Hadisler de Dinin Kaynağıysa Neden Kur’ân Gibi Yazılıp Korunmamıştır?

Hadisler de dinin kaynağıysa neden kur’ân gibi yazılıp korunmamıştır? Hadislerin yazıya geçirilmemiş olmasının sebepleri nelerdir?

Hazırlayan: Dr. Abdullah Çimen

Kısaca Kur’ân’ın Yazılması

Dinin yegâne iki kaynağı Kur’ân ve sünnettir. Hadisler sünnetin yazılı veya sözlü ifadeleri anlamına gelir. Bu haliyle hadisler Kur’an’daki ayetlerin mücmel olanını açıklama, mutlak olanını takyîd, umûm olanını tahsîs etme hatta Kur’ân’da yer almayan bazı hususlarda da yeni bir hüküm getirme yetkisine sahiptir. Burada zikredilen hususlar bizzat Allah Teâlâ tarafından peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) tanınan yetkilerden bazılarıdır, peygamberlik vazifesinin önemli unsurlarındandır. Kur’ân’ın yazıya geçirilme sürecine kısaca değinilecek olursa, hem Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ümmî oluşunun hem de o dönemde insanların çoğunun okuma yazma bilmemesinin göz önünde bulundurulması konunun temellendirilmesi ve gerekçelendirebilmesi açısından önem arz etmektedir. Bundan dolayı inen ayetler hemen ezberlenerek muhafaza ediliyordu. Fakat buna rağmen Rasûlullâh (s.a.v.) ayetlerin ezberlenmesinin yanı sıra unutma ve karıştırma ihtimaline karşı yazılmasını da sağlamıştır. Bu durum bir taraftan ezberleme işinin yapıldığını diğer taraftan vahiy kâtiplerinin de yazıya geçirdiklerini göstermektedir. Belâzûrî o dönemde 24 sahâbenin okuma-yazma bildiğini ifade etmektedir. Bu rakam, yazma faaliyetinin de çok az kişi tarafından gerçekleştirildiğini göstermektedir. Fakat okuma yazma bilenlerin daha fazla olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Hz. Peygamber’in(s.a.v.) Ebû Saîd el-Hudrî’den nakledilen hadisinde “Benden Kur’ân dışında bir şey yazmayınız! Kim yazdıysa onu imha etsin.” (Müslim, Zühd, 72) şeklindeki buyruğu Kur’ân’ı vahiy kâtipleri dışında yazanların da bulunduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla Kur’ân’ın yazılmasının Hz. Peygamber’in denetiminde olduğunda şüphe yoktur.     

Hadislerin Yazılması Konusu

Hadislerin öncelikli olarak Kur’ân’ın açıklayıcısı olması nedeni ile niçin erken dönemden itibaren Kur’ân gibi yazılıp korunmadığı sorusu sürekli olarak sorulmuştur.  Buna istinaden âlimlerin kitâbetü’l-hadîs (hadislerin yazıya geçirilmesi) kavramıyla ele aldığı bu hususun çok yönlü sebepleri bulunmaktadır. Buna geçmeden önce hadislerin yazılmasıyla ilgili doğrudan nakledilen hadislere değinmek gerekmektedir.

Hadislerin Yazımını Yasaklayan Rivayetler

Rasûlullâh’tan hem hadislerin yazılmasını yasaklayan hem de yazılmasına izin veren hadisler nakledilmiştir. Hadislerin yazılmasını yasaklayan rivayetlerin içerisinde sahih olarak nakledilen rivâyet; Ebû Saîd el-Hudrî’den nakledilen “Benden Kur’ân dışında bir şey yazmayınız! Kim yazdıysa onu imha etsin.” rivayetidir. Fakat Buhârî ve bazı âlimler tarafından bu ifadeler Ebû Saîd el-Hudrî’nin kendi beyanı olarak kabul edilmiştir. Böyle önemli bir konuda rivayetin sahâbiler arasından sahih olarak sadece ondan gelmesi, tâbiîn tabakasından da sadece Atâ b. Yesâr’dan nakledilmesi düşündürücüdür. Bu durum yasağın umûmî ve kat'î nitelikte olmadığını göstermektedir. Şayet söz konusu yasak umûmî olsaydı bu konuda pek çok sahâbeden şüphe bırakmayacak şekilde sahih hadisler nakledilirdi. Ayrıca bu rivâyet metin olarak incelendiğinde “Kur’ân dışında bir şey yazmayınız!” kısmı yasağın Kur’ân yazımına vurgu yapılarak nakledildiğini göstermekle beraber hadislerle ayetlerin aynı yazılı malzemeye yazılmasının yasaklandığını veya Kur’ân ile karıştırılma endişesinin bulunduğunu da göstermektedir.

Hadislerin Yazımına İzin Veren Rivayetler

Hadislerin yazılmasına izin veren rivayetler incelendiğinde ise hadislerin çok daha fazla tarikten ve farklı sahâbilerden gelmiş olduğu görülmektedir. Bu durum söz konusu yasağın belli gerekçelere binaen konulduğunu da göstermektedir. Konuyla ilgili Hz. Peygamber’den (s.a.v.) nakledilen “Ebû Şah için (bu hutbeyi) yazınız!” (Buhari, İlim, 40; Müslim, Hacc, 82; Ebu Davud, Menâsik, 90) yönündeki emrinin, hicretin sekizinci yılında, yani risaletin ilerleyen bir döneminde söylendiği görülmektedir. Bu durum, hadisleri yazma yasağının risaletin ilk yıllarına mahsus olarak uygulandığını göstermektedir. Yapılan araştırmalar toplam 52 sahâbenin hadisleri yazdığını göstermektedir. Bu da rakamsal olarak sahâbenin genel sayısı içinde oldukça az bir rakama tekabül etmektedir. Hatta Abdullâh b. Amr gibi bazı sahâbilerin, unutmamak ve hafızasına destek olması için hadisleri yazdığı da söylenmektedir.

Hadislerin Yazıya Geçirilmemiş Olmasının Sebepleri

Hadislerin yazılmaması ile alakalı erken dönemde öne sürülen sebeplere bakıldığında bunlar arasında Arap toplumunun sözlü kültüre sahip olması ve ezberlerinin kuvvetli olması önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Bununla birlikte Arapların yaygın olarak nesep bilgilerini ve şiirleri ezberledikleri de bilinmektedir. İkinci bir sebep olarak yazımın ve yazılacak malzemelerin yetersizliği ifade edilmektedir. Toplumda sözlü geleneğin ve güçlü hafızanın hâkim olması, yazı yazmayı ve yazım malzemelerini geri plana itmiştir. Yazının noktalama vs. yönünden yetersizliği ve muhtemel hataların olma ihtimali de toplumu yazıya karşı mesafeli durmaya sevk etmiştir. O dönemde nakledilen “İlim satırlarda değil sadırlardadır (göğüslerde/ezberde).” sözü dönemin ilim anlayışını en güzel özetleyen cümledir. Esasen sahâbenin tamamı udûl yani Hz. Peygamber'e (s.a.v.) kasten yanlış ve yalan söz isnat etmeyen adâlet sahibi kabul edildiği için onların Hz. Peygamber adına yalan uydurmuş olması mümkün görülmemiştir. Fakat ortaya çıkmaya başlayan bazı karışıklıklar, hadislerin tedvin ve tasnif sürecini beraberinde getirmiştir. Hadislerin özellikle ezberden yapılmasına dair önemli teşvikler olmuş, yazıdaki muhtemel hatalara istinaden dönemin âlimleri “Sahafîlerden; yani hadisi yazılı metinlerden aktaranlardan hadis almayınız.” şeklinde uyarıda bulunmuşlardır. Kolaycılığa yeltenmek ve ilme gereken ehemmiyeti verememek gibi kaygılar sebebiyle yazıyla kayda almanın, ezberlemenin önüne geçebileceği şeklinde birtakım endişeler dile getirilmiştir. Söz gelimi bazı âlimler; “Bizim ezberleyerek aldığımız gibi siz de ezberleyin.” şeklindeki telkinleriyle hadis ezberleyip nakleden talebelere teşviklerde bulunmuşlardır.

Hadislerin yazılarak nakledilmesi yerine ezberlenmesine dair ileri sürülen diğer bir sebep, sözün gücünün korunmak istenmesidir. Yıllardır devam eden ve birtakım pratikler sebebiyle sözlü bir kültüre dönüşen ezber geleneğinin devam etmesi arzu edilmiştir. Önemli sayılabilecek bir diğer sebep de hadis yorumlarının rivayetleşmesi endişesidir. Yazılı metinlerde olabilmesi gayet tabi olan şahsî yorum, bilgi gibi ilave kayıtların hadisle karışma kaygısı nedeniyle ezberden nakledilmesi teşvik edilmiştir. Son olarak sözlü olarak aktarılan bir olayın yazıya geçirilirken bağlamından koparılabileceği ihtimali de ezberlemeye teşvik eden bir unsur olarak görülmüştür.

Buradaki sebepler düşünüldüğünde aslında âlimlerin işi sağlama aldıkları net olarak anlaşılmaktadır. Hadislerin ezberden nakledilmesi aynen korunabilmesini, kaynakların büyük ölçüde ilk ezberlendiği şekliyle aktarılmasını kolaylaştırmış, yazıdan kaynaklanabilecek sorunlardan korumuştur. Bu nedenle elimizdeki hadis kaynaklarındaki hadislerin korunarak gelmesinin de ezber olarak yapılan nakillerin önemli bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.    

KAYNAKLAR

  • Düzenli, Muhittin, Hadislerin Yazım Serüveni, Ankara: TDV Yayınları, 2024.
  • Tatlı, Bekir, “İlgili Rivâyetler Yönünden Hz. Peygamber Döneminde Vahyin Yazımı Meselesi” Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 49/1, (2008), 123-150.
  • Yücel, Ahmet. “Kitâbet”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 26/81-83. Ankara: TDV Yayınları, 2002.
  • Yücel, Ahmet. “Hadislerin Yazılmasıyla İlgili Rivayetlerin Tenkit ve Değerlendirilmesi.” Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 16-17 (2014), 91-121.

İslam ve İhsan

HADİS VE SÜNNETİN DİNİMİZDEKİ ÖNEMİ

Hadis ve Sünnetin Dinimizdeki Önemi

SÜNNETİN KORUNMASIYLA İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Sünnetin Korunmasıyla İlgili Ayet ve Hadisler

HADİS VE SÜNNET NEDİR?

Hadis ve Sünnet Nedir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.