Hak Dostlarının Ayırt Edici Vasıfları Nelerdir?

Gerçek bir Hak dostu nasıl yaşar ve hangi vasıflara sahiptir? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, Hak dostlarını Hak katında kıymetli kılan 24 özelliği anlatıyor.

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, Hak dostlarının ayırt edici özelliklerini açıklıyor.

HAK DOSTLARININ AYIRT EDİCİ ÖZELLİKLERİ

Erzurumlu İbrâhim Hakkı Hazretleri’nin İnsân-ı Kâmil adlı eserinde bu hususta güzel bir hulâsa var. Oradan nakledelim:

  1. Hak dostları, Cenâb-ı Hakk’a muhabbetle seviye kazanmışlardır. Fânî lezzetler onlarda ömrünü tüketmiştir. Yani meşrû fânî muhabbetler, kendileri için ilâhî muhabbete bir basamak olmuş, neticede onlarda ilâhî muhabbet tecellî etmiştir. İlâhî muhabbet doyumsuz hâle gelmiştir.

Peygamber Efendimiz duâlarında Allah Teâlâ’nın muhabbetini talep ederek, Dâvûd’un şu niyâzını tekrar ederdi:

“Allâh’ım! Sen’den muhabbetini, Sen’i sevenlerin muhabbetini ve Sen’in sevgine ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allâh’ım! Sen’in muhabbetini benim için; nefsimden, ailemden, malımdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” (Tirmizî, Deavât, 72/3490)

  1. Onlar şer‘-i şerîfin bütün muhtevâsına dikkat ederler. Tavizsiz bir şeriat yaşar ve yaşatırlar. Şeriatı da kemâle erdirmek için bilhassa seher hayatına çok îtinâ gösterirler.

Seherler:

– Bir istiğfar zamanıdır.

– Kelime-i tevhîdi tekrar tefekkür ederek bir nevî îmânı yenileme saatleridir.

– Peygamber Efendimiz’le selâmlaşma ve muhabbetlerimizi arz etme vaktidir.

– Havanın loş karanlığı içerisinde, kabir iklimine girebilmenin bir ön hazırlığıdır.

Nasıl ki vücudumuzda maddî merkezler var; kalp, akciğer, karaciğer, mide vs... Bu mânâda seherler, rûhânî merkezlerimizi de zikirle tezyin etme demleridir.

Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28)

Yani seherler, insanın mânevî açlığını doyurma zamanıdır.

Şöyle ki; mânen ihyâ edilen bir seherden sonra gündüz de nefsânî arzulara karşı kalp mukavemet gösterebilecek. Gündüz, nefsânî arzulardan uzak durularak geceye hazırlanılacak. Böyle girilen bir gecede kalp yine rûhâniyetle dolacak.

Böylece bir mü’minin hayatında gece ve gündüz, vardiya değişir gibi, takvâ üzere birbirine vecd ve rûhâniyet yardımı hâlinde devam edecektir.

  1. Hak dostları, gıdânın helâliyetine çok dikkat eder, şüphelilerden şiddetle kaçınırlar. Süfyân-ı Sevrî Hazretleri şöyle buyurur:

“Kişinin dindarlığı, lokmasının helâlliği nisbetindedir.”

  1. Tevekkül, tefviz, teslîmiyet ve rızâ hâlinde yaşarlar.

Ömer bin Abdülaziz’e;

“–Neyi seversin?” diye sorulduğunda:

“–Benim sevincim yalnız mukadderâttadır. Ben Allah Teâlâ’nın hükmünü severim.” derdi.

Yani dâimâ tecellîlerden râzı olarak yaşarlar.

  1. Hak dostları, dâimâ gönül hoşluğu içinde bulunur ve Cenâb-ı Hakk’a hamd ederler. Azamet-i ilâhiyyeyi tefekkür hâlinde olurlar. Zira Rabbimiz’in ilk emri:

“Yaratan Rabbinin ismiyle oku!” (el-Alak, 1)

  1. Hevâ ve heveslerine tâbî olmayı ve mâsivâ ile alâkayı terk etmişlerdir. Nefsânî hevesler ve hazlar, onlar için sanki çocukların meşgul oldukları oyuncaklar mesâbesine düşmüştür. Dâimâ Hak rızâsını ararlar.
  2. Acziyetlerinin idrâki içinde kendi benliklerinden geçerek, ilâhî muhabbette fânî olmuşlardır. Meselâ, Sakarya Nehri Karadeniz’e döküldüğü zaman artık Karadeniz olmuştur. Bir Hak dostunun dediği gibi:

“Sen çıkınca aradan,

Kalır seni Yaradan!”

İşte gerçek vuslat! Hak dostları, ilâhî azamet karşısında «hiçlik» edâsı içinde bulunurlar. Ve mâlûmdur ki, her şey «hiçlik» ve yokluğa erdikten sonra başlar.

Müslüman olarak yaratılmanın, Rasûlullah Efendimiz’e ümmet olmanın Cenâb-ı Hakk’ın çok büyük bir lutfu olduğunu bilir ve dâimâ «abd-i âciz» olarak yaşarlar.

Bu dünyaya «arz-ı endâm» etmeye değil, yani makam-mevkî, şan-şöhret kazanmak için gelmediklerini; bilâkis «arz-ı hâl» etmeye, yani hiçliğin idrâki içinde kulluk tahsili yapmaya geldiklerini bilirler ve dâimâ Cenâb-ı Hakk’a ilticâ hâlinde yaşarlar.

Bu mânâda, devrimizde avâm arasında tesadüf edilen:

“–Benim şeyhim mahşer yerinde benim elimden tutar! Beni bırakmaz. Beni cennete götürür.” gibi anlayışlar kat‘iyetle Hak dostlarının telkin ettiği telâkkîler değildir.

Çünkü İslâm’da, peygamberler ve onların cennetle müjdelediği sahâbîler dışında kimsenin uhrevî durumu belli değildir. «Beni kurtarır!» dediği şeyhinin de durumu meçhuldür, mürîdin de durumu meçhuldür.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şefâat-i uzmâ sahibi olduğu hâlde, kızına ve halasına şöyle buyurmuştur:

“–Ey Rasûlullah Muhammed’in kızı Fâtıma! Ey (halam) Safiyye! Allah katında makbul ameller işleyiniz! (Sâlih amelleriniz yoksa benim peygamber olmama güvenmeyin!) Çünkü ben, kulluk yapmadığınız takdirde sizi Allâh’ın azâbından kurtaramam!” (İbn Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îmân, 348-353)

Takvâdan ve kulluktan uzak bir hayat yaşayıp da; «Beni şeyhim kurtarır!» beklentisiyle avunmak, gerçek tasavvufun aslâ kabul etmeyeceği bir gaflet ve nadanlıktır. Bu, tasavvufu tahrip etmektir.

  1. Hak dostları, kendilerine verilen her nimeti âhiret sermayesi hâline getirebilmişlerdir.

Rabbimiz Tevbe sûresinin 111’inci âyetinde şöyle buyuruyor:

“Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır...”

Demek ki dostluk, fedakârlık ister. Cenâb-ı Hak ile dostluk ise kulu, âhirette korku ve hüzünden âzâd eden en büyük saâdettir.

  1. Hak dostlarının gönülleri merhamet menbaıdır.

Îmânın ilk meyvesi merhamettir. Bir mü’min merhamet mahrumu olamaz. Açların, muhtaçların, hasta, garip, yetim ve öksüzlerin sesli veya sessiz feryatlarına bîgâne kalamaz.

İslâm; nâdan, hodgâm, sadece kendini düşünen insan istemiyor; diğergâm insan istiyor. Diğergâm insan da vicdan seferberliğinde olur.

Rivâyete göre Mûsâ -aleyhisselâm- bir gün:

“–Yâ Rabbi! Sen’i nerede arayayım?” diye niyazda bulunmuştu. Allah Teâlâ da:

“–Ben’i kalbi kırıkların yanında ara!” buyurdu. (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)

Rahmet insanının;

Amellerinde ihlâs ve samimiyet olur. O, her işini ivazsız ve garazsız, hasbeten lillâh yapar.

Çorak insan değil, rahmet tevzî eden bir insan olur.

Yağmur gibi ulaştığı her yere hayat verir.

Güneş gibi en kuytu ücrâ köşeleri dahî aydınlatır.

  1. Hak dostlarında ilâhî tecellîler yoğunlaşmıştır.

Nitekim Allah dostlarından İbrahim bin Edhem Hazretleri şöyle der:

“İlâhî muhabbette duyduğumuz lezzet, huzur, vecd ve istiğrâkımız müşahhas bir şey olsaydı; krallar onu alabilmek için bütün hazinelerini de krallıklarını da fedâ ederlerdi.”

  1. Dünyevî ve nefsânî zevkler, onlarda ömürlerini tüketmiştir.

Ashâb-ı kiramdan Hâris bin Mâlik el-Ensârî -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in sohbetinde vecd ile dolar ve istiğrak hâlinde yaşardı.

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir sabah ona:

“–Yâ Hârise, nasıl sabahladın?” diye sorduğunda Hârise -radıyallâhu anh-;

“–Hakikî bir mü’min olarak!” cevabını verdi. Peygamber Efendimiz bu defa:

“–Yâ Hârise! Her hâl ve hakikatin bir delili vardır. Senin îmânının hakikatinin delili nedir?” buyurdu. Hârise -radıyallâhu anh-;

“–Yâ Rasûlâllah! Dünyadan el-etek çekince, gündüzlerim susuz, gecelerim uykusuz hâle geldi. Rabbimin Arş’ını açıkça görür gibi oldum. Birbirlerini ziyaret eden cennet ehli ile, yekdiğerine düşman kesilen cehennem ehlini görür gibiyim.” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Tamam yâ Hârise! Bu hâlini muhafaza et! Sen Allâh’ın, kalbini nurlandırdığı bir kimsesin.” buyurdular. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 57)

  1. Açlıkta ve toklukta, uyku ile uyanıklıkta, susmakta ve konuşmakta, yalnızlıkta ve kalabalıkta; velhâsıl bütün hâl, hareket ve ibâdetlerde işlerin en hayırlısı olan orta yolu tutarlar. Ölçüleri dâimâ Allah Rasûlü’nün sünnetidir.
  2. Hak dostları sözlerine sâdık olup asla va‘dlerinden dönmezler.
  3. Hak dostları, ayıpları örter, kimsenin sır ve ayıplarını başkalarına ulaştırmazlar. Asla tecessüste bulunmayıp bildikleri kusurları da ifşâ etmezler. Özellikle gönül sırlarını gizleyip örterler. Tevâzu ve hiçlik hâlindedirler. Dâimâ;

“Sen yâ Rabbi!” derler.

  1. Hak dostları öyle bir gönül zenginliğine sahiptir ki, bütün insanlardan müstağnîdirler. Güzel ahlâkları dolayısıyla hiç kimseye kızmaz, asla kin gütmezler. Hiç kimseye kötü söz söylemezler. Gördükleri hataları da nehy-i ani’l-münker emrine ittibâ ile ancak nezâketle îkâz ederler. Galat-ı ru’yet hâlinde olurlar; yani sanki yanlış görmüş gibi davranıp hatayı kendilerine izâfe ederler.

Muhammed Bâkî Billâh -rahmetullâhi aleyh- Hazretleri’nin talebelerinden biri bir hata işlese;

“–Bunlar bizim fena sıfatlarımızın aksileridir. Bizdeki fenalıklar onlara da aksediyor. Onlar ne yapabilir, ellerinden ne gelir ki!” buyurur ve hemen kendi hâlini gözden geçirerek herhangi bir ihmâlinin olup olmadığına bakardı.

Fudayl bin Iyâz -rahmetullâhi aleyh- der ki:

“Ben Allâh’a karşı bir suç işlediğimde, bunu merkebimin ve yardımcımın ahlâkının değişmesinden anlarım!” (Yani ben bir günah işlediğimde onların ahlâkı ve davranışları bozulur.)

  1. Onların her hâl ve hareketi ibâdettir.

Zira onların nefesleri birer tesbihtir. Beşerî münasebetleri ya hatır sorma şeklinde bir müslümanın derdiyle dertlenmek, ya hidâyetlere vesile olmak için yaptığı ziyarettir. Kendilerini devrin akışından dâimâ mes’ûl görürler.

  1. Hak dostları tatlı dille emr-i bi’l-mâruf ve nehyi ani’l-münkerde bulunurlar.

İnsanları güzel ahlâka irşâd ederler. Yol gösterirler. Onların sözlerini işitenler, kendilerinden mutlaka istifâde ederler. Zira sözleri, Kur’ân-ı Kerîm’e muvâfık ve hadîs-i şeriflere mutâbık olduğundan mahzâ ilim ve hikmettir. Lisanları, Şerîat-ı Garrâ’nın tercümanıdır.

  1. Hak dostlarına ârız olan mal-mülk ile alâka, fakirlere yardım etmek gayesiyledir.

Bu sebeple, mal kazanmak onların gönüllerini bir an bile Hak’tan gafil kılmaz. Hakk’ın huzûrunda bulunmalarına asla mânî olmaz.

  1. Kalpleri bir dergâh hâlindedir. Herkese karşı yumuşak ve iyilikle davranırlar. Lütuf, şefkat ve merhametle muâmele ederler. Halkı, tabiatlarında bulunan karanlıklardan kurtarıp, ruhlarında bulunan nurlara yükseltmek için onlara meyil ve muhabbet beslerler. Ancak bu meyil ve muhabbet sırf Allah içindir. Onun için Cenâb-ı Hakk’ın dergâhında makbuldür.

