Gönülleri Dirilten İbâdet

Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği, afv ü mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îmân, vecd ve aşk heyecânı içinde kaynaştığı mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyan eder.

İslâm’ın beş temel rüknünden biri olan hac, nebîler silsilesinin ilki Âdem -aleyhisselâm-’dan âhirzaman nebîsine kadar yanık gönül terennümleri ve çeşitli ulvî hâtıralarla dolu hak ve îmân cevherini gönüllerde kemâle erdiren ve bu âlemde mahşerin bir benzerini yaşatarak;

“Ölmeden evvel ölünüz!” sırrının hakîkatine vesîle olan ulvî bir ibâdettir.

Hac, İslâmiyet’ten evvel de vardı. Ancak müşrikler, bunu ibâdet olmaktan çıkarmış, âdetâ güçlü ve kuvvetli olanlara karşı sergilenen gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. Nitekim Araplar arasında imtiyazlı bir kabile olan Kureyş mensupları, giyinik olarak Kâbe’yi tavaf ederler, fakat diğer Araplar kadın-erkek topyekûn çıplak bir şekilde tavaflarını yaparlardı. Elbiselerini çıkaran çıplak topluluğun mahrem yerlerini örtmesi, Kureyş’in cömertliğine bağlıydı. Yâni Kureyşliler kendilerine elbise verirse örtünerek, vermezse uryan bir hâlde Kâbe’yi tavaf ederlerdi. Kurban kestiklerinde de onun kanını Kâbe’nin kapı ve duvarlarına sürerler, kurbanın etlerini de yakarlardı.

İşte İslâm, bu hayâsız âdetleri ve hurâfeleri toptan ortadan kaldırdı. Zîrâ İslâm’da her ibâdetin ana gâyesi, Allâh’ı zikretmek, O’ndan mağfiret dilemek ve kelâmullâhı yüceltmektir.

Kaynak: İslam İman İbadet, Osman Nuri Topbaş

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle