İstanbul Fethi'ni İnşa Eden Manevi Mimarlar

Nasıl ki bir meyvenin olgunlaşabilmesi su, Güneş ve  toprakla beslenmesi gerekiyorsa  insanın da  olgunlaşabilmesi için onu besleyecek kaynaklara ihtiyacı vardır. Keza "Fetih" fikrini Sultan Fatih'in zihnine yerleştiren ve fidan halindeki fikri olgunlaştırıp, meyve vermesini sağlayan da onu mânen besleyen hocaları olmuştur.  

Daha küçük yaşlardan itibaren titiz bir eğitimden geçen Fâtih, gönül eğitimini Akşemseddîn -kuddise sirruh- Hazretleri’nin mânevî terbiyesinde ikmâl etmiştir. Bu terbiyenin başlayışı şöyle olmuştur:

HACI BAYRÂM-I VELİ FETHİ ÖNCEDEN GÖRDÜ

Hacı Bayrâm-ı Velî, Sultan 2. Murad’ı ziyarete gelmişti. Yanında talebesi ve mânevî evlâdı Akşemseddîn de vardı. Sultan Murad Han, bu mübârek zâtın feyzinden oğlu Şehzâde Mehmed’in istifâde etmesini istedi. Her cengâver sultan gibi Murad Han da İstanbul’un fethini hayâl ediyordu. Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri’ne:

“–Acep İstanbul’un fethi kime müyesser olacak?” diye sorunca, o da:

“–Feth-i mübîni görmek şu şehzâde ile Akşemseddîn’e nasîb olacak!” cevabını verdi.

Bu açık kerâmet ile duygulanan Murad Han, Hacı Bayrâm-ı Velî Haz­ret­leri’nin izin ve işareti üzerine, oğlunu Akşemseddîn’in terbiyesine teslim etti. Akşemseddîn, Şehzâde Mehmed’in mânevî terbiyesini üzerine alarak, onu feth-i mübîne mânen hazırladı.

Bu hazırlıkta diğer hocaların rolleri de son derece müessir olmuştur.

MOLLA GÜRANİ İLE FATİH'İN FETİH MUHABBETİ

Bir defasında hocası Molla Gürânî, vakit gece yarısı olduğu hâl­de, Şehzâde Mehmed’in odasının ışığını yanık olarak gördü. Merak etti. Yanına girdi:

“–Şehzâdem niye uyumadın?” dedi.

O da:

“–Hocam, mütâlaa ediyordum...” karşılığını verdi.

Hocası sordu:

“–Hangi dersi mütâlaa ediyordun?”

Fâtih cevap vermeyip sustu.

Hocası çalıştığı dersi merak edip onun masası üzerindeki yığınla evrâkı karıştırdı. Hepsi İstanbul’un müstakbel fetih projeleri idi. O, fethin nasıl gerçekleşebileceğini plânlıyordu. Hocası:

“–Bunlar nedir evlâdım?” deyince Fâtih, içinde gizlediği sırrı açıklamak zorunda kaldı. Hocasına:

“–Hocam! Sır olarak kalması şartıyla, nicedir uykusuz kalıp da yaptığım çalışmaların ne olduğunu söyleyebilirim.” dedi.

Hocasının mütebessim bir çehre ile başını salladığını görünce devam etti:

“–Hocam! Bu iş nicedir içimi yakıp kavurmaktadır. Düşünü­yorum ki tâ sahâbe-i kirâmdan beri defalarca muhâsara edilen ve mübârek ashâbın kanları ile sulanmış bulunan şu Kostantiniyye şehri niçin fethedilemiyor?.. O beldeyi fethetmenin yolu nedir? İşte bu yüzden uykularım kaçıyor, sabahlara kadar plânlar yapıyorum...”

Bu samimî ifâdeleri dinleyen hocası, küçük Fâtih’i son derece takdîr etti. Ayrıca onun bu işi başarabilmesi için gerekli haslet, meziyet ve seviyeye bir an evvel ulaşabilmesi yolunda da şu yön verici na­si­hatte bulundu:

“–Evlâdım! Bu büyük zafere nâil olmanı cân u gönülden arzu ederim. Lâkin ben, senin câhil bir sultan olmanı değil, âlim, ehl-i kalp ve firâset sahibi bir hükümdar olmanı isterim. Zâten Kostantiniyye şehrinin mutlakâ fethedileceğini kaç asır evvelden âhir zaman Peygamberi Muhammed Mustafâ -sal­lâl­lâ­hu aleyhi ve sellem- Efen­dimiz:

«Kostantiniyye elbette fethedilecektir! Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir!..» buyurarak bildirmişlerdir.

Bu itibarla Hazret-i Peygamber -sal­lâl­lâ­hu aleyhi ve sellem-’in medhederek müjdelediği o büyük şanlı fetih, mutlakâ ki âlim, âdil, dirâyetli ve daha birçok üstün meziyetlere sahip bir kumandan tarafından gerçekleştirilecektir. Dolayısıyla senin, maddî ve mânevî her türlü eğitimini ikmâl ettikten sonra o büyük fethe seferber olman, rûhumun en büyük emelidir...”

Küçük Şehzâde, hocasının gönlünden taşan bu samîmî na­si­hat­le­rin­deki nükteleri kavrayarak, yıllar yılı bunlardan mânevî bir kuvvet aldı. Hedeflenen dirâyet ve kemâlâta ulaşabilmek için, gece gündüz gayret etti.

Osman Nuri Topbaş / Osmanlı / Erkam yayınları 2005

 

 

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.