Hz. Mevlana Anlatıyor: Hz. Ömer Dönemindeki Yangının Ardındaki Hikmet
Hz. Mevlânâ’nın anlattığı Hz. Ömer dönemindeki yangın kıssası, cimrilik ve gösterişten uzak durmanın, iyilikte samimi olmanın önemine dikkat çekiyor.
Hazret-i Mevlânâ anlatıyor:
HZ. ÖMER DÖNEMİNDEKİ YANGININ ARDINDAKİ HİKMET NEYDİ?
Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamanında Medîne-i Münevvere’de bir yangın çıktı. Öyle bir yangın ki ateş, taşları bile kuru odun gibi yakıyordu. Şehrin yarısı alevlerle sarıldı, su bile bu ateşten korktu da şaşırıp kaldı. Bazı akıllı kişiler; ateşe, kovalarla su ve sirke döküyorlardı. Ateş ise inadına artıyordu. Sanki o ateşe, (yangını artırmak üzere) gayb âleminden, ötelerden yardım geliyordu.
Halk koşarak Hazret-i Ömer’e geldiler;
“–Bu yangın su ile sönmüyor.” dediler.
Hazret-i Ömer radıyallahu anh buyurdu ki:
“–O ateş Allâh’ın âyetlerinden, işaretlerindendir. Sizin hasisliklerinizin bir alevidir. Suyu bırakın, yoksullara ekmek dağıtın, eğer benim yolumda iseniz, hasislikten vazgeçin.”
Halk, Hazret-i Ömer’e;
“–Bizim kapılarımız açıktır. Biz cömert kişileriz, iyilikten, yardım etmekten hoşlanırız.” dediler.
Hazret-i Ömer radıyallahu anh buyurdu ki:
“–Siz verdiğiniz ekmeği, Allah rızâsı için değil, gösteriş için veriyorsunuz. Âdet yerini bulsun diye iyilik elinizi açıyorsunuz. Siz, övünmek için, gösteriş için verdiniz. Allah’tan çekinerek, korkarak vermediniz.”
Hisse:
Cenâb-ı Hak, infâkın makbul olabilmesi için riâyet edilmesi gereken âdâbı şöyle beyan buyurmuştur:
“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak bir kaya hâline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar…” (el-Bakara, 264)
Yani Cenâb-ı Hak, infak esnâsında gösterişten ve muhtaçları rencide edecek davranışlardan titizlikle sakınmamızı emretmektedir.
Ecdad vakfiyelerinde bu hassâsiyetlerin çok güzel misalleri vardır. Meselâ:
–Fatih Sultan Mehmed’in bir vakfiyesinde, şehid âilelerine dağıtılan erzâkın, havanın loş karanlığında götürülmesi şart koşulmuştur.
–Şam’da kurulan bir vakıfta, hizmetkârların sehven/yanlışlıkla kırdıkları eşya sebebiyle azarlanıp gönülleri incitilmesin diye, zararlarını tazmin için tahsisat ayrılmıştır.
Yine ecdâdımız, muhtaç durumdaki din kardeşlerinin izzet ve haysiyetlerini korumak için, sadakayı verenle alanın birbirini görmediği sadaka taşları ihdâs etmişlerdir. Hâli vakti yerinde olanlar; “sağ elin verdiğini sol el görmeyecek” bir gizlilikle, hâlisâne bir infakta bulunabilmek için gece karanlığında sadakalarını bu taşın tepesindeki bir oyuğa bırakırlardı. İhtiyacı olmasına rağmen yüksek hayâ duyguları sebebiyle dilenmekten çekinenler de gecenin geç saatlerinde taşın yanına gelir, ihtiyaçları kadar para alır, başka muhtaçları da düşünerek gerisini onlara bırakırlardı. Durumları düzelirse, aldıklarını iade ederlerdi.
Ne ibretlidir ki 17. asır İstanbul’unu anlatan bir Fransız seyyah, üzerinde para bulunan bir taşı, tam bir hafta boyunca gözetlediğini, ancak oradan sadaka almaya gelen hiç kimseyi göremediğini yazmaktadır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Müminlerin Gönül Ufku, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!