Kat Kat Artan Hidayet Bereketi

Hudeybiye Muâhedesi’nin ardından gerçekleşen sulh döneminin sağladığı bereket.

Hudeybiye sulhunun şartlarına dış cepheden bakarak sevinen müşrikler, aslında farkında olmadan mü’minlerin önünü tıkayan mâniaları kaldırmış, onları kendilerinden daha üstün bir mevkîye koymuşlardı. Rasûlullâh’ın dışında hemen her sahâbînin de bu antlaşmayı kendi aleyhlerineymiş gibi görerek kabûle yanaşmamaları ise müşriklerin gözlerini bir kat daha perdelemiş, büyük bir zafer kazanıyormuş edâsı ile şartları çe­kinmeden imzâlamışlardı. Ancak başlangıçta sırrı mü’minlere bile kapalı olan bu sulhun gerçek mâhiyeti, şartnâme uygulandıkça yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

HUDEYBİYE BARIŞININ BEREKETİ

Bu sulhun sağlayacağı bereketi, tâ başından beri bilmekte olan Allâh Rasûlü (s.a.v), Hudeybiye Muâhedesi’nin şartlarına son derece riâyet gösteriyorlar, ondaki açıklıklardan da istifâde etmekten geri kalmıyorlardı. Nitekim bâzı Mekkeli mü’min kadınların Medîne’ye sığınması üzerine müşriklerin vâkî olan isteklerini reddettiler. Çünkü muâhededeki madde, sâdece erkeklere şâmildi. Zâten Cenâb-ı Hak da kadınların teslîm edilmemesini emir buyurmaktaydı:

“Ey îmân edenler! Mü’min kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihân edin! Allâh onların îmanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar oldukla­rını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin! Bunlar, onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarf ettiklerini (mehirlerini) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları (ise) nikâhınızda tutmayın, sarf ettiğinizi isteyin! Onlar da sarf ettiklerini is­tesinler. Allâh’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allâh her şeyi bilendir, hikmet sâhibidir.” (el-Mümtehine, 10)[1]

Daha evvel Müslüman bir hanımın müşrik bir erkekle evli olması yasaklanmamışken, bu âyet-i kerîme ile yasaklandı. Müşriklerle evli olan Müslüman hanımların nikâh akitlerini feshederek eski kocalarına mehirlerini iâde etmeleri emredildi. Sulhten evvel ise mehirlerini iâde etmiyorlardı.

Bu arada Ebû Basîr adında müslüman olmuş bir Mekkeli de Medîne’ye sığınmıştı. Ancak Allah Rasûlü (s.a.v), şartnâmeye göre onu müşriklere teslîm etmek zorunda kaldılar. Ebû Basîr de önce Allâh Rasûlü’nün bu hareketine bir mânâ veremeyerek:

“–Beni puta tapıcılığa mı döndürmek istiyorsunuz?” sözleriyle hayretini izhâr etti. Rasûlullâh (s.a.v), sâkin bir şekilde onu tesellî buyurdular:

“–Ey Ebû Basîr! Biz ahdimizi bozamayız. Ama sen biraz sabret; Allâh Teâlâ, sana ve senin gibilere elbette bir selâmet yolu gösterecektir.”

Bu sözlerden sonra Ebû Basîr (r.a), sesini çıkarmayarak boyun büktü. Umum müslümanların durumunu düşünerek müşriklere teslîm oldu. Ancak o, Mekke’ye değil, ölüme götürülüyordu. Bunu bildiğinden bir fırsatını bulup kendisini götürenlere hücûm ederek nefsini müdâfaa etti. İki kişiden Huneys’i öldürdü, diğerini elinden kaçırdı. Ebû Basîr Huneys’in elbisesi, eşyâsı ve kılıcını aldı ve Allâh Rasûlü’ne getirip:

“–Yâ Rasûlallâh! Bunların beşte birini ayır, kendin için al!” dedi. Efendimiz (s.a.v):

