İslam'ın Tebliğinde Tasavvufun Rolü

İnsanlığın hidâyet ve ıslâhı, akıl ve mantıktan ziyâde, kalbe ve vicdâna hitâb eden, gönlünü bir rahmet dergâhı hâline getirmiş ârif zâtların, hâl ve kāl ile yaptıkları irşadları bereketiyle gerçekleşmiştir.

Hakîkaten, mâneviyâtın can­lı tu­tul­ma­sın­da, hal­kın ir­şâ­dın­da, İs­lâm’ın teb­li­ğin­de ve ge­le­cek ne­sil­le­re in­ti­kâ­lin­de, ta­rih bo­yun­ca ehl-i ta­sav­vu­fun hiz­met ve gay­ret­le­rin­de­ki mu­vaf­fa­kı­yet göz­ler önün­de­dir.

MUHAMMED HAMİDULLAH'IN TASAVVUFA BAKIŞI

Ni­te­kim geçen as­rı­n ön­de ge­len İs­lâm âlim­le­rin­den Mu­ham­med Ha­mi­dul­lah bu ger­çe­ği şöy­le ifâ­de eder:

“Be­nim ye­tiş­me tar­zım akıl­cı­dır. Hu­kû­kî ça­lış­ma ve in­ce­le­me­ler ba­na, inan­dı­rı­cı bir şe­kil­de ta­rif ve is­pat edi­le­me­yen her şe­yi red­det­tir­miş­tir. Mu­hak­kak ki ben, na­maz, oruç vs. gi­bi İs­lâ­mî va­zi­fe­le­ri­mi ta­sav­vu­fî se­bep­ler­le de­ğil, hu­kû­kî se­bep­ler­le îfâ edi­yo­rum. Ken­di ken­di­me di­yo­rum ki:

«Al­lah be­nim Rab­bim­dir, sa­hi­bim­dir. O ba­na bun­la­rı yap­ma­yı em­ret­miş­tir. O hâl­de yap­ma­lı­yım. Bun­dan baş­ka, hak ve va­zife bir­bi­ri­ne bağ­lı­dır. Al­lah bun­la­rı ben is­ti­fâ­de ede­yim di­ye ba­na em­ret­miş­tir. Şu hâl­de ben O’na şük­ret­mek­le va­zife­li­yim.»

Ba­tı top­lu­mun­da, Pa­ris gi­bi bir mu­hit­te ya­şa­ma­ya baş­la­dı­ğımdan be­ri hay­ret­le gör­mek­te­yim ki, hris­ti­yan­la­rı İs­lâ­mi­yet’i kabûle sevk eden, fı­kıh ve ke­lâm âlim­le­ri­nin gö­rüş­le­ri de­ğil, İbn-i Ara­bî ve Mev­lâ­nâ gi­bi sû­fî­ler­dir. Bu ko­nu­da be­nim de şah­sî mü­şâ­he­de­le­rim ol­muş­tur.

İs­lâ­mî bir ko­nu­da ben­den bir îzah is­ten­di­ği za­man, be­nim ver­di­ğim ak­lî de­lil­le­re da­ya­nan ce­vap, so­ra­nı tat­min et­mi­yor­du. Fa­kat ta­sav­vu­fî îzah, mey­ve­si­ni ver­mek­te ge­cik­mi­yor­du. Bu ko­nu­da te­sir gü­cü­mü git­tik­çe kay­bet­tim. Şim­di ina­nı­yo­rum ki, Hü­lâ­gu’nun ya­kıp yı­kan is­ti­lâ­la­rın­dan son­ra Ga­zan Han za­ma­nın­da ol­du­ğu gi­bi, bu­gün de en azın­dan Av­ru­pa ve Af­ri­ka’da İs­lâm’a hiz­met ede­cek olan; ne kı­lıç, ne de akıl­dır; fa­kat kalptir, ya­ni ta­sav­vuf­tur.”

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana Tasavvuf, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.