Kulluk Hayatında Riya Tehlikesi

Riyâ sadece ibadet hayatını değil, kulluğun ruhunu nasıl çürütür?

İnsanın gönül yolculuğunda karşısına çıkan en büyük engellerden biri riyâdır. Riyâ, yapılan amelin Allah için değil, insanların görmesi ve övmesi için yapılmasıdır. Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de bu hastalığı şöyle haber verir:

“Vay hâline o namaz kılanların ki; onlar namazlarını gafletle kılarlar, onlar gösteriş yaparlar.” (el-Maûn, 4-6)

RİYÂDAN ARINMA YOLLARI

Riyâ, kalbin hastalığıdır. Amellerin özünü içten içe kemiren gizli bir zehir gibidir. İnsanı ibadette, hayırda, hizmette zâhirde yükseğe çıkarırken, hakikatte yere çiviler. O yüzden Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir.” buyurmuş, ashâbı bunun mahiyetini sorunca da şu izahta bulunmuştur:

“–Riyâ, yani gösteriştir. Kıyâmet günü insanlar amellerinin karşılığını alırken Allah Teâlâ, riyâ ehline:

«–Dünyadayken kendilerine mürâîlik yaptığınız (amellerinizi göstermek istediğiniz) kimselere gidin! Bakın bakalım onların yanında herhangi bir karşılık bulabilecek misiniz?» buyurur.” (Ahmed, V, 428, 429)

Riyânın Farkına Varmak

Riyâdan kurtulmanın ilk adımı, onu kalbinde fark etmektir. Zira farkında olmadığımız bir şeyden korunmak mümkün değildir. Bu durumun farkına varmak için kalbin kıblesini doğru belirlemek gerekir. Gönül, yönünü Allâh’a ve O’nun sevgili Rasûl’üne dönmedikçe, kişi kendi nefsini ya da insanların bakışlarını merkeze koyar. İşte bu merkezin kayması, riyânın ilk tohumu olur.

Bu hatanın farkına varmak ise, tek başına yeterli değildir. İnsan riyâyı fark edebilir, ama ondan rahatsız olmayabilir. Hattâ modern dünyanın “Görünür ol!” telkinleri altında, riyâ kimi zaman normal, belki daha ötesinde “gerekli” bir şey gibi görülebilir. İnsan, yaptığı işin başkaları tarafından takdir edilmesini, görünür olmasını, öne çıkmasını tabiî karşılayabilir. Oysa bu hâl, riyâ tohumunun dallanıp budaklanmasına yol açar.

Mühim olan, riyâyı fark ettikten sonra ondan hicap duymaktır. Kalpte bir rahatsızlık belirmeli, insan kendini Allâh’ın huzurunda utanır hissetmelidir. Çünkü riyâ, kulluğu insana satmak demektir. Oysa asıl değer, asıl tasdik; yalnızca Allah katındadır.

Rabbimiz buyurur:

“...Kim Rabbinin huzûruna kavuşmayı umuyorsa sâlih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (el-Kehf, 110)

Burada “ortak koşmamak” sadece putlara tapmamak değil, kullukta insanların tasdik ve takdîrini de Allâh’ın rızâsına ortak etmemektir.

Riyânın İlacı: Duâ ve Gayret

Riyâ bir anda sökülüp atılamayabilir. Kalbin derinliklerine işlemiş bir gölge gibidir. Ama duâ ve gayretle yavaş yavaş temizlenebilir. İnsan, bazen fark ettiği gösterişten tamamen geri çekilir. Bazen de yaptığı işi bırakmaz, ama sürekli niyetini tazeler; “Allâh’ım, bunu Senin rızân için yapmak istiyorum, kalbimi riyâ ile kirletmekten Sana sığınırım!” diye yalvarır.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize şu duâyı öğretmiştir:

“Allâh’ım! Bildiğim şirkten Sana sığınırım. Bilmediğim şirkten de Senin mağfiretini dilerim.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 403)

Bu duâ, riyâ gibi gizli şirkten korunmak için kalbi uyanık tutar.

Riyânın Kökü: Tasdik ve Takdir Bağımlılığı

Çoğu zaman riyânın altında, değersizlik ve yetersizlik duyguları yatar. İnsan kendi değerini Allâh’ın katında değil de insanların gözünde aramaya başlarsa; beğenilmek, tasdik edilmek, alkış almak için yaşarsa; böylece kalbi insanlara bağımlı hâle gelir. Bu bir yaradır. Yaralarımızı sarmadıkça kulluğumuzun kaliteli olması zorlaşacaktır. Nefis araya girecek, şeytan en zayıf noktamızdan bizi yakalayacaktır. Mü’min kalben uyanık olmalı, kendisini Allah’tan uzaklaştıran virüsleri tespit edebilme, fark edebilme yeteneğine kavuşabilmelidir.

