İslam Hukukuna Göre Arazi Çeşitleri

İslam’da hukûkî statülerine göre arazi çeşitleri nelerdir? Fethedilme şekline göre ve öşre tabi olup olmama bakımından arazi çeşitleri.

İslâm’ın çıkışından bu yana, değişik dönemlerde araziler için çeşitli uygulamalar görülmüş ve bunlar hukûkî statülerine göre isimler almıştır. Mülk, mîrî, haraç, öşür, vakıf, metrûk, mevat (ölü) arazi bunlar arasındadır. Yine mîrî arazinin kullanım şekillerinden olan tımar, has, zeamet Osmanlı İmparatorluğu uygulamalarındandır.

1) Fethedilme Şekline Göre Arazi Çeşitleri:

a) Kendileriyle savaş yapılan düşman İslâm’ı kabul ederse mallarını ve canlarını korumuş olurlar. Savaşsız, kendiliğinden Müslüman olan toplumlar hakkında da hüküm böyledir. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir topluluk İslâm’a girdikleri zaman canlarını ve mallarını korumuş olurlar.” “Bir mala sahip olan kimse Müslüman olduktan sonra da onun mâlikidir.” [1] Bu hadis menkul ve gayr-i menkul tüm malları kapsamına alır.

Ebû Yûsuf bu tür toprakların, İslâm’a giren Medineli Müslümanların toprakları gibi öşür arazisi olacağı görüşündedir.[2]

b) Düşman İslâm’a girmemekle birlikte toprakları sulh yoluyla fethedilmişse, anlaşma şartlarına göre toprak statüsü belirlenir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İleride siz bazı topluluklarla savaşacaksınız. Savaştığınız bu kimseler bazı durumlarda mallarını kalkan yapmak suretiyle canlarını ve ailelerini koruyacaklar ve sizinle sulh anlaşması yapacaklardır. Bu takdirde onlardan, yaptığınız anlaşma hükümleri dışında bir şey istemeyiniz, almayınız. Çünkü bu sizin için helâl olmaz.” [3]

Bu şekilde gayrimüslim sahiplerinin elinde kalacak olan araziler “harac arazisi” adını alır. Hz. Peygamber Necran, Eyle, Ezriat, Hecer ve diğer yerlerin halkından anlaşma yaptığı kabileleri mülklerinde serbest bırakmış, sadece bunlarla yapılan anlaşmada kararlaştırılan cizye ve harac vergisini almakla yetinmiştir. Hz. Ömer devrinde, Necran’ın Hıristiyan halkı, Irak ve Suriye’ye nakledilirken, bunların her birine Necran’da sahip oldukları arazi ve meskenlerin yerine, buradan boş araziler verilmesi ve kendilerine kolaylık gösterilmesi valilerden istenmiştir.[4]

c) Düşman toprakları zorla fethedilmişse, İslâm devleti bu topraklarla ilgili olarak üç çeşit yetkiye sahiptir:

aa) Topraklar eski sahiplerinin ellerinde bırakılır ve halk İslâm’a girince bunlar öşür arazisi olur. Hz. Peygamber’in Mekke arazileri için uygulaması bu şekilde olmuştur.

bb) Bu araziler ganimet sayılarak beşte biri Beytümal’e ayrıldıktan sonra geri kalan beşte dördü savaşa katılan gazilere dağıtılır.[5] Böylece bu topraklar onların mülkü ve öşür arazisi olur. Nitekim Rasûlullah (s.a.s) zorla fethedilen Hayber topraklarına böyle bir statü vermiştir. Ancak bu topraklar bir süre “ziraat ortakçılığı” çerçevesinde eski sahiplerinin ellerinde bırakılmıştır.[6]

cc) Fey’ arazisi uygulaması. İslâm devleti zorla fethedilen ülke topraklarını gazilere dağıtmayıp, eski gayri müslim sahiplerinin ellerinde fey’ statüsü ile bırakabilir. Fey’; düşmandan savaşla veya savaşsız ele geçirilen toprakların mülkiyetinin devlette, yararlanma hakkının ise harac vergisi karşılığında eski sahiplerinde bırakılması demektir. Bu, bir bakıma geliri toplum ihtiyaçları için harcanmak üzere arazilerin topluca vakfedilmesidir.

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında fethedilen Suriye ve Irak topraklarına fey’ hükümleri uygulanmıştır. Irak toprakları fethedilince gaziler buranın kendilerine taksim edileceğini bekliyorlardı. Hz. Ömer dağıtmak istemeyince uzun istişare ve müzakereler yapıldı. Hz. Zübeyr, Abdurrahman İbn Avf ve Bilal-i Habeşî ile aynı düşüncede olanlar, bu toprakların ganimet olarak kabulü ile Rasûlullah (s.a.s)’ın Hayber topraklarını dağıttığı gibi gazilere dağıtılmasını istediler. Muaz İbn Cebel ve Hz. Ali gibi bazı sahabîler ise bu konuda Hz. Ömer’i desteklediler.

Hz. Ömer şöyle diyordu: “Bu toprakları dağıtırsam sizden sonra gelecek Müslümanlara ne kalır? Onlar toprakların ahalisiyle birlikte taksim edilmiş olduğunu, babalardan oğullara miras olarak intikal ettiğini, böylece kendilerinin her şeyden mahrum edilmiş olduklarını göreceklerdir.”

Muaz İbn Cebel (r.a) aynı görüş yönünde şöyle der: “Ya Ömer! Vallahi bu toprakları dağıtırsan hoşa gitmeyen şeyler ortaya çıkar. Toprağın büyük bir kısmı Müslümanların eline geçer. Sonra bu sahipler zamanla ortadan kalkar ve büyük topraklar bir kişinin elinde toplanır. Onun için bu topraklara şimdiki Müslümanların da, sonra gelecek olanların da yararlanmasını sağlayacak bir statü ver.”

Hz. Ömer bu müzakerelerde Kur’an-ı Kerim’den fey’ ile ilgili şu ayetleri delil getirmiştir: “Allah’ın fethedilen diğer düşman ülkeleri ahalisinden Peygamberine verdiği fey’; Allah’a, Peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Ta ki bu mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan da sakının.”

“Özellikle o fey’, hicret eden yoksullara ait olup, onlar Allah’tan lütuf ve rıza ararlar.” [7]

Yukarıdaki ayetler, ganimet taksimini genel olarak düzenleyen el-Enfal suresinin kırk birinci âyetini tahsis etmiştir. Bu duruma göre Haşr sûresindeki fey’ âyetleri savaşla veya savaşsız alınan topraklar üzerinde İslâm devletinin başkanına maslahata uygun olarak tasarrufta bulunma yetkisi vermiştir. Hz. Peygamber, Hayber toprakları için Enfal sûresindeki âyetle, Hz. Ömer ise Suriye, Irak ve Mısır toprakları için fey’ âyetleriyle amel etmiştir. Buna göre, fey’ âyeti yalnız savaşa katılan gazileri değil, bütün mü’minleri içine alır. Bu, gayri menkuller üzerinde hak sahibi olmada, sonra gelenler önce gelenlere ortak olurlar. Bu ise, ancak arazileri taksim etmemekle gerçekleşir. Böyle bir statü toplu bir vakıf ve toplu bir kamulaştırma niteliğindedir. Ancak bu topraklar mirasla geçebilir, gerçek vakıf ise mirasla geçmez.[8]

2) Öşre Tâbi Olup Olmama Bakımından Arazi Çeşitleri:

a) Öşür arazisi: Bunlar fethedilip kendi istekleriyle Müslüman olan halkına veya zorla fethedilip, savaşa katılanlara mülkiyet üzere verilmiş olan topraklardır. Arap yarımadasındaki araziler bu niteliktedir. Bu toprakların ürününden onda bir veya yirmide bir nispetinde “öşür” verilir.

b) Harac arazisi: Bunlar sulh yoluyla veya zorla fethedilip eski gayri müslim sahiplerine veya başka gayri müslimlere mülk olarak verilen topraklardır. Irak köyleri ve çevresi bu niteliktedir. Bu çeşit araziden ya çıkan ürüne göre veya önceden belirlenen miktarda “harac” adı ile vergi alınır. Bu vergi, zekât niteliğinde değildir.

c) Sırf mülk arazi: Bu, önceleri mîrî araziden olup Beytülmal’e ait iken, daha sonra bir bedel karşılığında bazı kimselere satılmış olan topraklardır. Bunların ürünü de, sahipleri Müslüman bulununca zekât konusunda öşür arazisi gibidir.

Ancak mülk evlerin çevresindeki mülk bahçeler, bu evlere bağlı bulunduğu için, buradan elde edilecek ürünlerden ve meyvelerden öşür gerekmez.

d) Mîrî arazi: Bunlar, daha önce Müslümanlar tarafından fethedilip de, kimseye mülk olarak taksim edilmeksizin İslâm toplumu için alıkonulmuş olan topraklardır. Bunların kuru mülkiyeti devlete ait olup, yararlanma hakkı köylülere tapu ile tefviz edilegelmiştir. Bunları tasarruf edenler kiracı statüsündedir. Devlete verecekleri belirli hisseler veya vergiler de “kira bedeli” niteliğindedir.

Bu çeşit arazilerin ürününden öşür veya başka adla zekât lâzım gelmez. Çünkü öşür ile harac veya öşür ile bu hükümde bulunan kira bedeli bir Müslümanın toprağında birleşmez. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkiye’de topraklar başlıca bu statüde idi.

Hanefîlere göre harac vergisine tabi olan bir toprak, Müslümanın eline geçse yine harac vergisi devam eder, çıkan üründen ayrıca öşür vermek gerekmez. Çünkü bir toprakta hem harac hem öşür birleşmez.[9] Delil şu hadistir: İbn Mes’ûd (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslümanın toprağında öşür ile harac toplanmaz.” [10] Diğer yandan ne adaletli ve ne de zalim yöneticilerden hiçbiri harac arazisi sayılan Irak topraklarından öşür almamışlardır. Bu yüzden harac ile birlikte öşür vermenin farz olduğunu söylemek icmaa aykırı düşer. Harac ve öşrün dayandığı sebep, toprağın gelir getirici olmasıdır. Bu ikisini aynı topraktan almak, bir maldan iki defa zekât almaya benzer.

