Kul Hakkının En Ağırı: Eşin, Evladın, Ailenin Hakkı
Dışarıda nezaket gösterirken evde ihmalkâr davranmanın mümine yakışmadığını; kul hakkının en ağırının önce eşe, evlada ve aileye karşı sorumluluklarla başladığını hatırlatan etkileyici bir ders…
Gözyaşları içinde anlatıyordu evliliğini:
“-Bunca zamana, gençliğime yazık aslında, hocam! Bu adam kaç yüz kişiye din, îman ve ahlâk anlatıyor. Hem meslekî kimliği hem de hizmet ehli olmasının getirdiği bir kariyeri var. Fakat benim kocam «el iyisi»!” dedi, genç hanımefendi…
EL İYİSİ OLMAK VE EV İÇİ İHMALİN ACI GERÇEĞİ
“El iyisi” tâbirini ilk defa duymuştum bu hanımefendiden… Yürek acıtan bir tâbirdi bu! Bir insanın iyiliğini eşinden, çocuğundan, anne/babasından sormak gerekir. Dışarıda zaten genel mânâda herkes birbirine umûmî nezâket çerçevesinde muâmele ediyor. Önemli olan Allâh’ın emanet ettiği has değerlerden başlayarak kul hakkı inceliğinde yaşamak! Allah rızâsına tâlip olduğu şuuruyla anne/babaya, Cennet vizesi tadındaki evlâda, “istediği kapıdan Cennet’e girmeye talip olan” kadın, kocasına; “Kadınlar size Allâh’ın emanetidir.”[1] buyuran Peygamber’e ümmet olmaya çalışan erkek, kadınına incelikle muamele edebiliyorsa, işte bu, kul hakkı hassasiyetine “doğru yerden başlayarak” özen göstermek olur.
Çevrede herkesin takdir ettiği biri, en çok evinde takdir edilecek durumda olmalıdır. İmâm-ı Mâlik:
“Bir kimse kendini aile fertlerine, dünyanın en sevimli insanı olarak kabul ettirmelidir.” buyurur.
İşte bu, çok hassas bir uyarıdır. Kul hakkından korktuğunu iddia ederken, hânenin içinde surat asan, cimrilik yapan, eş ya da ebeveyn olma vazifelerini gereği gibi îfâ etme konusunda kasıtlı olarak sorumsuz davranan kişi, kul hakkının ne demek olduğunu tam mânâsıyla idrâk edememiş demektir.
KUL HAKKI EVDEN BAŞLAR: EŞ, EVLAT VE AİLE MESULİYETİ
Orta yaş üstü bir hanımefendiydi. Bazı kronik rahatsızlıkları vardı. Fakat çoğu stres kaynaklıydı. Eşi yeterince ilgi göstermiyordu. Tansiyonu hassas bir noktaydı. Hasta olduğunda, eşi kendisiyle çoğunlukla ilgilenmediği için incindiğini anlatırken gözyaşları sicim gibi akıyordu:
“Akşam yemeğinden sonra elimde çay tepsisiyle girdim odaya. Telefonda iş arkadaşıyla konuşuyordu.
«-..... Hanım, nasıl oldunuz? Bugün rahatsız gibiydiniz, merak ettim, aramak istedim.» deyince çok kırıldım, delice öfkelendim. Acaba hanımefendinin eşi duysa bunu, ne derdi?” dedi.
Başka model bir “el iyisi”ydi, beyefendi!
Gerçekten garip değil mi? Başka bir kadının rahatsız ya da keyifsiz olduğunu fark edecek kadar “dikkatli olmak” ayrı bir problem, Müslüman için, yabancı bir kadını gece vakti aramanın normal olduğunu düşünmek ayrı! Eşini görmezden gelmekse felâket!
Elbette bir işveren pozisyonunda iseniz belli şeylerle ilgilenmelisiniz, fakat mesai saati dışında hemcinsiniz değilse, aramak, sınırı zorlamaktır.
Kul hakkı hassasiyeti, öncelikle hane içinden “eş, evlât, anne, baba, kardeş…” diye başlar. Sonrasında da komşularla ve geniş aile içinde “dede, nine, dayı, teyze, amca, hala…” diye devam eder. Yani herkese çok nâzik ve hassas davranan insanın, aile hukukunu görmezden gelmesi mümkün değildir. Sadece kendi ailesi değil, eşinin ailesi de aynı şekilde önemlidir.