Anlatıldığına göre, ashâb-ı kiramdan Ebu’d-Derdâ Hazretleri Şam’da kadılık yapıyordu. Bir gün halkın bir günahkâra sövüp saydıklarını işitti ve onlara:

“–Siz kuyuya düşmüş bir adam görseniz ne yaparsınız?” diye sordu. Oradakiler:

“–İp sarkıtıp çıkarmaya çalışırız.” deyince Ebu’d-Derdâ Hazretleri bu defa;

“–Öyleyse ona ağır sözler söylemeyin, size afiyet veren Allâh’a hamdedin. Günah kuyusuna düşmüş olan bu kardeşinizi de kurtarmaya çalışın.” dedi. Şaşırdılar:

“–Sen bu günahkâra düşmanlık duymaz mısın?” dediler.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in terbiyesinde yetişmiş bulunan Ebu’d-Derdâ Hazretleri şu hikmetli cevabı verdi:

“–Ben, onun kendisine ve şahsiyetine değil, günahına düşmanım. O günahı terk ettiği zaman o yine benim din kardeşimdir.” (Bkz. Abdurrazzâk, Musannef, XI, 180; Ebû Nuaym, Hilye, I, 225)

Yani Hak dostları; günaha olan nefreti, günahkâra taşımazlar. Onları yaralı bir kuş gibi kabul ederek gönül sarayında irşad ve ıslah gayreti içinde olurlar.

  1. Hak dostları, dış görünüş itibarıyla diğer insanlardan farklı değildir.

Lâkin iç dünyaları, rûhâniyet, zarâfet ve nezâket itibarıyla kibrît-i ahmer / eşsiz bir altın gibidir; eşleri, benzerleri bulunmaz.

  1. Hak dostları, insanların akāidlerini tashih ederek şüphelerini giderirler. Müphem kalan ve îzâha muhtaç olan hususları açıklığa kavuştururlar. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolunu tatbik ederler.

İslâm tarihinde, eserleri ve tedrisatlarıyla ehl-i sünnet yolunu tahkim eden, ehl-i bid‘atle mücadele eden dört mezheb imâmımız ve İmâm-ı Gazâlî gibi büyük âlimlerin, aynı zamanda tasavvufî yönlerinin de bulunması bunun şahididir.

  1. Hak dostları nesil endişesi içinde yaşarlar.

Peygamberlerin maddî bir mîrasları yoktu. Onların gerçek mîrâsı, yetiştirdikleri ümmettir.

«Evliyâullâh»ın da bütün gayreti, arkadan İslâm’a hâdim olacak güzîde bir insan mîrâsı bırakabilmektir. Bu güzîde kullar, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanan ve Allah’ın nasipli kullarına sevdirdiği kimselerdir.

“Îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem, 96)

Dostluğun Allah’taki kaynağına erişen Mevlânâ, Yûnus ve Şâh-ı Nakşibend, Aziz Mahmud Hüdâyî misâli Hak dostları, sonsuza kadar bütün insanlığın dostu olarak kalacaklardır.

  1. Hak dostları sâdıklarla beraber olmaya çalışır ve bunu tavsiye ederler.

Şeyh Ubeydullâh Ahrar ç, bu hususta yârânına şöyle nasihat eder:

“–Ağyâr ve bîgânelerle sohbet etmek, kalbe fütûr, rûha dağınıklık ve gönle perişanlık verir.”

Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî bir gün, içinde böyle bir perişanlık duydu. Bir türlü kendisini toplayamadı; meclisindekilere:

“–Hele bir bakın meclisimizde yabancı biri var mı?” dedi.

Araştırdılar, kimseyi bulamadılar. Fakat Bâyezîd-i Bistâmî ısrar etti:

“–Hele iyi araştırın. Asâların olduğu yere de bakın. Eğer öyle olmasaydı, içimde bu perişanlık olmazdı.” dedi.

Tekrar araştırdılar ve bir gafilin asâsını buldular. O asâyı dışarı attılar; Bâyezîd-i Bistâmî’nin gönül huzuru da yerine geldi.

İn‘ikâsın tesirini gösteren câlib-i dikkat bir misaldir bu.

  1. Hak dostları, Kur’ân-ı Kerim üzerine çok hassastırlar.

Gönül aynalarını Kur’ân ile devamlı cilâlandırırlar. Zira Peygamber Efendimiz de her vesile ile Kur’ân okurdu.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kırâati, açık bir şekilde harf harf, tertîl üzere, yani teennî ve tedebbür ile aynı zamanda tecvid kaidelerine uygun olarak yapılan bir tilâvet idi.

Hâsılı; gerçek Hak dostları, Kur’ân ve Sünnet’i derin bir hassâsiyet içinde yaşayan peygamber vârisleridir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Sual ve Cevaplarla Tasavvufi Mülahazalar, Yüzakı Yayıncılık

İslam ve İhsan

ALLAH DOSTU KİME DENİR?

Allah Dostu Kime Denir?

HAK DOSTLARI VE MÜRŞİD-İ KAMİLLER

Hak Dostları ve Mürşid-i Kamiller

TASAVVUFUN KISA VE ÖZ TARİFİ

Tasavvufun Kısa ve Öz Tarifi

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle