İkinci Eşle Gelebilecek Dertler

Dînimizin, birden fazla evliliğe ruhsat vermesinin sebep ve hikmetleri, elbette çok kapsamlı bir konu… Bizim maksadımız, bu konuda mutlaka üzerinde durulması gereken belli başlı bazı hususlara dikkat çekmek ve en çok düşülen yanlışların altını çizmek…

Bir yandan, toplumumuzda gittikçe hızlanan “ahlâkî çöküş”, gündeminde “Allâh’a hesap verme” olmayan ya da şeytanın adımlarını takip eden kişileri, gayr-ı meşrû ilişkilere teşvik edip; nice yuvaları târumâr etmekte… Diğer yandan, çevresinde “dindar” olarak tanınan bazı beyefendiler ise, -özellikle maddî refah seviyesi orta düzeyin üstüne çıktığında- ikinci bir hanımla evlenme yolunu tercih etmekte…

Bu durum, ilk eşiyle olan evliliğinin sorumluluğu, huzur ve mutluluğu neredeyse gözden çıkarılarak yapıldığında; yuvalara kara bulutlar çöküyor maalesef… Çocuk sahibi olamama ya da evliliğin sıhhatine mânî ciddi bir rahatsızlık söz konusu olmadığı hâlde yapılan bu ikinci evliliklerden bahsediyorum, elbette...

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, “ikinci hanım” meselesini, yaklaşık altı yıl önce çok özlü bir makaleyle özetlemiş. Hoca efendinin fıkıh alanında söz sahibi olması hasebiyle bu makale husûsî bir önem arz etmekte... Bu yüzden söz konusu yazıyı aynen aktarmanın faydalı olacağını düşünüyorum:

HAPİMİZ FATIMAYIZ!

Uygulamada çok kadınla evli erkeklerin adâletsizliği, kumalar arasındaki geçimsizlik, böyle âilelerde evlerin cehennem köşesine dönüşmesi, insanlar arasındaki güzel ilişkilerin çirkinleşmesi, bir vâkıadır. Ancak bu çirkinliklerin ve kötülüklerin âmili (sebebi), kanun (şerîat) değil, onu uygulayan -daha doğrusu uygulamayan- müslümanlardır.

Demokrasiyi ele alalım, Batı’da güzel neticeler verdiği halde Doğu’da adı mevcut, kendisi mefkuddur (yoktur). Birçok yerde demokrasi terk edilmiş, komünizme geçilmiş; bu defa onda insanlık için huzur, adâlet ve saâdet aranmıştır. Ancak uygulama teoriye uymamış, onda da aradığını bulamayanlar, yeniden demokrasiye geçer olmuşlardır. Şu halde bir hukukî, ictimaî, siyasî sistem hakkında doğru değerlendirme yapabilmek için, sistemin kendisi ile uygulamayı birbirinden ayırmak, birinin kusurunu diğerine yıkmamak gerekmektedir.

Beşerî sistemler, köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilirler. İslâm’da köklü değişim söz konusu değildir, onda değişmez kurallar vardır; ancak hangi kural olursa olsun uygulandığında tabiî olmayan bir olumsuz sonuç doğuyorsa, uygulamayı durdurma (imhâl) imkânı da mevcuttur. Bu cümleden olarak bir cevazdan (izinden, serbest bırakmadan) ibaret olan çok kadınlı evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz neticeler doğurduğu takdirde İslâmî yönetim tarafından engellenebilir; bu, kanunu (şeriatı) değiştirmek mânâsına gelmez. Bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin, tek kadınla evli kalmayı yeğlemesine benzer.

KEYFİ İÇİN İKİNCİ EVLİLİK YAPANLAR HER GÜN YALAN SÖYLÜYOR

Günümüzde bizde ve bize benzer toplumlarda tek kadınla evlilik, örf ve âdet haline geldiği için, bir kimsenin karısına kuma alması, birinci kadını, ondan olma çocukları ve çevresini, başka çağ ve toplumlarda olandan daha ziyade etkilemekte, üzmekte, perişan ve hasta etmektedir. Bir mü’minin, insanları bu kadar üzüntüye ve günaha sokacak bir davranışta bulunabilmesi için, zevkten (şehveti tatminden, yenilik arayışından) başka sebepleri olmalıdır.

Keyif için ikinci evlilik yapanlar, genellikle bunu gizli yaptıkları için her gün birçok yalan söylemek durumunda kalıyorlar.

Birinci eş boşanma istiyor, zevcelik vazifelerini yapmakta zorlanıyor, kötü sözler söylüyor, kocasına küsüyor, ağlıyor, hastalanıyor...

İki eş (kumalar) arasındaki ilişki, dinî kardeşlik ilişkisi olmuyor; arada kıskançlıklar, kavgalar, iftiralar, küskünlükler... kaçınılmaz oluyor.

Bütün bunlar İslâm’da yasak; kimisi mekruh, kimisi haram… Şartlara bağlı olarak izin verilmiş (farz, vâcib, müstehab kılınmamış) bir uygulamayı, -hastalık, yetersizlik, çocuksuzluk gibi bir ciddi durum bulunmaksızın- keyfi için yapanlar kaçınılmaz olarak bu günahlara gireceklerdir.

İşte bu sebepledir ki, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kızı Fatıma’nın üzerine evlenmek isteyen Hazret-i Ali’nin bu talebine karşı çıkmış, mescidde sert bir konuşma yapmış, bunun Hazret-i Fâtıma’yı üzeceğini, günaha sokabileceğini (fitne) âilenin huzur ve mutluluğunu gölgeleyeceğini düşündüğü için:

“-Ali, eşi Fâtıma’yı boşamadıkça üzerine o kadını alamaz!” demiş, sevgili damadı da eşini ve kayınpederini üzmemek, âile mutluluğuna gölge düşürmemek için bu teşebbüsünden vazgeçmiştir. (Buhârî, Nikâh, 109; Ebû Davud, Nikâh, 13; Avnu’l-Ma’bud, VI, 76-81)

Ortada bir zaruret yok iken üzerine ikinci eş getirilmek istenen her kadın, bu konuda birer “Fâtıma’dır”, “Hepimiz Fâtıma’yız!” deme hakkına sahiptirler. Hazret-i Fâtıma’yı şefkatli ve sevgili babası nasıl korumuş, ona sahip çıkmış ise, bugün biz de genel olarak erkekler, âlimler ve yöneticiler olarak kadınlarımızı öyle korumak durumundayız. Onlar nasıl nefislerine hâkim olarak kocalarına sâdık kalıyorlarsa, kocaları da onlara sâdık kalmalı, sırf zevklerini tatmin için onları mahvetmekten sakınmalıdırlar.” (Hayreddin Karaman, 16.09.2010 tarihli makale, bkz: http://www.hayrettinkaraman.net/makale/0630.htm)

İKİNCİ HANIMLA EVLENİRKEN 40 KEZ DÜŞÜN!

Bu konuyla ilgili âyet-i kerîmelerin başında gelen Nisâ Sûresi, 3. âyetin sonunda:

“…Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın yahut da sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olandır...” buyruluyor.

Rabbimiz, bu âyette ve Nisâ Sûresi 129. âyette, zaten önemli îkazlarla meselenin çerçevesini çizmiş:

“Üzerine düşüp uğraşsanız da, kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz. Bari birisine tamamen kapılıp da, diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız, Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”

Bizi, bizden çok iyi bilen Rabbimiz, ârif olan herkesin, ikinci bir hanımla evlilik denince kırk kez düşünmesini istiyor böylece… Adâletten ayrılmamak için en uygun olan yol, Rabbimiz tarafından böylesine net bir şekilde sunulmuşken, şu kısacık ömrümüzde hesabı verilmesi, riâyet edilmesi zor risklere girmek, ne kadar ihtiyata uyar ki?! Kul hakkı, Arafat Vakfesi’nde bile affedilmeyen tek günahken; birinci hanımın, varsa çocukların psikolojilerini alt-üst etmeye nasıl cür’et edilebilir?

Nisâ Sûresi, 129. âyet-i kerîmeyi dikkate almayarak rahat davranan “dindar” (!) beyler yüzünden, “Askıya alınmış gibi bırakılan” eşler, öylesine çok ki günümüzde maalesef…

Çoğunlukla refah zamanında ve birinci hanımdan yaşça daha genç hanımlarla yapılan ikinci evliliklerde yaşanıyor, bu askıya alınmış gibi bırakıvermeler… Birinci hanıma gösterilmeyen ya da zamanla ihmal edilen ilginin, katlanarak ikinci hanıma bezledilmesi, zaten her türlü zor olan bir vaziyeti daha da katlanılmaz kılmaz mı?! Her alışverişini kendisi yapması gereken; çeşitli dışarı işlerini, takip edilmesi gereken tâmirat vs. gibi sorumlulukları üstlenmiş olan bir hanım düşünün. Buna rağmen kendisinden sonra nikâhlanılmış ikinci eşin eli, sıcak sudan soğuk suya değdirilmesin… Ya da birinci eşe ayrılan zamanla, ikinci eşe ayrılan zamana hiç de îtina gösterilmesin, lâkayt bir tavır sergilensin… Bir eş ilgi beklerken, diğeri el üstünde tutulsun… Biri ile konuşurken ağızdan kerpetenle lâf alınırken, diğerine iltifatlar yağdırılsın. Daha neler neler…

Âyet-i kerîmelerdeki îkazlar, herhangi bir tefsire, yoruma bakılmaksızın algılanabilecek kadar açıkken, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“İki zevcesi olup da, birine tamamen meyledip, diğerini ihmal eden kimse, kıyamet gününde bir yanı felçli olarak gelir.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 47) buyurmuşken, ne uğruna bunca zulüm, bunca eziyet?

Özellikle zarurî hallerde bir çıkış olabilecek ruhsatlardan yararlanırken İslâm’a kulak verenler; bu îkazlarla çelişen hayatlarında İslâm’ı nereye oturtuyorlar acaba?

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çok eşliliğin örfen sıradan olduğu bir toplumda, Fâtıma Vâlidemize kuma gelmesini engelleyerek bütün çağlara bir numûne teşkil etmiş. Öte yandan, bu ruhsat, çeşitli sebeplerle kullanılmış ise, nasıl davranılması gerektiğini de hayatındaki pek çok misalle sergilemiş.

Âyet-i kerîmelerin çizdiği çerçeve ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in “üsve-i hasene” hayatı ortada iken, evliliklerini, ikinci evlilik uğruna depreme uğratanların, eşler arası adaleti gözetmeyenlerin hiçbir savunması olamaz!.. Zaten, zerre miktarı amellerin tartılacağı Mahkeme-i Kübrâ’da, bu ayan-beyân ortaya çıkacak!.. Tevbe fırsatı henüz eldeyken, yapılan zulümlere bir son verilmeli; âile saâdetine gölge düşürecek her türlü davranıştan sakınılmalıdır.

İkinci hanımı olan kişiler, hayatını âdil bir şekilde ikiye bölüp, muâmele ve alâkayı da eşit bir şekilde göstermedikçe, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ümmeti olmayı arzu etmenin, hâlleriyle ne kadar çelişen bir temennî olduğunu fark etmeliler. Peygamber Efendimizin çok evlilik “sünnetini” işlemeye çalışanlar (!), Peygamberimizin o eşlerine nasıl davrandığını da örnek almalıdırlar.

PEYGAMBERİMİZ'İN (S.A.V.) ÖRNEKLİĞİ

Vâlidelerimizden tezâhür eden pek çok kıskançlığa müsâmaha ve şefkatle yaklaşan, eşit muâmele göstermek için kılı kırk yaran Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vefat edeceği zaman bile bu hukuku titizlikle korumayı ihmal etmemiştir. Böylece günümüzün terazisi şaşmış müslümanlarına, kul hakkının ne derece hassas bir mesele olduğunu hâliyle îlân ederek ebedî âleme intikal etmiştir. Bu hususta hastalığı esnasında, vefâtına kadar Hazret-i Âişe’nin odasında kalabilmek için diğer hanımlarından izin istemesi ne büyük bir âlicenaplıktır.

Bir eşle olan evliliğin sorumluluğunu hakkıyla edâ etmişçesine cüretkâr tavırlar sergileyenlere, âyetlerdeki ikazlara dûçar olmaktan endişe etmeyi tavsiye ederek bu bahsi noktalayalım…

Rabbimiz, cümlemizi râzı olduğu kul ve Habîb-i Edîb’ine lâyık ümmet eylesin. Âmin…

Kaynak: Didar Meltem Erdem, Şebnem Dergisi, 133. Sayı, Mart 2016

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.