Latife yollu da olsa Peygamber Efendimiz’in “çok evli” olduğunu hatırlatıp bunu eşinin yanında “sünnet” olarak anan, bu sözleriyle bile bile veya farkında olmadan onları küçümseyip inciten kocalar; Peygamber Efendimiz’in hanımlarına, öz ve üvey bütün evlâtlarına, torunlarına şefkat ve merhametini neden görmek istemezler? İncir çekirdeğini doldurmayacak mevzularda bile asabîleşen, evi birbirine katan kocalar; hanım ve çocuklara karşı kızmamak, bağırmamak, dövmemek, sözlü veya fizikî şiddet göstermemek de sünnet değil mi? Eşinin kalbini almak için tatlı sözler söylemek, ufak tefek kıskançlık krizlerine bile anlayış ve müsâmaha ile bakmak sünnet değil mi? Evini, ailesini başkasına muhtaç etmemek için çalışmak; evde kimseye yük olmamak için yapabileceği şahsî işlerini kendi başına yapmak da sünnet değil mi? Evlâdıyla yakından ilgilenmek, onlarla oyun oynamak, sevinçlerine ortak olmak, üzüntülerini hafifletmek de sünnet değil mi?
İnsan yaratılmışların en şereflisidir, Allâh’ın yeryüzündeki halifesidir. İbadet kısmı Rabbiyle arasındadır, ancak muâmelât kısmında kul hakkı inceliğinde yaşayarak yaratıldığı gibi güzel kalma çabasında olması elzemdir.
“Biz insanı en güzel şekilde yarattık.” (et-Tîn, 4) buyuruyor Rabbimiz. Bize düşen de en güzel şekilde kalma çabasıdır. İbadetle ruh ve kalp dünyamızı; muâmelât ve kul hakkı hassasiyetiyle de hâl ve davranışlarımızı kulluğa yakışır hâle getirmemiz elzemdir.
MODERN BİREYCİLİK VE AİLEDE HASSASİYETİN ÇÖKÜŞÜ
Psikiyatrist Mustafa Merter Beyefendi “ferdiyetçilik/bireysellik” kelimesinin tehlikeli olduğuna dikkat çeker. Olabilirlik sınırlarının kalktığı bir zamanda olmak, dünya imtihanını oldukça zora sokuyor. Müslümanı “günah”, inanmayanı “ayıp” diye tutan bir fren vardı. Maalesef bugün bu frenlerin devre dışı kalması sebebiyle herkesin ayrı fertler şeklinde yaşadığı dünyada, kul hakkına riâyet etme konusu önemsizleştirilmeye çalışılıyor!
Modern psikolojinin “Sen değerlisin/önemlisin/önce sen!” diye pompaladığı tutum, nefsi canavara dönüştürüyor ne yazık ki! Oysa İslâm, sadece infak değil, îsâr dinidir aynı zamanda... Kendi ihtiyacın varken bile, din kardeşini düşünmeyi öğretir. Ve böyle bir toplumda her fert, “birbirine zimmetli” olduğunun şuurundadır. Bu şuur, toplum huzurunu imar etmemiz konusunda bize rehberlik eder.
Zor olan dünya imtihanını, dinin koyduğu ölçüler kolaylaştırır. Birbirimizi görmezden gelerek değil, birbirimizin gözlerine bakıp gönüllerimizde hissettiğimiz bağları, ancak nezâket çerçevesinde imar edebiliriz.
Uzun uzun nezâket ve protokol eğitimleri yerine, îman ettiğimiz dini anlayıp yaşamaya odaklansak her şey su misâli akıp gidecek güzellikle… En küçük parça olan aileden başlayarak, irtibat hâlinde olduğumuz her insana, Allâh’ın sınırlarına uygun muamele ettiğimiz zaman, toplum îmar ve ihyâ edilmiş olur.
Allâh’ım, bizleri Sana lâyık has bir kul, Rasûlullâh’a lâyık has bir ümmet eyle. Kulluk şuuruna erdirip, yarattıklarına kul hakkı hassasiyeti ile muamele edebilecek ihlâs dolu bir yürek ikram eyle. Âmîn!
Dipnot:
[1] Müslim, Hacc, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 30.
Kaynak: Ayşenur Sever, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!