nefha ile dinleyenlerin kalbî seviyelerine göre[1] güzel sesler, hayret ve hikmetler yaymaya başlar.[2]

İnsan da kemâl yolunda hep bu safhalardan geçer. İnsan-ı kâmiller, diğer insanlar arasından belli kıstaslarla seçilirler. Nitekim peygamberlerin en büyük özelliklerinden birisi onların seçilmiş olmalarıdır. Daha sonra, çeşitli terbiye usûlleriyle onun dünyevî bağ ve endişelerden içi boşaltılır. Seyr ü sülûk yolunun sabrı gerektiren meşakkat, ibtilâ ve imtihanlarıyla karşılaşır ve “Vahy”in izini takip etme neticesinde olgunlaşır. Sonunda Allâh’ın sanat, hikmet ve kudretinin tecellî ettiği bir vâsıta hâline gelir. İnsanlar ondan sâdır olan derûnî hikmetlere râm olur ve vuslat yolunda mesâfe almaya başlarlar.

NEY’İN HİKAYESİ

İnsanlarla ortak kaderi paylaşan Ney’in ortaya çıkışı ve onlar tarafından keşfedilişi hakkında, Mevlevî kaynaklarda şu temsîlî hikâye nakledilir:

Peygamber Efendimiz, Allâh’ın kendisine ihsan ettiği esrar ve hikmet denizinden bir damlasını, ilmin kapısı Hazret-i Ali’ye de emanet eder ve:

“-Bu sırları sakın ifşâ etme!” diye sıkı sıkı tenbihler.

Hazret-i Ali, kendisine tevdî edilen bu emânete tahammül edemez, altında iki büklüm olur. Sahralara düşer. Derûnunda sakladığı esrarı bir kör kuyuya döker. Vaktolur kuyu suyla dolup taşar. Kuyudan taşan bu sular, çevresini zamanla bir sazlık hâline çevirir ve burada kamışlar biter. Bu sazlığın rüzgarda hoş nağmeler çıkardığını farkeden bir çoban, bunlardan bir tanesini keser ve ondan “Ney” yapar. Fakat Ney’den çıkan bu ses, o kadar içli ve yanıktır ki, herkes bu sesin derin, duygulu ve yakıcı nağmelerine meftun olur. Onunla ağlar, onunla gülmeye başlar. Çobanın ünü kısa zamanda yayılır ve Arap kabileleri bu çobanı dinlemek için etrafında toplanmaya başlarlar. (Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, II, 440)

İşte Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’si, kulaklardaki bu hoş nağmelerin ve taşıdığı esrarın yazıya dökülmüş şeklidir. Bu yüzden Mesnevî’yi okuyanlar, mânâlar içinde derinleştikçe pek çok esrar ve hikmet ihtiva ettiğini ifade etmek mecbûriyetinde kalmışlardır.[3] Engin bir deryâyı sadece bir damlada seyredebilen Hazret-i Mevlânâ, her biri bir damla mâhiyetindeki bu beyitlerde bizlere vüs’atımıza göre âdeta birer deryâ, hattâ okyanus sergilemektedir. Bu kadar derin mânâlar ve hikmetler ihtivâ ettiği hâlde Hazret-i Mevlânâ sırrını arzu ettiği ihâtada ortaya dökememenin feryadı içindedir. Bu istikâmette Mesnevî’nin ilk muhatabını düşünerek bir keresinde:

“–Ben, bu Mesnevî’yi Hüsâmeddin’e göre yazdım!” demişler; bir keresinde de:

“–Ben, Mesnevî’yi hülâsâ olarak yazdırdım. Eğer esrar ve hikmetleri biraz daha şerh edecek olsaydım, onu kırk merkep zor taşırdı.” buyurarak Allâh’ın ilim ve hikmet denizinin nihâyetsizliğine işaret etmişlerdir.

Hazret-i Mev­lâ­nâ âşı­ğı bir mü­te­fek­kir, on­da­ki de­rû­nî hâl­le­rin id­râ­kin­de in­san­la­rın ek­se­ri­si­nin ac­ziyet için­de ol­du­ğu­nu ifâ­de sa­de­din­de şöy­le der:

“–Biz, Mev­lâ­nâ Ce­lâ­led­dîn’in vec­di­nin fer­yatla­rı­nı din­le­dik. Dal­dı­ğı hu­zur de­ni­zi­nin de­rin­lik­le­ri­ni gör­me­mi­ze im­kân yok. De­ni­zin tâ di­bin­den sıy­rı­lıp, su­yun yü­zü­ne ne vur­du ise onu gö­rü­yo­ruz. Biz Haz­ret-i Mev­lâ­nâ’nın aş­kı­nı de­ğil, sa­de­ce aş­kı­nın di­le ge­len feryatlarını el­de et­tik. Pel­tek di­li­miz­le an­lat­ma­ya ça­lış­tı­ğı­mız, bü­tün bun­dan ibâ­ret. Hu­zur de­ni­zi­ne yal­nız o dal­dı. Bi­ze vec­di­nin fır­tı­na­sın­dan çı­kan ses­ler kal­dı. Hey­hât! Onu Mev­lâ­nâ zan­ne­di­yo­ruz.”[4]

MESNEVİ’YE GÖRE NEY’İN FERYADI

Mesnevî: “Rızıklar denizini, bir testiye dökecek olsan, ne kadarını alır? Ancak onun istiâbı kadar… Yani her mahlûkun ancak kendine takdir olunan nasibi…” (c.1, 20)

Rızkı, her mahlûk için ihtiyâcı kadar takdir eden Cenâb-ı Hak’tır.Onun temini için hırslı olmak abestir. Zîrâ hadîs-i şerîfte, “Ecelin kula ulaşması gibi rızık da kula ulaşır.” (İbn Hibbân, Sahih, VIII, 31) buyrulmuştur. Bunun mânâsı, hiçbir mahlûkun hayatı, kendisine takdir olunan rızkı tüketmeden nihayete ermez, demektir. Cenâb-ı Hakk’ın diğer takdirleri gibi rızk takdiri de sebeplere yapışmak ile gerçekleştiğinden, gayret ve faaliyette bulunmak hem şart, hem vazîfe ve hem de zarûrîdir. Lâkin hâsıl olan neticeyi, yani rızkı Rabb’i unutarak kendinden bilmek katmerli gaflettir. Sebepler, uygunluğu kadar netice verir. Öyleyse âkil insan, rızkı peşinde koştuğu sebeplerden değil, sebepleri halk eden Cenab-ı Hak’tan, yani O’nun takdirinin bir neticesi olarak bilir.

Rızkı gönderen O’dur. Biz bu rızkı gönderen Rezzâk’ın peşinde koşmalıyız. Âyet-i kerime’de “…Biz senden rızık istemiyoruz. Bilakis senin rızkın Bize aittir…” (et-Tâhâ, 132) buyrulmaktadır.

Mesnevî: Harîslerin, yani Dünya’yı çok sevenlerin göz testileri hiç dolmaz. Sadef de kanaat edici olmayınca, içi inci ile dolmaz.” (c.1, 21)

İhtiras her yaratılmışın fıtratında derece derece, ama mutlaka vardır. İki çocuğun eline aynı oyuncakları verseniz, biri diğerinin elindekine, fıtratındaki meyil kadar hased eder. Bu meylin kontrol altına alınıp asgarîye indirilmesi de ancak nefis terbiyesi ile mümkündür. Bundan dolayıdır ki, Kur’ân-ı Kerim’de “Kendisini tezkiye eden, (kötü temâyüllerden arındırıp temizleyen) kurtuluşa erer.” (el-Â’lâ, 14) buyrulmuştur. Toplum hayatında huzurun ve saadetin birinci şartı, Allâh’ın bizim için takdir ettiğine râzı olmaktır. Zîrâ bu takdir, kader-i mutlak icabıdır. Kaderse bir sır ummânıdır. Onda gizli olan hikmetlerin künhüne vâkıf olmak aslâ mümkün değildir. O hâlde, Allâh’ın takdirine râzı olup o takdirdeki hikmete itimad etmek şarttır. Bu hâle muvaffak olamayanlar, içinde her türlü iştihanın tuğyan ettiği bir gayyâ kuyusu anaforunda perişan olurlar.

Mesnevî: “İlâhî aşk sayesinde nefsâniyetten kurtulan, benlik elbisesinden sıyrılan kimse; hırstan, her türlü ayıp ve çirkinlikten tamamıyla temizlenir.” (c.1, 22)

Rûhunu besleyip îmânın lezzetine ulaşanlar, can ve mal endişesinden kurtulduğu gibi bunları Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine vâsıl olmak için bir vesile ve vâsıta hâline getirirler. Ancak bu, öyle kolay kolay gerçekleşebilen bir olgunluk değildir. Bunun için sabır, sebat, ibâdet, duâ ve mücâhede-i nefsiyye ile daimî bir sûrette gayret gereklidir. Toprak bile kışın meşakkatine tahammül ettiği için baharın nimetleriyle zînetlenir. Sadef de bu sûretle bağrında bir incinin vücûd bulması saadetine erer.

Mesnevî: “Topraktan yaratılmış olan bedenimiz, aşk sâyesinde göklere yükseldi, ulvîlik kazandı.” (c.1, 25)

İnsanın bedeni turâbîdir, yani toprağa mensuptur. Bu vasfı itibariyle diğer mahlûkâttan farkı yoktur. Bütün canlılar gibi o da topraktan yaratılmıştır, toprağın tahavvülü ile vücûda gelen gıdalarla beslenir ve âkıbet yine toprağa dönüp orada fânîleşir. Rûhânî vasfımızsa Allâh’a mensuptur. Gerçekten âyet-i kerîmede, “Ona ruhumdan (kudretimden) üflediğim zaman...” (Hicr, 29; Sâd, 72) buyurulmaktadır. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kendisine doğru yücelebilmesi için kuluna birtakım istidâd ve temâyüller lutfetmiştir. Menfî, beşerî temâyülleri bertaraf ederek kemâl yoluna girenler, ilâhî vuslata doğru mesafeler kat etmeye başlarlar.

Hazret-i Mevlânâ:

“Te­ni aşı­rı bes­le­yip ge­liş­tir­me­ye bak­ma! Çün­kü o, so­nun­da top­ra­ğa ve­ri­le­cek bir kur­ban­dır. Sen, asıl gön­lü­nü bes­le­me­ye bak! Yü­ce­le­re gi­de­cek ve şe­ref­le­ne­cek olan odur.”

