Allah Dostlarının Sohbetlerinden Gerçekten Kimler İstifade Eder?
Abdullah Sert Hocaefendi, Allah dostlarının sohbetlerinden kimlerin gerçek anlamda istifade edebileceğini; mürşid, mânevî terbiye ve hâl güzelliği açısından anlatıyor.
Mânevî sohbetler, gönül terbiyesi ve hakikat yolculuğu için önemli bir vesiledir. Allah dostlarının sohbetinden gerçek anlamda faydalanmak; onların sözlerinden öte, güzel ahlâklarını ve hâllerini hayatımıza taşımakla mümkündür.
BİR MÜRŞİDİN YAKININDA BULUNMAK GERÇEK İSTİFADE İÇİN YETERLİ MİDİR?
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Bazı câhil ve gâfil kimseler; «Ben falan şeyhin sohbetinde bulundum, ondan feyiz aldım.» diye, asılsız ve bâtıl iddiâlar içine girdiler. Aslında olması gereken, bu bu sohbetler sonunda onların (idrâk seviyelerine göre) Allâh’a karşı duydukları korku ve saygılarının artmasıydı.”
[Mânevî sohbetlerden gerçek istifâde, o sohbetlerin muhtevâsındaki ilim, irfan ve hikmetler ile hâl ve amellerini güzelleştirmek, sâlih müʼminlerin gönül dokusundan hisseler almak, yani onlardan mânen istifâde ederek kalben tekâmül etmektir. Yoksa bu meclislerin müdâvimi olmakla övünüp bunu insanlar nezdinde îtibar kazanma aracı hâline getirmek ve dünyevî menfaatler için toplumda âdeta bir hüsn-i hâl kâğıdı gibi kullanmak değildir.
Diğer taraftan, istikâmet sahibi ve takvâ ehli bir mânevî rehberin sohbet ve yakınlığında bulunmak, sâlih ve sâdık müʼminlerle beraber olmak, elbette büyük bir nîmettir. Fakat bu sohbet ve dostlukları kâfî görüp, o yakınlığın gerektirdiği fazîletleri hayatına aksettirmekte ihmâlkârlık göstermek de büyük bir gaflettir.
Zira Yunus Emre -rahmetullâhi aleyh-ʼin tâbiriyle:
Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen,
Bin yıl anda durursa, kendi dolası değil!..
Sohbet, sırf dört duvar arasındaki bir beraberlikten ibâret değildir. O sohbetlerden gerçek mânâda istifâde etmek; hata, kusur ve noksanlıklarını tespit edip bunların telâfi ve tedavisi için kendine bir reçete çıkarmak ve bu reçeteyi harfiyen uygulamakla olur.
Şu hâdise, bu hakîkati ne güzel ifade eder:
Hak dostlarından Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gün yolda gidiyor, bir genç de ayak izlerine basarak onu takip ediyordu. Şeyhin üzerinde bir kürk vardı. Genç:
“–Efendim, kürkünüzden bir parça verseniz de bereket ve feyzinizden istifâde etsek!” dedi.
Hazret, ona şu hikmetli cevâbı verdi:
“–Kürkünü değil, bizzat Bâyezîd’in derisini giysen, onun yaptığı amelleri yapmadıkça bir fayda göremezsin!” (Attâr, Tezkire, s. 191.)
Dolayısıyla Allâh’ın sâlih kullarıyla beraber olup onların sohbetinde bulunmak gerekliyse de sâlihlerden gerçek mânâda bir istifâde için, onların ahlâkıyla ahlâklanmaya da samimiyetle gayret göstermek îcâb eder. Yoksa kuru kuruya bir fiilî beraberlik -az çok bir fayda sağlasa da- istenen neticeyi temin etmez.
Kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse kapamazlar. Buna mukâbil, uzak diyarlardaki nice müridler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, muhabbet ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere, güzel hâllere ve mânevî duyuşlara nâil olabilirler. Büyüklerin buyurduğu; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” sözü de esâsen bunu ifade eder.
Mânevî terbiyede mürşidin kâmil olması ne kadar mühim ise, mürîdin de ona samimî bir gayretle tâbî olması, aynı derecede mühimdir. Nitekim ashâb-ı kirâm, âdeta gölgenin gövdeye olan sadâkatiyle Peygamber Efendimiz’e tâbî oldular, itaatleri nisbetinde de mânen seviye kazandılar.









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!