İnsan ve İslam Ortak Kimliği

Kişiyi başkalarından ayıran özellikler kimliği oluşturur. Fert olarak herkes bağımsız bir kimliğe sahip olmakla beraber ayrıca herkesi içine alan ortak kimlikler de vardır.

İnsan olmak bütün beşerin en üst kimliğidir. Cinsiyeti, rengi, dili, ırkı, coğrafyası farklı olsa da herkes insan olma itibariyle bir aile teşkil eder. Sa’di’nin dediği gibi; Adem’in çocukları bir vücudun organları gibidir. Yaradanın birliği, yaradılanların da birliğini ifade eder. Bu birlik Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade ediliyor; “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden de pek çok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının.” (Nisa: 1) Ayetin “Ey insanlar” hitabıyla başlaması bütün insanlık ailesini kapsamaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in veda hutbesinde “Eyyühen’nâs!” şeklindeki hitabı da aynı gerçeğe işaret etmektedir. Rasûlullah bu hutbede: “Rabbiniz bir, babanız bir. Hepiniz Âdemdensiniz. Âdem ise topraktandır.” buyurmuştur. Bir hadisi şeriflerinde de: “Yaratıkların hepsi Allah’ın aile fertleri mesabesindedir. En sevimlileri ise aile fertlerine en faydalı olanlarıdır.” (Münziri, Istınâu’l-ma’ruf, hadis, no: 1)

ÜMMET KİMLİĞİ

Bu üst kimliğin yanında bir de bizlerin Müslümanlar olarak ümmet kimliğiniz var. Cinsiyet, ırk, dil, renk ve coğrafya farklı olsa da İslam bizim en güçlü âidiyetimizdir. Hiç bir farklılık bu ortak aidiyet ve kimliğimizi zedeleyemez, zedelememelidir. Dillerin, renklerin, kabile ve milletlerin ayrı olması ayrılık ve düşmanlık sebebi değildir. Hadi zatında bu farklılıklar zenginlik, tanışma ve kaynaşma vasıtasıdır. Rabbimiz de buna işaret etmektedir. “Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Tanışasınız diye sizi kabile ve milletlere ayırdık.” (Hucurât, 13)

Müslümanların birlik ve bütünlüğünü zedeleyen unsurların başında ırkçılık gelmektedir. Kişi elbette aslını, neslini, soyunu, sopunu inkâr edecek değildir. Fakat ırkı ön plana çıkarıp İslam’ı geri plana itmek büyük fitnedir. Mezhepçiliği ön plana çıkarmak da aynı şekildedir, tarihte ve günümüzde Müslümanlar olarak en büyük zararı ırkçılık ve mezhepçilik yüzünden çektik.

İSLAM ORTAK KİMLİĞİ

İslam ortak kimliğine dair çarpıcı bir tavır ve örnek sunalım:

Ashab-ı kiramdan Selmân-ı Fârisi’yi bilmeyen yoktur. Hafızalarımız tazelensin diye O’na ve Müslüman kimliğine dair kısa bir hatırlatma yapalım:

Selmân-ı Fârisi, İran asıllı olup zengin ve itibarlı bir aileye mensuptur. Mecûsi dinine mensuptu. Mecusi ateşgedesinde kutsal ateşin sönmemesini sağlamakla görevli iken yeni bir din arayışına girdi. Ailesinin şiddetli muhalefetine rağmen Hristiyanlığı benimsedi. Önce savaş, ardından Musul, Nusaybin ve bilahare Ammuriye’ye gitti. Kendisiyle tanıştığı papaz ölüm döşeğinde iken ona, pek yakında Arap yarımadasında İbrahim peygamberin hanif dinine mensup bir peygamberin gönderileceğini haber verdi. O peygamberin bazı alametlerini bildirdi. Kendisini çölden geçirmeleri için Arap tüccarlarla anlaştı. Fakat kervan vâdilkura’ya varınca anlaştığı tüccar onu bir Yahudi’ye köle olarak sattı. O da Selman’ı Medineli bir Yahudi’ye sattı. Selman Medine’de iken Hz. Peygamber (s.a.v.) geldiğini duyunca Kuba’ya gitti ve Rasulullahda, haber verilen peygamberlik alametlerini gördü ve Müslüman oldu. Kölelikten kurtulması için efendisiyle sözleşme yaptı. Hürriyeti karşılığında üçyüz hurma fidanı dikecek ve kırk ukiyye ödeyecekti. Ashabın yardımı ve bizzat Hz. Peygamberin nezaretinde 300 hurma fidanı dikildi ve beytülmalden kırk ukıyye ödenerek âzat edilmesini sağlandı. Ebu’d-Derdâ ile kardeş yapıldı. Hendek ve ondan sonraki savaşlara katıldı. Hendek kazılmasını da o teklif etti. Hz. Ömer kendisine maaş bağladı. Fakat Selman bu parayı sadaka olarak dağıttı, geçimini hurma lifleriyle ördüğü hasırları satarak temin etti. Hz. Ömer tarafından Medain valiliğine tayin edildi. Valiyken de mütevazi yaşadı. Vali olduğunu bilmeyenler onu hamal sanarak yük taşıttılar. O ise durumunu açık etmedi. Dünyalık olarak bir yolcu gibi sadece bir deve yükü kadar servete sahip olunmasına inandı ve öyle yaşadı.