Şâfi, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise, Müslümanın elinde bulunan harac topraklarından çıkan ürünlerden öşür; toprağından ise harac olmak üzere ikisi bir arada uygulanabilir.

Çoğunluğun dayandığı deliller şunlardır:

a) Toprağın ürününden zekâtın farz olduğunu bildiren ayet ve hadislerin anlamı genel olup, öşür veya harac toprağına göre ayırım yapılmamıştır.

b) Öşür ile harac farklı nitelikte iki haktır. Mesela, öşürde ibadet, haracta ceza anlamı vardır. Öşür çıkan üründen alınır, harac ise zimmet borcudur. Ürün çıksa da çıkmasa da topraktan harac alınır. Öşrün sebebi ürünün çıkması, haracın sebebi ise toprağın tarıma elverişli olmasıdır. Öşür yoksullara, harac vergisi ise genel hizmetlere ve mücahitlere sarfedilir. Öşür ayet ve hadis delillerine dayanır. Haracın delili ise kamu yararı gözetilerek yapılan ictihattır.

Öşür ile harac bu şekilde birbirinden farklı olunca bunların bir kişide toplanmasında da bir sakınca bulunmaz. Nitekim harem sınırları içinde avlanan hacı, hem avladığı hayvanın değerini verir, hem de cezaî müeyyide uygulanır.[11]

3) Türkiye Topraklarında Öşür:

Gerek fakihlerin çoğunluğunun görüşünü, gerekse devirler içinde arazi statülerinde meydana gelen değişiklikleri dikkate alarak Türkiye topraklarının bugünkü durumunu şu şekilde değerlendirmek mümkündür:

Anadolu ve Rumeli’de önceleri geniş yer tutan mirî arazilerin bir bölümü daha sonra bedel karşılığında satılıp tapu ile devredilmiş ve sahipsiz toprakların ihyası sonucu da geniş alanlar zilyedlikle şahısların mülkü haline gelmiştir. Böylece alma, satma, ekip biçme, kiraya verme veya mirasla intikal konularında zilyedine tam tasarruf yetkisi veren mülk arazi türü ortaya çıkmıştır. Bu çeşit araziler “sırf mülk arazi” çeşidine girer ve öşür arazisinde olduğu gibi çıkacak ürünün öşre tabi olması gerekir. Eğer öşür devlet eliyle alınmıyorsa, hayvanlarda olduğu gibi sahiplerinin bunu uygun yerlere kendilerinin vermesi gereklidir.[12]

Dipnotlar:

[1] Ebû Ubeyd, Emvâl, Kahire 1968, s.397; Ebû Dâvud, Babu İktaı’l-Ardıyn, III, 234, No: 1067. [2] Ebû Yusuf, Harac, s. 74, 75. [3] Ebû Ubeyd, age, s. 210. [4] Ebû Ubeyd, age, s. 274; Ebû Yusuf, age, s. 75. [5] bk. Enfal, 8/41. [6] Hayber toprakları uygulaması için bk. Buhârî, İcâre, 3, Şurût, 14, Megâzî, 40; Ebû Dâvud, İmâre, 24; A. İbn Hanbel, I, 15. [7] Haşr, 59/7, 8, bk. ayet: 6, 9, 10. [8] Ebû Yûsuf, Harac, Mısır, 1352 H. s. 75, 83, 85; Ebû Ubeyd, Emvâl, Kahire 1968, s. 94; Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye, s. 314, vesika: 325; Ali Şafak, İslâm Arazi Hukuku, s. 146-149; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, s. 572 vd; Zühaylî, age, V, 332 vd. [9] Kâsânî, age, II, 57; İbnü’l-Hümâm, age, IV, 365 vd; Meydânî, age, I, 154. [10] Hadis zayıf olup İbn Adiy Kamil’de Yahya b. Anbese’den rivayet etmiştir. İbn Hıbban, “Bu hadis peygamberin sözlerinden değildir” demiştir. bk İbnü’l-Hümâm, age, IV, 366; Buhûtî, Keşşâf, II, 255. Bu hadis, cizye olan harac anlamına te’vîl edilir. [11] Şirâzî, Mühezzeb, I, 157; İbn Kudâme, age, II, 725-727; Buhûtî, age, II, 255; Zühaylî, age, II, 824, 825. [12] Toprak mülkiyetinin kazanılması için bk. Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, 1981, yy, s. 198-200.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, Erkam Yayınları

ÖŞÜR NEDİR, NASIL VERİLİR?

Öşür Nedir, Nasıl Verilir?

ÖŞÜR NEDİR, FARZ MIDIR?

Öşür Nedir, Farz mıdır?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.