Rabbimiz buyurur ki:

“…Allah katında en değerliniz, en müttakîniz, yani O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (el-Hucurât, 13)

Değerin kaynağı insanlar değil, Allah’tır. İnsanlardan gelen takdir de tenkid de geçicidir. Onların diline bağımlı olmak, kalbi çürütür. Asıl değer, Allâh’ın kuluna “Râzı oldum!” demesindedir.

İhlâsın İnceliği

Riyânın panzehiri ihlâstır. İhlâs, ameli sadece Allah için yapmak, kalbi yalnızca O’na yöneltmektir. Kalbin meyline ve gayrete ikram edilen bir lütuftur.

İmâm-ı Gazâlî der ki:

“…İhlâsın ilacı, nefsin arzularını kırmak, dünyadan tamahı kesmek ve kalbe iyice galebe çalıp yerleşecek şekilde âhirete yönelmektir. İşte ancak bu sayede ihlâsa ulaşılabilir. İnsanın yorularak yaptığı nice ameller var ki, bunları ihlâsla ve Allah rızâsı için yaptığını zanneder ve buna aldanır. Çünkü o amele sirâyet eden âfetleri bilemez.”

Nefsini tezkiye, kalbini tasfiye etmeyen insanın, amellerinde meylettiği ârızalar olması; sırf Allâh’ın rızâsı gözetilerek yapılması gereken niyete virüsler girmesi muhtemeldir. Bir misal olmak üzere, insanların sevgisine meyleden bir kalp, bunu, olması gereken tabiî sınırına çekemediği müddetçe, bu meylin amellerine tesir etmesi kuvvetli bir ihtimaldir.

İmâm-ı Gazâlî, devamında şöyle der:

“Adamın biri, «Otuz yıl cemaatle kıldığım namazımı iâde ettim. Çünkü bütün namazlarımı birinci safta ve imamın arkasında kılardım. Bir defa bir mazeret sebebiyle biraz geciktim ve ancak ikinci safta yer bulabildim. Namazımı kıldım ve fakat insanların beni ikinci safta görmesinden utandım. O zaman anladım ki, insanların beni birinci safta görmesine seviniyor ve böylece kalbim huzur buluyordu. Ben o zamana kadar bunun farkında değildim. Bunun için otuz yıllık namazımı iade ettim.» demiştir.”

Bazen ihlâsı muhafaza etmek için görünmemek, geri çekilmek gerekir. Bazen de tam tersi bizzat görünerek yapmaktır ihlâs... Bazen, hoşuna gitmese bile yapmaya devam etmektir. Ama asıl mesele, kalbi sürekli Rabbine çevirmek, her işte niyeti gözden geçirmek:

“-Ben bunu Allah için mi yapıyorum?” sorusunu kendine sormaktır.

RIZÂYA PERDE OLAN GÖLGE: RİYÂ

Riyâ, kul ile Rabbi arasına giren görünmez bir duvardır.  Çünkü riyâ, niyetin sâfiyetini bulandırır; ibadetin özünü tüketir. Kul aslında Allâh’a yaklaşmak için namaza durur, sadaka verir, hizmet eder; fakat içine sızan riyâ, o ameli Allah’tan uzaklaştırıp insanların terazisine bırakır. Böylece insan, en çok yakın olmak istediği anda, farkında olmadan Rabbinden perdelenir. Riyâ bir perde, ihlâs ise o perdeyi yırtan nurdur. Onun için riyâ, sadece bir kalp hastalığı değil; insanı Allâh’ın rahmetinden, huzurundan, yakınlığından alıkoyan, ince, ama derin bir uçurumdur.

Unutmayalım ki, kalbin tek sahibi vardır. O da Allah’tır. Onun dışındakilerin bakışları, iltifat ve tenkitleri gelip geçicidir. Bir kul, sadece Rabbinin rızâsını merkeze aldığında, Cenâb-ı Hak da kendi rızâsını ona ihsan eder. İhlâs nurdur; insanın kalbini ve yolunu aydınlatır. Ancak kul riyâya meylederse; riyâ, rızâya perde olur; Allah korusun, gönlünü kasâvete, yolunu dalâlete düşürür.

Rabbimiz, bizleri âyet-i kerîmelerde vasıflarını saydığı ihlâslı kullarından eylesin.

“De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (el-En‘âm, 162)

Kaynak: Ayşe Gündüz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479

İslam ve İhsan

İSLAM'DA GÖSTERİŞ (RİYÂ) YASAĞI

İslam'da Gösteriş (Riyâ) Yasağı

RİYA OLMADIĞI HALDE RİYA SANILAN DURUMLAR

Riya Olmadığı Halde Riya Sanılan Durumlar

GÖSTERİŞ (RİYÂ) İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Gösteriş (Riyâ) ile İlgili Ayet ve Hadisler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle