Hz. Mevlana Namazı Neden Kıyamete Benzetir?
Hz. Mevlânâ’nın namazı kıyamete benzetme hikmeti; kıyam, rükû ve secde üzerinden kulun ahiretteki hâliyle ilişkilendirilerek namazın derin manevî anlamı açıklanıyor.
Hazret-i Mevlânâ; namazdaki kıyam, rükû, kavme, secde, ka‘de, selâm ve duâ tertibini de kıyâmet günü Hak Teâlâ’nın karşısında hesaba çekilen bir kulun hâline benzeterek, mecaz ve teşbih yoluyla der ki:
NAMAZIN KIYAMETLE OLAN MANEVÎ BAĞLANTISI
“Namaz kılanlar; kıyâmette olduğu gibi Allâh’ın huzurunda saflar hâlinde dururlar, suâle, hesap vermeye, yalvarmaya başlarlar. Namazda gözyaşı dökerken kıyam / ayakta durmak, kıyâmet günü dirilerek kabirlerden kalkıp mahşer yerinde Allâh’ın huzûrunda ayakta durmaya benzer.
Cenâb-ı Hak; «–Sana verdiğim bu kadar mühlet içinde ne yaptın? Ne kazandın ve bana ne getirdin?» diyecektir. Namazda kıyamda iken, hitâb-ı ilâhîden kul utanır, utancından iki büklüm olur, rükûa varır. Çünkü utancından ayakta durmaya gücü kalmamıştır. Rükûda; «Sübhâne Rabbiye’l-azîm» diyerek Allâh’ı tesbih ve her türlü noksan sıfatlardan tenzih ve tâzîm eder.
Sonra o kula, Hak’tan ferman gelir: “Başını kaldır!”
«–Sorulan sualleri cevapla!»
Kul, utana utana başını rükûdan kaldırır, fakat dayanamaz; o günahkâr, utancından bu defa yüz üstü yere kapanır, secdeye gider. Ona bu sefer; «–Secdeden başını kaldır da yaptıklarından haber ver!» diye ferman gelir.
O, bir kere daha utanarak başını kaldırır; ama dayanamaz, yine mahviyet içinde yüz üstü düşer, tekrar secdeye gider. Cenâb-ı Hak; «–Tekrar başını kaldır da söyle; yaptıklarını inceden inceye sana soracağım!» diye buyurur.
Allâh’ın heybetli hitâbı, onun rûhuna öyle tesir eder ki, ayakta duracak mecal ve tâkati kalmaz. Bu ağır yük sebebiyle ka‘deye varır.
Cenâb-ı Hak ise; «–Haydi, söyle, anlat! Sana nimet vermiştim; nasıl kullandın? Şükrünü edâ eyledin mi? Sana maddî ve mânevî sermâye vermiştim; onunla neler kazandın?» buyurur.
Kul yüzünü sağ tarafına döndürür; peygamberlerin ruhlarına ve meleklere selâm verir. Onlara der ki: «–Ey mânâ padişahları! Bu kötü kişiye şefaat edin; bu günahkârın ayağı da örtüsü de çamura battı.»
Peygamberler selâm veren kula derler ki: «–Çare ve yardım günü geçti, gitti. Çare dünyada olabilirdi. Orada hayırlı işler yapmadın, ibâdet etmedin, vaktini boş şeylerle öldürdün!» Kul, bu defa yüzünü sola çevirir. Yakınlarından yardım ister. Onlar da;
«–Sus! Biz kimiz ki sana yardım edelim? Elini bizden çek; kendi cevabını Rabbine kendin ver!» derler. Ne o taraftan ne de bu taraftan bir çare bulamayan kulun gönlü paramparça olur. Herkesten ümidini kesmiş bir vaziyette ve iki elini açarak âciz ve boynu bükük bir hâlde duâ, niyaz ve ilticaya başlar. Der ki: «Allâh’ım! Herkesten ümidimi kestim. Evvel ve âhir kulunun başvuracağı, sığınacağı yegâne sığınak Sen’sin. Sen’in sonsuz rahmet ve merhametine sığındım.»” (Mesnevî)
Bu tefekkür deryâsını coşturan Hazret-i Mevlânâ devamla şöyle buyurur:
“Namazdaki bu hoş işaretleri gör de, sonunda kesin olarak işin böyle olacağını ve ciddiyetini anla!.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!