“–Ben bunun beşte birini aldığım zaman, onlarla yapmış olduğum muâhedeye riâyet etmemiş olurum. Fakat senin tavrın da öldürdüğün adamın eşyâsı da seni ilgilendirir” buyurdular. (Vâkıdî, II, 626-627)

Ebû Basîr’in kaçırdığı müşrik de gelmiş Rasûlullâh (s.a.v)’den yine onu istiyordu. Bu sefer Ebû Basîr:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz beni bunlara teslîm etmekle muâhedeye riâyet ettiniz. Ama ben nefsimi kurtardım” dedi. Efendimiz (s.a.v):

“‒Hayret doğrusu! Yanında biri olsa harp kızıştırır!” buyurdular.

Ebû Basîr, Rasûlullâh (s.a.v)’in bu ifâdelerindeki hikmeti firâsetiyle anlayarak Medîne’den çıktı. Deniz kıyısında Mekke ile Şam arasında Îs denilen bir yere yerleşti. Mekke-i Mükerreme’deki zayıf Müslümanlar, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübârek sözlerinden, Ebû Basîr’in adama ihtiyacı olduğunu anladılar. Mekke-i Mükerreme’den kaçıp onun yanına gitmeye başladılar. Kısa bir müddet sonra orası tarafsız bir bölge olarak bir ilticâ mekânı hâline geldi. Ebû Cendel’in de kurtulup sığındığı bu yerdeki müslümanların sayısı çok geçmeden 60 veya 70 oldu. Mekkelilerin Şam ticâret yolu tehlikeye girdi. Kâfilelerin muhâfızlarını öldürüp mallarını alıyorlardı. Bunun üzerine Mekkeli müşrik­ler, çâresiz kalarak Allâh Rasûlü’nden bu husustaki maddenin kaldırılmasını talep ettiler. Yâni Mekke’den müslüman olup da kaçanların Medîne’ye ka­bûl olunmasını ricâ ettiler. Böylece müslümanlar için aleyhte olan bir madde, kısa za­manda mü’minlerin lehine dönmüş oldu.[2]

Allâh Rasûlü (s.a.v), Ebû Basîr cemaatine mektup gönderdiler, onlar da Medîne’ye geldiler.[3]

Zührî, Ebû Cendel’in mücâhid olarak Şam’a gidinceye kadar Medine’den ayrılmadığını ve Hz. Ömer zamanında, Şam’ın fethi esnâsında şehîd olduğunu rivayet eder.

Ebû Cendel ve Ebû Basîr kıssaları, îmânı muhâfaza için nelere tahammül etmek gerektiğini; sebât, ihlâs, azim ve cihâdın nasıl olması gerektiğini göstermektedir. Bir avuç müslüman, azgın müşriklerin yüzünü yere sürttüler ve “Bir topluluğun yapamadığını bazen bir kişi yapar” meselini tasdik ettiler. Sulhe vefâ gösteren İslâm Devleti’nin yapamadığını onlar yapıyorlardı. Zîrâ onlar zâhiren devlete bağlı değillerdi. Efendimiz (s.a.v) onların yaptıklarına ses çıkarmıyorlardı, demek ki ikrâr ediyorlardı.

Hâlid bin Velîd (r.a) ile Amr bin Âs’ın İslâm’a girip hicret etmelerinin de iâde maddesinin feshinden sonra olduğu anlaşılıyor. Zira Kureyş’in onları talep ettiğine dâir herhangi bir işâret yoktur.

Dipnotlar:

[1] Bkz. Buhârî, Şurût, 15; Vâkıdî, II, 631-632. [2] Bkz. Buhârî, Şurût, 15; İbn-i Hişâm, III, 372. [3] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 227.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Siyer-i Nebi.

İslam ve İhsan

FETH-İ MÜBİN NEDİR?

Feth-i Mübin Nedir?

MEKKE’NİN FETHİ

Mekke’nin Fethi

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.