“Be­de­ni­ne yağ­lı bal­lı şey­le­ri az ver. Çün­kü onu ge­re­ğin­den faz­la bes­le­yen, nef­sâ­nî ar­zu­la­ra dü­şü­yor ve so­nun­da re­zîl olup gi­di­yor.”

“Rû­ha mâ­ne­vî gı­dâ­lar ver. Ol­gun dü­şü­nüş, in­ce an­la­yış ve rû­hî gı­dâ­lar sun da, gi­de­ce­ği ye­re sonsuzluk seyyahı olarak güç­lü, kuv­vet­li git­sin.” buyuruyor.

Mesnevî: “Sadece kendi diline ve gönlüne âşinâ olanlar, onun dilini konuşan ve meramını anlayanlardan uzak düşerse; yüzlerce dil, yüzlerce nağme bilse, yine dilsiz olur, susar.” (c.1, 28)

Peygamber Efendimiz “İnsanlara anlayışlarına göre söz söyleyiniz.” (bkz. Buhârî, İlim, 49) buyurmuştur. Muhâtabın anlayışını aşan söz ve ifadeler, ne kadar yüksek seviyede olurlarsa olsunlar bir fayda hâsıl etmezler. Bu bakımdan, gönülden sâdır olan derin ve ince hisler için hitab edilecek kimselerin ehl-i gönülden olması icab eder. Zîrâ günah kirlerine batmış olanlarla oturup kalkmak baş ve gönül gözünü kör eder. Ahmak ve nâdânlara sarfedilen sözlere ne yazıktır ki, bunlar, kaldırım kenarlarında açan, ayaklar altında çiğnenip can vermeye mahkûm, nâdide çiçekler gibidir.

Mevlânâ hazretleri aynı zamanda hem avâmın, hem de havassın istifâde edebileceği bir orta yol tutarak büyük eseri Mesnevî’yi vücûda getirdiği hâlde:

“–Anlayışlı adam hasretiyle öleceğim!..” buyurmuştur.

Diğer taraftan telkinin muhatapta arzu edilen tesiri husûle getirmesi için, aynı zamanda aralarında muhabbet olması şarttır. Muhabbet öyle bir sihirli cereyan vâsıtasıdır ki, kelâma inkılap etmeden bile o kanalla, gönülden gönüle intikal edebilir. Mutasavvıfların her türlü telkin ve irşad zemininde muhabbeti kullanmaları, işte bu sebepledir.

Allâh için gerçek dostluk, bedenleri ayrı olan iki varlığın bir kalpte yaşamasıdır. Diğer bir ifade ile dostların, birbirini yıkayan iki el hâline gelmesidir. Tıpkı muhâcir ve ensar gibi…

Mesnevî:Gülün tarâveti (tazeliği) bozulup, gül bahçesi hazân mevsimine girince, artık bülbülün hoş nağmeleri ve feryatları işitilmez olur.” (c.1, 29)

İnsanın insanla muhabbeti ve bu muhabbetin meyvesi olan âşıkâne sohbet de gül ve bülbülün mâcerâsına benzer. İnsanlardan ekseriya, muhatabın istidad ve rûhî taleplerine uygun söz ve fikirler sâdır olur. Konuşan kalptir, dil sanki kalbin tercümânıdır. İfâdeler, âdetâ yanık bir Ney nağmesidir. Dinleyense onu üfleyen bir neyzen… O Ney’i üfleyen acemiyse, o meclis hazan mevsimine girmiş bir gül bahçesine benzer.

Mesnevî: “Kendi fânî varlığından uzaklaşıp nefsanî benliğinden kurtulmuş olanlara, yani ölümsüzlere muhatab olan ve bağlanan kişi ne bahtiyardır. Yazıklar olsun, o diriye ki, ölü ile oturmuş, ve kendisi de mânen ölmüştür.” (c.1, 1513)

Cenab-ı Hak, “Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurmaktadır. Gerçek saadet, Hak dostlarının gönlünden sâdır olan feyz ve ruhâniyete muhatab olup güzel ahlâkla mücehhez hâle gelmekle mümkündür. Zîrâ onların bu güzel hâli, beraberliği icab ettiren muhabbet sayesinde gönülden gönüle sirâyet eder ve insanı olgunlaştırır. Ashâb-ı kirâm buna ne güzel bir misaldir. Geçmişleri vahşetle dolu, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, hak ve hukuk tanımayan bu câhiliye insanları, Peygamber Efendimize muhabbet ve ona yakınlık sayesinde ahlak ve faziletin zirvelerine yükselmişlerdir. Allâh dostları da derece derece hep aynı durumdadırlar.

Mevlânâ’nın diliyle âdeta şöyle ifade edilmektedir:

“Ey dost!.. Peygamber Efendimize yetişip de aynı istifadeyi sağlayamadım diye üzülme!.. O mübârek varlığın vârisi olan sâdıklarla beraber ol, aynı nasipten istidâd ve iştihân kadar rızıklanırsın.”

En büyük beşerî felâket ise “…Zâlimler topluluğu ile oturma!” (el-En’âm, 68) emrine ters hareket ederek nefsânî arzularının sultası altında yaşayan kimselerle beraber olmaktır. Böylelerine muhabbet ise her türlü menfîliğin kalpten kalbe in’ikasıyla müthiş bir hüsran sebebi olur.

