İslam Devleti’nin İlk Anayasası

İslam Devleti’nin ilk yazılı anayasası nedir? Medine Vesikası ne demektir? Medine Vesikası’nın maddeleri.

Medine Vesikası’na; “Sahîfe”, “Muâhede”, Düstûru’l-Medîne” isimleri de verilir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Medîne-i Münevvere sâkinlerinin birbirleriyle olan alâkalarını tanzim etmiş ve bunu kânun maddeleri hâlinde yazıya geçirmiştir. Bu vesika, Medîne içindeki bütün tarafların mükellefiyetlerini açıklıyor, hak, vazife ve mes’ûliyetlerinin sınırlarını çiziyordu.

Bu muâhedenin maddelerini bütün olarak nakleden rivâyetler zayıf ise de, bu maddelerin ekseriyeti hadis kitaplarında farklı rivâyetler hâlinde nakledilmiş, fukahâ onları delil olarak kullanmış ve üzerine ahkâm binâ etmişlerdir.

MEDİNE VESİKASI

Tercih edilen görüşe göre aslında iki ayrı vesika mevzubahistir:

  1. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Yahûdilerle yaptığı muâhede ve mütârekeyi ihtivâ eden vesîka.
  2. Müslümanlardan Muhâcirler ile Ensâr’ın mükellefiyetlerini, haklarını ve vazifelerini beyân eden vesîka.

Yahûdilerle yapılan muâhede, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Medîne’ye geldiği günlerde, Bedir’den evvel yapılmıştır. Efendimiz (s.a.v) böylece onların şerlerinden emîn olmak istediler.

Muhâcirler ile Ensâr arasındaki vesika ise hicrî 2. senede Bedir’den sonra yazılmıştır. Bu Sahîfe’yi Allah Rasûlü (s.a.v), Bedir’de ganimet olarak aldığı Zülfikâr isimli kılıcının kınında asılı bulundururlardı. Bu Sahîfe’de Medîne haremi ile alâkalı esaslar, diyetler, hayvanların zekât miktarları mevcut idi.

Daha sonra tarihçiler, bu iki vesikayı birleştirerek tek bir Anayasa hâlinde nakletmişlerdir.

MEDİNE VESİKASI’NIN MADDELERİ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

  1. Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed (Rasûlullah) (s.a.v) tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir.)
  2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (câmia) teşkil ederler.
  3. Kureyş’den olan Muhacirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esirlerinin fidye-i necâtını mü’minler arasındaki mâruf olan esaslara ve adâlet umdelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.
  4. Benû Avf’lar kendi aralarında âdet olduğu vechile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (müslümanların teşkil ettiği) her zümre (taife), harp esirlerinin fidye-i necâtını mü’minler arasındaki mârûf olan esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye (ödemeye) iştirak edeceklerdir.
  5. Benû Hârisler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile evvelki, şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasında iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.
  6. Benû Sâide’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.
  7. Benû Cuşem’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiler altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.
  8. Benû’n-Neccâr’lar kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.
  9. Benû Amr bin Avf’lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.
  10. Benû’n-Nebît’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.
  11. Benû’l-Evs’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.
  12. Mü’minler kendi aralarında ağır malî mes’uliyetler altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidye-i necât veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve mâkul bilinen esaslara göre vereceklerdir. 12/b) Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsına (kendisi ile akdî kardeşlik râbıtası kurulmuş kimseye) mümâna’at edemez. (Diğer bir okunuşa göre: Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsı ile, onun aleyhine olmak üzere bir anlaşma yapamayacaktır.)
  13. Takvâ sahibi mü’minler, kendi aralarında mütecâvize ve haksız bir fiil îkaını tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da mü’minler arasında bir karışıklık çıkarma kasdını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.
  14. Hiçbir mü’min bir kâfir için, bir mü’mini öldüremez ve bir mü’min aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.
  15. Allah’ın zimmeti (himaye ve teminâtı) bir tekdir; (mü’minlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin tanıdığı himâye) onların hepsi için hüküm ifede eder. Zîra mü’minler, diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadırlar.
  16. Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muârız olanlarla yardımlaşılmaksızın, yardım ve müzâheretimize hak kazanacaklardır.
  17. Sulh, mü’minler arasında bir tekdir. Hiçbir mü’min Allah yolunda girişilen bir harpte, diğer mü’minleri hâriç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh, ancak onlar (mü’minler) arasında umumiyet ve adâlet esasları üzere yapılacaktır.
  18. Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askerî) birlikler, birbirleriyle münâvebe edeceklerdir.
  19. Mü’minler, birbirlerinin Allah yolunda (uğrunda) akan kanlarının intikamını alacaklardır.
  20. Takvâ sahibi mü’minler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar. 20/b) Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himâyesi altına alamaz ve hiçbir mü’mine bu hususta engel olamaz (yani Kureyşliye hücûm etmesine mani olamaz.)
  21. Herhangi bir kimsenin, bir mü’minin ölümüne sebep olduğu katî delillerle sâbit olur da maktûlün velîsi (hakkını müdafaa eden) diyete rızâ göstermezse, kısas hükümlerine tabî olur; bu halde bütün mü’minler ona karşı olurlar. Ancak bunlara, sadece (bu kaidenin) tatbiki için hareket etmek helâl (doğru) olur.
  22. Bu Sahîfe’nin muhteviyatını kabul eden, Allah’a ve ahiret gününe inanan bir mü’minin bir kâtile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helâl (doğru) değildir; ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösteren Kıyamet günü Allah’ın lânet ve gadabına uğrayacaktır ki o zaman artık kendisinden ne bir para ve ne de bir bedel kabul edilecektir.
  23. Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed’e (s.a.v) götürülecektir.
  24. Yahudiler, mü’minler gibi, muharebe devam ettiği müddetçe (kendi harp) masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.
  25. Benû Avf yahudileri, mü’minlerle birlikte bir ümmet (câmia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, mü’minlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dâhildirler. 25/b) Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm îkâ eder, o sadece kendine ve âile efradına zarar (vermiş) olacaktır.
  26. Benû’n-Neccâr yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.
  27. Benû’l-Haris yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.
  28. Benû Sâ’ide yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.
  29. Benû Cuşem yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.
  30. Benû’l-Evs yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.
  31. Benû Sa’lebe yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm îka eder, o sadece kendini ve aile efradını zarardîde etmiş olacaktır.
  32. Cefne (ailesi) Sa’lebe’nin bir koludur; bu bakımdan Sa’lebe’ler gibi mülâhaza olunacaklardır.
  33. Benû’ş-Şuteybe de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. (kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır.
  34. Sa’lebe’nin mevlâları, bizzat Sa’lebeler gibi mülâhaza olunacaklardır.
  35. Yahudilere sığınmış olan kimseler (bitâne), bizzat yahudiler gibi mülâhaza olunacaklardır.
  36. Bunlardan (yahudilerden) hiçbir kimse, Muhammed (s.a.v)’in izni olmadan (Medîne hâricine) çıkamayacaktır. 36/b) Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilemeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve âile efradını mes’uliyet altına sokar; aksi halde haksızlık olacaktır (yani bu kaideye riâyet etmeyen bir kimse haksız vaziyette olacaktır.) Allah bu yazıya en iyi riâyet edenlerle beraberdir.
  37. (Bir Harp vukuunda) yahudilerin masrafları kendi üzerine ve müslümanların masrafları kendi üzerindedir. Muhakkak ki bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında hayırhâhlık ve iyi davranış bulunacaktır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır. 37/b) Hiçbir kimse müttefikine karşı bir cürüm îka edemez: Muhakkak ki mazlûma yardım edilecektir.
  38. Yahudiler müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır.
  39. Bu sahîfenin (yazının) gösterdiği kimse lehine Yesrib vâdisi dâhili, harâm (mukaddes) bir yerdir.
  40. Himâye altındaki kimse, bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi) cürüm îka edecektir.
  41. Himâye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez.
  42. Bu sahîfede gösterilen kimseler arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme yahut münâzaa vak’alarının Allah’a ve Rasûlullah Muhammed (s.a.v)’e götürülmeleri gerekir. Allah Teâla, bu Sahîfe’ye en kuvvetli ve en iyi riâyet edenlerle beraberdir.
  43. Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himâye altına alınmayacaklardır.
  44. Onlar (Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib’e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.
  45. Şayet onlar (yahudiler), (Müslümanlar tarafından) bir sulh akdetmeye veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar (yahudiler), (müslümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olursa, mü’minlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harp vak’aları müstesnadır. 45/b) Her bir zümre, kendilerine ait mıntıkadan (gerek müdafaa ve gerekse sâir ihtiyaçlar hususunda) mes’üldür.
  46. Bu Sahife’de (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs yahudilerine, yani onların mevlâlarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu Sahife’de gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. (Kaidelere) mahakkak riâyet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sadece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu Sahife’de gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riâyet edenlerle beraberdir.
  47. Bu kitap (yazı), bir haksız fiil îka eden veya cürüm işleyen (ile cezâ) arasına mânîa olarak giremez. Kim ki bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ki Medine’de kalırsa yine emniyet içindedir; ancak zulmeden ve günah işleyen hâriç. Allah Teâlâ iyilik ve takvâ üzere olanları himâye eder. Muhammed (s.a.v), Allah’ın Rasûlü’dür. (Muhammed Hamîdullah, el-Vesâiku’s-siyâsiyye, s. 41-47)

İLK İSLAM ANAYASASI

Bu vesika gösteriyor ki İslâm toplumu, ilk günden beri tam bir anayasa ve kânûnî esaslar üzerine binâ edilmiştir. İslâm devleti, ilk doğduğu andan îtibâren, bir devletin ihtiyaç duyduğu kânûnî ve idârî unsurların en mükemmelleri üzerine kurulmuştur. O gün bu anayasa tanzimi olmasaydı, İslâmî hükümlerin ayak basacağı sağlam bir zemin bulmak mümkün olmazdı.

Medîne-i Münevvere’nin harem ilân edilmesi, dâhilî emniyeti sağlamış ve iç harplerin çıkmasına mâni olmuştur.

Bu vesikada mü’minlerin, diğer insanlardan farklı, ayrı bir ümmet oldukları ifade ediliyor. Birbirlerine kan ile değil akîde bağı ile bağlı, hisleri, fikirleri, kıbleleri aynı, kabilelerine değil Allah’a dayanan; örfe göre değil şeriatla muhâkeme olan bir ümmet… Bu tür vasıflarıyla mü’minler diğer toplumlardan temâyüz ederler.

Dînî bir topluluğun, diğer insanlardan farklı olması, bazı vasıflarıyla onlardan temâyüz etmesi (ayrılması) istenir. Zîrâ böyle bir durum, o din mensuplarının birbirlerine daha sıkı sarılmalarını ve kendi dinleriyle şeref duyup kendilerine güvenlerinin artmasını sağlar. Bu sebeple;

- Müslümanların kıblesi yahûdilerinkinden ayrıldı.

- Yahûdiler ayakkabı ile namaz kılmazlardı, Allah Rasûlü (s.a.v) ashâbına temiz ayakkabılarıyla namaz kılma izni verdiler.

- Yahudiler beyaz saçlarını boyamazlardı, Müslümanlar beyaz saç ve sakallarını kına, ketem, safran gibi bitkilerle boyadılar. Ancak koyu siyah ile boyamak yasaklanmıştır.

- Yahudiler sadece 10 Muharrem’de (Aşure günü) oruç tutarlardı, Efendimiz (s.a.v) onlara muhâlefet için 9 ve 10 Muharrem’de tutmayı tavsiye ettiler.

Bunun gibi, Efendimiz (s.a.v) Müslümanlara, başkalarına benzememe esâsını koydular ve şöyle buyurdular:

“Bizden başkasına benzemeye çalışanlar bizden değildir. Yahudi ve hristiyanlara benzemeyin! Yahudilerin selamlaşması parmak işaretiyledir, hristiyanların selamlaşması ise el ile işaret etmekten ibarettir.” (Tirmizî, İsti’zân, 7/2695)

“Beyazlaşan saç ve sakalınızı kına ile boyamak sûretiyle rengini değiştirin, yahudilere benzemeyin! (Zira onlar bunu yasak görürler.)” (Tirmizî, Libâs, 20/1752)

Bütün bunlar gösteriyor ki Müslümanlar, diğer milletlerden farklı ve üstün olmalıdırlar. Zira başkalarına benzemek ve onları taklit etmek, kendine güven ve kâfirlere üstün gelme esasına ters düşer. Ancak Müslümanların bu temâyüz ve üstünlüğü, hiçbir zaman onlarla diğer insanlar arasında perde değildir. İslâm toplumu, açık ve genişlemeye müsait bir toplumdur. Müslümanların ideolojisini kabul eden herkes onlara katılabilir.

Sahîfe’de, kabile bağları kabul edilerek bundan ictimâî yönde istifade edilmiş, bu vakıadan İslâm’ın ulvî hedefleri istikâmetinde faydalanılmıştır. Ancak zulüm üzerine yardımlaşmaya ve asabiyete aslâ müsâade edilmemiştir.

Diyet ödeme ve esir kurtarma husûslarında kabile fertlerinin yardımlaşması câhiliye devrinde vardı, vesika bunları tasdik edip aynen bırakmıştır. Çünkü bunlar birer yardımlaşmadır.

İslâm toplumunda kanunların kaynağı ilâhîdir, Allah Teâlâ’nın emridir. Bu sebeple suçlulara verilen cezâları tatbik etmeye çalışmak mü’minler üzerine dînî bir vecibedir. Bu hâl, İslâmî hükümlere bir kudsiyet kazandırır ve büyük bir kuvvet verir. Bazı insanların nefislerinde oluşan, kanunlara karşı çıkma ve meydan okuma isteklerine mânî olur. İnsanlar, “Şeriatın kestiği parmak acımaz!” derler. Ama insanların ortaya koyduğu kânunlara böyle bakılmaz ve fırsatını bulan herkes, onlardan kaçıp kurtulmanın yollarına bakar, yeri geldiğinde karşı çıkar.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Siyer-i Nebi.

MEDİNE SÖZLEŞMESİ NEDİR, MADDELERİ NELERDİR?

Medine Sözleşmesi Nedir, Maddeleri Nelerdir?

HZ. MUHAMMED (S.A.V.) KİMDİR?

Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.