İSLAM OĞLU SELMAN

Bizim onunla ilgili asıl belirtmek istediğimiz husus tam anlamıyla İslam’la bütünleşmiş olmasıdır. Bu yüzden kendisini “İslam oğlu Selman” diye tanıtmıştır.

Bu ismin hatırası şöyledir:

Selman’ın da bulunduğu bir mecliste ensar ve muhacirler arasında soyların belirtilmesi istenir. Orada bulunanlar uzun uzadıya soylarını sayıp dökmeye başlarlar. Sıra Selman’a gelince: Benim soyumu bilmek mi istiyorsunuz? Hamdolsun Rabbim bani İslam’la şereflendirdi. O yüzden ben “İslam oğlu Selman’ım” dedi. Bu davranışıyla Arap ve Fars olmanın bir anlam ifade etmediğini, asıl mensubiyetin İslam olduğunu belirtmiş oluyordu. Hz. Ömer soy-sop meselesiyle Selman’ın rencide edildiğini duyunca yanlarına geldi ve şu mesajı verdi:

Kureyş’in çok bildiği gibi babam Hattab cahiliye döneminin en seçkin insanlarından biriydi. Bundan sonra beni babamın adıyla anmayın. Çünkü ben de “İslam oğlu Selman’ın kardeşi İslam oğlu Ömer’im” dedi.

Hz. Ömer, böyle söylerken aslını inkâr etmiş olmuyor, soy sopla övünmek isteyenlere ders vermek istiyordu. Ona göre insan izzet ve şerefi öncelikle mensubu olduğu İslamiyetten kaynaklanıyordu.

Hz. Ömer Selman’ı İslam kardeşi saymış, kendisine beytülmalden maaş bağlamış, bilahare Medâin’e vali tayin etmiştir. Selman, Ömer tarafından din kardeşi kabul edilmesine ve vali tayin edilmesine rağmen gerçek anlamda kardeşlik hukuku gereği, yerine göre Hz. Ömer’i ikaz etmekten de geri durmamıştır.

Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer’e ganimet malı olarak kumaşlar gönderilmişti. O da bu kumaşları herkese bir elbiselik çıkacak şekilde taksim etti. Bilahare minbere çıktı. Üzerinde altlı üstlü bir elbise vardı. “Ey insanlar! Beni dinler misiniz?” deyince Selman: “Dinlemeyiz” dedi. Ömer, sebebini sorunca: Sen bize birer parça kumaş dağıttın, kendi üzerinde ise iki parça var, diye cevap verdi. Hz. Ömer de: Acele etme ey Allah’ın kulu! Dedi ve oğlu Abdullah’a seslendi ve: Allah aşkına söyle, büründüğün elbise senin elbisen değil mi? deyince oğlu Abdullah: “evet” dedi. Selman’da: Şimdi konuş, dinliyoruz, dedi. (İbnu’l-Cevzi, Sıfatu’s-Safve, 1/533)

Rasulullah; Bilal-ı Habeşi’yi, Süheyb-i Rumi’yi, Selman-ı Farisi’yi İslam kalıbına dökmüş ve onlara yeni bir kimlik kazandırmıştır. Onlar İslam’ın boyasıyla boyanmışlar ve o boyayı hiç soldurmamışlardır. Çünkü bu boya kök boyası, fıtrat boyasıdır. “Allah’ın boyasıyla boyanın. Boyası Allah’ın boyasından daha güzel kim vardır?” (Bakara, 138) Bu boyadan maksat fıtrattır. Zira başka boyalar kalıcı değildir. Yunus ne güzel demiş:

“Boyandım rengine solmazam ayruk

Yandım aşkına ölmezem ayruk”

Biz insan olarak dünyaya İslam fıtratı üzere geldik, asıl kimliğimiz budur. Bu fıtrata uygun yaşamak, renk, şekil ve kimlik değiştirmeden özümüze sadık yaşamak temel görevimizdir.

SELMAN-I PAK

Selman-ı Farisi İslam kimliğini öne çıkardığı ve bu kimliğe uygun yaşadığı için başta Rasulullah olarak üzere “Selmân-ı pâk” olarak herkes tarafından sevilmiş; “Selman bendendir, ehl-i beytim (hane halkım) dendir” buyuran Peygamberimizin iltifatına mazhar olmuştur.

Genelde insanlık, özelde Müslümanlık kimliğine sahip çıkılıp saygı gösterilse yaşanan haksızlık ve düşmanlıklar büyük ölçüde giderilir. Özlenen birlik, dirlik ve dostluk ruhu ihya edilir. Kan ve gözyaşları dindirilir. Bu kuşatıcı kimlik unutulduğu, dallarla ilgilenip kök ve gövde göz ardı edildiği için insanlık ağacı kurumaya yüz tutmuş, beklenen meyveleri veremez olmuştur.

İnsanlık ağacının daima canlı ve verimli olması için kan ve göz yaşıyla değil, sevgi ve merhamet suyuyla her an sulanması gerekir. Cinsiyet, renk, dil, ırk ve bölge ayrımcılığı yapmak köklerden kopmaktır. Kökü kuruyanların yaşama şansı yoktur.

Kaynak: Ali Rıza Temel, Altınoluk Dergisi, Sayı: 374, Nisan 2017

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.