Dâima sâlihlerle beraber olan, sâlihleşir; zâlimlerle beraber olan da zâlimleşerek onların zulüm ve cürüm ortağı olurlar. Mevlânâ, bu hakikati başka bir yerde şu mısralarla açıklar:

“Mânâ ehli ile düş kalk da, onlardan hem lutuflar, ihsanlar elde et, hem de mânevî güç kazan, ilâhî muhabbetle genç, zinde ve dinç kal.

Şu, ten içinde bulunan rûh, mânâdan, aşktan habersiz ise, o, kın içindeki tahta kılıç gibidir. O tahta kılıç, kınında bulundukça, görünüşte kıymetli, işe yarar sanılır; kınından sıyrılıp dışarı çıkınca, ancak yanmaya yarar.

Eğer o tahtadan ise, git, başka bir kılıç ara. Eğer elmastan ise, sevinerek, iştahla ileri atıl. Elmas kılıç, velilerin silâhlığındadır. Onları görmek size kimyadır. Mânevî güçtür.

Sen, kaskatı bir taş veya mermer parçası olsan dahî, bir gönül sahibine erişebilirsen, işte o zaman cevher, yani zümrüd, pırlanta, elmas olursun. Temiz erlerin sevgisini gönlüne yerleştir. Âriflerin muhabbetinden başka bir şeye gönül verme.”

Mesnevî: “Aşkın sesi gelince ölmüş rûhlar kanat çırpmaya, ölüler beden kabrinden baş kaldırmaya başladılar.” (c.4, 840)

Peygamber ve velîler, bir âb-ı hayattır. Onlarla katılaşmış ölü ruhlar dirilir, zindeleşir.

Mesnevî:Ey heveskar insân! Şunu iyi bil ki, rahmet-i ilâhiyyenin en büyük eseri, gönüldür. Onun dışındakiler, bu büyük eserin gölgesi mesâbesindedir.” (c.4, 1362)

“Ağaçlar arasında bir dere akıp gider. Onun berrak suyunda iki tarafın ağaçlarının akislerini görürsün.”

“Su içine aksedip görülenler, hayâlî bir bağ-bahçedir. Asıl bağ ve bahçeler, gönüldedir. Çünkü gönül, nazargâh-ı ilâhîdir.” (c.4, 1364-1365)

Kalbin, bir nazargâh-ı ilâhî olduğunu unutmamak lâzımdır. Zîrâ rivayete göre Cenâb-ı Hak, “Yere ve göğe sığmam; Ancak ben mümin (bir) kulumun gönlüne sığarım.” buyurmuştur. (Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II, 195) Yûnus Emre bu gerçeği ne güzel şerh eder:

Gönül, Çalabın tahtı

Çalab gönüle baktı

İki cihan bedbahtı

Kim gönül yıkar ise

Mesnevî: “Velîlerde, Hakk tarafından ihsan edilmiş öyle bir kudret vardır ki, onlar atılmış, yaydan çıkmış oku yoldan geri çevirirler.”

“Bir velî, bir hadisenin meydana gelmesinden huzursuz olursa, o hadiseyi meydana getiren sebep kapısını, Hakk’ın kudret eliyle kapar.” (c.1, 1669-1670)

Hak dostlarının Cenâb-ı Hakk’ın katında sâhip bulunduğu kıymet ve mazhariyet, bir hadîs-i kudsîde şöyle ifâde buyrulur:

“Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb îlân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli her­han­gi bir şeyle Bana yakınlık sağlayamaz. Kulum Bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdet­lerle de durmadan yaklaşır; nihâyet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun (âdeta) konuşan lisânı, akleden kalbi, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den ne isterse mutlaka veririm, yardım istediğinde yardım ederim, bana sığınırsa onu korurum...” (Buhârî, Rikâk, 38; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 248)

Diğer bir hadîs-i şerîfte, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebî değildirler, şehîd de değildirler, fakat kıyâmet gününde Allâh katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehîdler imrenerek bakacaklardır.”

Ashâb-ı kirâm:

“–Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim, yâ Rasûlallâh!” dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bunlar öyle bir kavimdir ki, aralarında ne akrabâlık, ne de ticâret ve iş münâsebeti olmaksızın, sırf Allâh rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi yüzleri bir nûrdur ve kendileri de nûrdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” buyurdu ve peşinden şu âyeti okudu:

“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar ki Allâh’a îmân etmişlerdir ve hep takvâ ile (de) korunur dururlar. Onlara dünya hayatında da, âhiret hayatında da müjdeler vardır. Allâh’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” (Yûnus, 62-64) (Hâkim, Müstedrek, IV, 170)

Hazret-i Mevlânâ yukarıdaki mısralarını diğer mısraları ile şöyle tefsir eder:

“Allâh; nebîleri ve velîleri âlemlere rahmet olarak dünyaya göndermiştir. Bu yüzden halka bıkmadan, usanmadan nasihatte bulunurlar. Bu nasihatleri dinlemeyip kabul etmeyenler için de; “Yâ Rabbi! Sen bunlara acı, rah­met kapısını bunlara kapatma!” diye yalvarırlar.

Sen aklını başına al da, velîlerin öğütlerini canla başla dinle! Dinle de, üzüntüden, korkudan kurtul, mânevî rahata kavuş, eminliğe eriş!

Fırsatı kaçırmadan ve tereddüde düşmeden, bu fânî âlemin aldatmacala­rından sıyrılmış, ken­dini tamamıyla Hakk’a teslim etmiş olan kâmil insanın eteğini tut ki, âhir zamanın, şu bozulmuş dünyanın fitnelerinden kurtulasın!

Velîlerin sözleri âb-ı hayatla dolu, saf, dupduru bir ırmak gibidir. Fır­sat elde iken, ondan kana kana iç de gönlünde mânevî çiçekler, güller açılsın.”

Mesnevî: “Cenâb-ı Hakk, Hazret-i Âdem’e, kendi esmâ ve sıfatlarını bizzat bildirdi. Başkalarına ise, o esmâyı Âdem vasıtasıyla açığa vurdu.” (c.1, 1943)

“Allâh’ın nûrunu ister Allâh’tan al, ister kâmil insandan. Aşk şarabını, ister küpten iç, ister testiden.”( c.1, 1944)

“Bir mumdan yakılan mumu gören, gerçekten de asıl mumu görmüş olur.”

“Böylece, o mumun ışığı, yüz muma nakledilse, o mumdan yüzlerce mum yakılsa, sonuncu mumun aydınlığını gören bile asıl ilk mumu görmüş olur.”

“İstersen, aradığın hidayet nûrunu, aşk nûrunu son mumdan al; istersen bizzat ondan, can mumundan al; aralarında hiç bir fark yoktur.” (c.1, 1947-1949)

Yukarıda ifade edilmiş gerçekler sebebiyledir ki, “veresetü’l-enbiyâ”, zühd ve takvâ yolunda zâhiriyle birlikte kalb âlemini de rûhânî tecellîlerle kemâle erdirmiş, idrâk ve ihâtasını genişleterek îman lezzeti ve ince bir duyuşa ulaşmış mâneviyat ricâline denir.

Cenâb-ı Hak ile aralarındaki nefsânî engelleri bertaraf etmeye çalışan Hak dostları, Hazret-i Peygamber ve O’nun ashâbını göremeyenler için tâbî olunabilecek fiilî ve müşahhas numûnelerdir. Bu Hak dostlarının örnek yaşayışları ve irşâdları, nebevî ahlâkın zamanları aşan zirve tezâhürleridir.

Onlar, îmân ehli olup da istidadlı bulunan kimseler için bir mıknatıs gibi câzibe merkezleri olduklarından, toplumun bütün kesimlerine bir şefkat ve muhabbet kucağıdırlar. Zîrâ, onları Cenâb-ı Hak sevdirir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

“Îmân edip de sâlih amellerde bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allâh, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem, 96)

Ruhlar âleminden sonsuzluğa doğru yola koyulan insanoğlu, bu yolda nice sevinç ve ürperiş ile dolu iki zıtlığın macerası içinde çalkalanır durur. Yolculuğunun en çetin ve tehlikeli safhası da dünyâ geçididir ki, bu geçitte yaşanan hayat mâcerâsı, beşik ile tabut arasında dar bir koridor ve sıkıntılı bir yolculuktur. Bunun neticesi de, ya sonsuz bir saadet ve kazanç, ya da sonsuz bir hüsran ve kaybedişin hüznüdür.

İnsanlar, bu geçitte, gözlerine inen gaflet perdeleri yüzünden birçok hakîkati, daha mühimmi, ötelerin ötesini göremez hâle gelirler. Bu fânî mekânda mevkîini, vazîfesini ve mes’uliyetini tayin edemeden ve toprak altı karanlığına ne gibi bir hikmet ve zaruretle katılacağını öğrenemeden yaşayanlar, yâni:

“–Ben kimim? Nereden ve niçin geldim? Bu toprak saltanatı nedir? Ömür ırmaklarının kavuştuğu karanlık âkıbet denizinde, bu vücud teknesi hangi rıhtıma yanaşacak?!.” şeklindeki suâl ve tefekkürlerin gerisinde olanlar, ölümü nefislerine uzak sanıp, âdeta ölümsüzmüş gibi bir hisse kapılırlar. Fânîliğe isyan hâlinde yaşarlar. Ebediyyete olan iştiyakları zayıflar ve âhıret tedarikinde zaafa uğrarlar. Dünyevî yaldızların aldatıcı pırıltılarına mahkûm olurlar.

Oysa insanın en mühim irfan ve olgunluğu, toprak ve onun altındaki mezar bilmecesini çözmekle başlar. Zihinler ve yürekler, toprak altında pervaneleşmedikçe, bu kabristan ülkesinin sırlı iklimine girilemez. Ölümün sırrını çözücü ezeliyet ve ebediyyet haritasını çizecek ilim ise, ancak Rabbimizdedir... Bu hususta en tatminkâr ses, kat’î ve feyizli irşad da, peygamberler ve onların vârislerindedir. Onun için, peygamberlerden sonra onların vazifelerini deruhte eden Hak dostu ârif gönüller, gâfilleri uyandırmak üzere ilâhî bir vecd ve vazîfelendirilişin heyecanı içinde yaşarlar. Binbir türlü üslûb ve tarz içerisinde kâh mecâzî, kâh hakîkî hikmet ve ibretler sergileyerek, ilâhî sırların kulaktan gönle inmesine yardımcı olurlar. Bu bakımdan Hazret-i Mevlânâ’nın, Mesnevîsine başlangıç olarak yazdığı on sekiz beyitlik bölüm, pek derin hikemî mânâ ve sırlar ihtiva eder. Öyle ki, sırf bu kısımda anlatılan engin sırlardan aldığı intibalar ile İslâm’ı seçmiş nice gayr-i müslim vardır.

Hazret-i Mevlânâ, Hak yolunda aşk ateşiyle yanan, susuzluğu devamlı şiddetlenen, kanmayan, her ân vuslat iştiyâkı ile çırpınan ve coşan, mest ve meclûb bir gönüldür. Ancak devrinde, onun muhabbet iklîmindeki sır ve hikmetlerle dolu hâlini anlayamayanlar, hakkında türlü dedikodular yapmışlardı. Onun bitmek tükenmek bilmeyen bir aşk heyecan ve vecdi içinde olmasına, ızdırap ve çırpınışına akıl erdiremeyerek onu incitmişlerdi.

Bu anlayışsızlıktan hayli muzdarip olan Hazret-i Mevlânâ, kâmil insanın gönül sadâsını; bir bakıma da kendi hâlini, Ney’in feryâd dilinden anlatmak zarûretinde kalmıştır.

Nitekim:

«Sırrım feryâdımdan uzak değildir, sırrım feryâdımın içindedir!» anlayışıyla ve «Dinle!» diyerek yazmaya başlamıştır.

O hâlde bizim açımızdan yapılacak şey, onun bu feryâdına ve «Dinle!» talebine kulak vermektir. O aşk sultanı, ez-cümle özlü bir şekilde şöyle diyor:

“Ney’i dinle; nasıl hikâye ediyor, (hayır) ayrılıklardan şikâyet ediyor:”

“(Diyor ki:) Beni neyistândan/sazlıktan kopardıklarından beri, erkek, kadın (herkes) fer­yadımdan inlemektedir.”

Yâni Ney demek istiyor ki:

“Ben önce bir kamışlıktaydım. Köküm ve gönlüm suda, topraktaydı. Orada nazla salınır, her esen rüzgâra uyardım. Fakat gün geldi, beni kamışlıktan kestiler. Vücûdumu aşk ateşiyle kuruttular, dağladılar, deldiler. Tenimde türlü yaralar açtılar. Sonra beni bir yüce nefeslinin eline verdiler. Onun sıcak aşk nefesleri, benim içimden geçti. Bu nefes, içimde aşktan gayrı ne varsa sürdü çıkardı. Artık, aşk ile inleyip feryada boğuldum. Feryât ve inleyişim, aslında içimdeki sonsuz ve ilâhî sırları söylemektedir. Ulaştığım hakikati ve saadeti terennüm etmektedir. Yâni benim sırlarım, âdeta ses hâline gelmiş ifadelerdir ki, bunlar, sırrımın mecâzî bir ifşâsıdır. Lâkin gözleri sisli olanlarla kulakları paslı olanlarda benim bu sırlarımı görecek nur ve söylediğim hakîkatleri anlayacak hâl zuhûra gelmemiştir.”

Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’sinde “Ney” dinleyenlerin, onun sadâsı ile ulvî duygulara ulaşmasını arzû eder.

Ney’in âid olduğu yer olan Neyistân, yâni sazlık, bir semboldür. Bununla da insanın ezel âlemindeki Hak ile olan beraberliği hatırlatılır. Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın insan hakkında meâlen, «Kudretimden (ruhumdan) ona (bir sır) üfledim» buyurması ile rûhî âlemimizin Allâh’tan bir sır taşıdığı ve bunun farkına varan kâmil ve âriflerin, bir ömür Rablerine vuslat ateşi ile yanıp tutuştukları beyan edilir.

Mesnevî şârihleri:

“Kur’ân-ı Kerîm’in «ikra’!» (oku!); Mesnevî’nin ise «bişnev!» (dinle!) diye başlamasını îzâh ederken, «bişnev!» (dinle!) sözünün, «ikra’!»nın tefsîri olduğunu...” söyleyerek;

“Kelâm-ı ilâhîyi dinle! Esrârı dinle! Kendindeki gizli hakîkati dinle!” şeklinde anlaşılmasını da isterler.

Çünkü Mesnevî, Kur’ân-ı Kerîm’in hakîkat ve esrârından gönül ehline sunulan şebnemlerdir.

Diğer taraftan Hazret-i Mevlânâ, “bişnev!” sözündeki «b» harfiyle, eserine «besmele» ile başlamış olmaktadır. Çünkü dînî kültürümüzde yazı, mektup, risale başlarında «besmele» yerine «b» harfi de fiilî olarak kullanılmıştır. Bunun temelinde de Hazret-i Ali’nin:

“Kur’ân’da ne varsa Fâtihâ’da, Fâtihâ’da ne varsa Besmele’de, Besmele’de ne varsa başındaki «b» harfindedir.” beyânı vardır.

Mesnevî’nin ilk onsekiz beyti, Mevlânâ’daki fikrî incelik, maharet ve mânâ enginliğini gösteren sırlar deryâsıdır. Onun için Mesnevî’nin bu giriş bölümü, beyit-beyit, kelime-kelime, hatta harf-harf açıklanmış ve nice zengin şerhler yapılmıştır. Diğer bir ifadeyle bu onsekiz beyit, yirmialtı bin küsur beyitlik Mesnevî’nin, âdeta bir «Fâtiha»sı olarak telâkkî edilmiştir. Bu beyitleri, Hazret-i Mevlânâ bizzat kendisi kâğıda dökmüş ve bundan sonraki asıl kısmı ise o söylemiş, samîmî mürîdi Hüsameddin Çelebi de yazmıştır.

Hazret-i Mevlânâ, burada Ney’i, nefsânî arzulardan kurtulmuş, benliğini yok etmiş, hiçleşmiş, ilâhî sevgi ile dolmuş kâmil in­sanın sembolü olarak ele alır. Ney’in inleyiş ve feryâdı, kamışlıktan, yâni aslî vatanından ayrı düştüğü içindir. İnsan da, bu dünyaya ezel âleminden, yâni Hakk’a yakınlık dergâhından imtihan olarak sürgün edilmiştir. Dolayısıyla Hak’tan ayrı düştüğü için ruhu muzdariptir. İnsan, kâmil olduğu ölçüde şu gurbet diyarında, acılar, hastalıklar, belâlar içinde çırpındıkça, rûhlar âlemindeki mutluluk ve huzurunun hasretiyle yanıp tutuşacaktır. Böylece bedenen olmasa da, rûhen yabancı olduğu ve sürgün gibi yaşadığı bu fânî ikametgâha aldanmadan, vuslat âlemine doğru kanat çırpmanın gayret ve iştiyakıyla bir ömür sesli-sessiz feryâd içinde olacaktır. Tıpkı Ney’in feryâdı gibi...

Ayrıca insan, bu dünyâda bir ten kafesindedir. Ten, yani nefsî ve bedenî arzular ise, ilâhî vuslata engel teşkil eder. Dolayısıyla, kâmil ve âşık gönüller için ten kafesi, daima derin bir hicran ve hasret ateşine vesîle olmuştur.

Bu ateşin yakıcılığıyla gönlün feryâdı artar ve semâlara yükselir. Bu da, Ney’in içli nağmeleri gibidir ki, hem vuslatın, hem de Hak’tan ayrılığın sırlarını anlatır. Dolayısıyla Ney’in bu feryadını dinleyenler, yâni ayrılık ve kavuşma sırlarına kulak veren erkek-kadın herkes, aynı şekilde inler, feryâd ü figân eyler.

Hâsılı Allâh aşkı ve muhabbeti ile dolanlar, denizdeki balıklar gibi olurlar ki, içinde yüz­dükleri aşk deryası dahi onları kandıramaz. Ama bu sevgi ve aşktan mahrum olanlar ise, binbir rızıkla müzeyyen sofranın ortasında, karınlarını doyuracak nîmetleri fark etmeyerek, aç kalan gâfillere benzerler. Her gün, boş yere geceler misâli karanlık ve solgun bir ömür içinde çırpınır dururlar. Böyle ham ruhlar da, elbette ki has ve kâmil ruhların hâlinden, onların yüce nasib ve mazhariyetlerinden habersiz ve mahrûm kalırlar. Öyle ki, böylelerine ne öz, ne de söz tesir eder.

Özet olarak;

«Dinle!» diye başlayıp:

Hâl-i hastan anlamaz bir türlü ham,

Söz az olsun, özlü olsun vesselâm!..

diye nihayete eren on sekiz beyit, umûmî mânâ ve bir bütün hâlinde çok büyük sırlar ihtiva etmektedir. Sadece bir damlada, engin bir deryâyı seyredebilen Hazret-i Mevlânâ, her biri bir damla mâhiyetindeki bu beyitlerinde de bizlere âdeta birer deryâ, hattâ okyanus sergilemektedir.

Nitekim Hazret-i Mevlânâ, gönlündeki esrarı herkesin idrâk edemeyeceğini, onu ancak kendisi gibi vuslat ateşiyle kavrulan âşıkların anlayabileceğini ifade sadedinde der ki:

“İştiyak ve hasret derdinin şerhini söylemek için, ayrılıktan parça parça ol­muş bir gönül isterim!”

Bu cümlenin izahını, yine Hazret-i Mevlânâ’nın kâmil insan aramakla alâkalı olarak anlattığı şu temsîlî misâle bırakalım:

“Bir gece vaktiydi. Evimden dışarı çıktım. Kırlarda geziyordum. Bir adamcağızın elinde fenerle dolaştığını gördüm:

«–Bu gece karanlığında ne arıyorsun?» diye sordum. Adam:

«–İnsan arıyorum.» diye cevap verdi. Ona dedim ki:

«–Yazık! Boşuna yoruluyorsun... Ben yurdumu terk ettim de yine onu bulamadım. Git evine… Yat, rahatına bak. Nafile arıyorsun, onu hiçbir yerde bulamayacaksın!»

Adamcağız acı acı baktı:

«–Bulamayacağımı ben de biliyorum. Ama, yine de aramaktan zevk alıyorum!»

Bu çırpınış, varlıkların en şereflisi olan kâmil insanın aranışıdır. Ve arayışlar, böyle bir çırpınış hâline dönüştüğü ân, arananın bulunacağı ândır. Aksi hâlde, yâni çırpınıştan uzak kalan bilgi ve arayıştan hiçbir semere alınamaz.

Aşk, çırpınışla başlar. Hayat okyanusunu aşıp vuslata erebilmek, hep bu aşk ve vecd çırpınışlarının feyizli ve bereketli zemininde gerçekleşir. Çırpınmayan tembel ve paslı yürekler, sînede yük oldukları gibi, hayat okyanusunun girdaplarında da bir yük hâline gelirler. Neticede boğularak helâk olurlar.

Kalp, deryalara benzer. Balığın hayâtiyeti deryada yaşamasına ve deryanın nimetleriyle gıdalanmasına bağlıdır. Balık deryadan çıkarsa biter ve ölür.

Kalb de zikir, aşk ve muhabbetten mahrum kalırsa deryadan çıkan balığa döner. Gâfilleşir. Nefsinin pençesinde perişan olur. İlâhî azamet ve hikmet tecellileri karşısında alık ve abus hâle dönüşür.

Dipnotlar:

[1] Mevlânâ hazretleri, “Ney”in, insanların kalplerine göre farklı tesirler meydana getirdiğini, yine onun dilinden şöyle anlatmaktadır: “Ben her cemiyette, her mecliste inledim, durdum. Kötü huylu olanlarla da, iyi huylu olanlarla da düşüp kalktım. Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu. Fakat içimdeki esrârı araştırmadı.” Mevlânâ hazretleri, başka bir beytinde, kendi sırlarını paylaşabileceği, kâmil bir insan arayışını şöyle dile getirir: “İçimi dökecek, beni anlayacak bir kişinin hasretiyle gidiyorum!..” [2] İs­lâm, in­san ta­bi­atın­da mev­cud olan özel­lik­le­ri red­det­me­yip, on­la­rı mü­kem­mel bir sû­ret­te ni­zam­la­yan yü­ce dîn­dir. Pek çok be­diî sa­nat gi­bi, mû­si­kî de in­sa­noğ­lun­da­ki fıt­rî hu­sû­si­yet­le­rin te­zâ­hür şe­kil­le­rin­den bi­ri­dir. Dolayısıyla onun da di­ğer hu­sû­si­yet­ler gi­bi ne ta­mâ­men red­di ve ne de ol­du­ğu gi­bi kabulü müm­kün­dür. Ancak insanda meydana getirdiği tesirler ve icrâ ediliş şekilleri düşünülerek hayır veya şerde kullanılmasına göre hüküm beyan edilebilir. Bu konuyla ilgili olarak Ba­hâ­ed­dîn Nak­şi­bend -kud­di­se sir­ruh-’un mü­rid­le­rin­den Ho­ca Mi­sâ­fir şöyle der: “–Ho­ca Ba­hâ­ed­dîn Haz­ret­le­ri’nin hiz­me­tin­dey­dim ve mû­si­kî­ye düş­kün­düm. Bir­gün mü­rid­ler­den bir­ka­çıy­la bir ara­ya ge­le­rek bir­ta­kım mû­si­kî âlet­le­ri bu­lup Ho­ca Haz­ret­le­ri’nin mec­lis­le­rin­de mû­si­kî ic­râ et­me­yi ve böy­le­lik­le onun bu mev­zu­da­ki fi­kir­le­ri­ni öğ­ren­me­yi dü­şün­dük ve öy­le de yap­tık. Ho­ca Haz­ret­le­ri ise bi­ze en­gel ol­ma­dı­lar ve şöy­le bu­yur­du­lar: «Biz bu işi yap­ma­yız; ama in­kâr da et­me­yiz!»” Şâh-ı Nak­şi­bend -kud­di­se sir­ruh-’un bu sö­zü, nef­sâ­ni­ye­te dö­nüş­me­si müm­kün ve muh­te­mel olan bu sa­ha­da ih­ti­yat­lı ol­ma­nın za­rû­re­ti­ne işâ­ret et­mek­te­dir. Ni­te­kim gü­nü­müz­de, bu den­ge­yi ko­ru­ya­ma­yan ki­mi çev­re­le­rin, ta­sav­vu­fun özün­den uzak­la­şa­rak işi sa­de­ce mû­si­kî­den ibâ­ret gör­dük­le­ri mü­şâ­he­de edilmesi münâsebetiyle, bu ko­nu­da­ki has­sâ­si­ye­tin ne ka­dar önem­li ol­du­ğu, da­ha iyi an­la­şıl­mak­ta­dır. Hazret-i Mevlânâ’nın hayatının “piştim ve yandım” devresinde daha çok müşâhede edilen vecd ve istiğrak hâli esnasında, sokaktan geçerken duyduğu kuyumcunun altını dövmesi gibi muhtelif seslerin âhengi bile ona Allah’ı hatırlatıyor ve cezbeye gelmesine sebep oluyordu. Bu hâl, onun yüksek ruhuna mahsus, engin derinlik, duyuş ve sırlardan neş’et eden bir keyfiyet olduğu için, Mevlânâ’nın ahenkli seslerle (mûsikî ile) ilgili bu meczûbiyeti, umûma misal teşkil etmez. [3] Aslen hıristiyan iken, Mesnevî vesîlesiyle hidâyete eren rahmetli Farsça hocam Yaman Dede’ye: “–Siz, niye Mevlânâ ve Mesnevî’den bu kadar çok bahsediyorsunuz?” diye sorulduğunda, O da: “–Oğlum, benim elimden Mevlânâ tuttu ve Hazret-i Peygamber’in kapısına götürerek hidâyetime vesîle oldu. Beni ateşten kurtaran birisini bu kadar anmam çok mu?” derdi. [4] Nû­ret­tin Top­çu, Mev­lâ­nâ ve Ta­sav­vuf, s. 139

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Abı Hayat Katreleri, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

MEVLANA HAZRETLERİ KİMDİR?

Mevlana Hazretleri Kimdir?

MEVLANA HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ

Mevlana Hazretlerinin Hikmetli Sözleri

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.