Gıybet Etmenin Hükmü Nedir?

Gıybet nedir? Gıybet neden yasaklanmıştır? Gıybeti dinlemenin hükmü nedir? Gıybet ile ilgili ayet ve hadisler...

Gıybet, bir Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşinin gıyâbında konuşarak, duyduğunda üzüleceği veya utanacağı bir kusurundan bahsetmesidir. Allah Teâlâ, insanoğlunun izzet ve haysiyetine öyle büyük bir değer vermektedir ki, onun kusurlarının gıyâbında söylenerek şerefinin zedelenmesini, dînen çok ağır bir suç olarak îlân etmektedir. Bu keyfiyet, rahmeti gazabına gâlip olan Rabbimiz’in, günahkâr ve kusurlu kullarını dahî koruyup himâye ettiğini göstermektedir.

GIYBETİN YASAKLANMA SEBEBİ

Bununla birlikte gıybetin men edilme sebebi, sadece Cenâb-ı Hakk’ın “günahkâr bir kulunun bile hakkını muhafaza edip ona sahip çıkma” arzusundan ibâret değildir. Bunun bir sebebi de gıybetin, toplum hayatındaki sulh ve sükûn ile kardeşlik duygularını zedeleyici bir rol oynamasıdır.

Gerçekten de gıybet, İslâm kardeşliğini bozan, ictimâî nizâmı altüst eden, birlik ve beraberlik rûhunu yok ederek kalplere kin ve husûmet saçan büyük günahlardan biridir. Böyle olmakla beraber birçok kimse, câhilâne bir düşünceye kapılarak, söylediklerinin gerçek olmasıyla kendini avutur. Hâlbuki gıybet, zâten mevcut olan bir kusurun söylenmesidir. Olmayan bir kusurun var olduğunu söylemek ise iftiradır. Bunu göz ardı ederek, gıybet eden kişinin, sözlerinin doğru olmasıyla tesellî bulması ve yaptığı yanlışı savunması, ancak cürmünün vebâlini artıran derin bir gaflet tezâhürüdür.

GIYBET NEDİR?

Nitekim Resûlullah Efendimiz bir gün:

“–Gıybet nedir, bilir misiniz?” diye sormuştu. Ashâb-ı kirâm:

“–Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” dediler. Hazret-i Peygamber:

“–Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır.” buyurdu.

“–Söylenen ayıp, eğer o kardeşimde varsa, ne dersiniz?” diye soruldu. Efendimiz:

“–Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa ona iftira ettin demektir.” buyurdu. (Müslim, Birr, 70; Ebû Dâvûd, Edeb, 40/4874)

KİM ÖLMÜŞ KARDEŞİNİN ETİNİ YEMEKTEN HOŞLANIR?

Cenâb-ı Hak, ağır bir kul hakkı olan gıybetten titizlikle sakınmamız için şöyle buyurmaktadır:

“…Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Elbette bundan tiksinirsiniz. O hâlde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (el-Hucurât, 12)

Âyet-i kerîmede gıybetin; ölmüş kardeşinin etini yemek şeklinde tasvîr edilmesi, bu cürmün ne kadar ağır olduğunu çok açık bir sûrette ortaya koymaktadır. Bir insanın eti, diriyken dahî murdar ve haramdır. Ölmüş kardeşinin kokuşmuş etini, üstelik bir de severek yiyebilmek, ne kadar dehşetli bir aklî, kalbî ve ahlâkî bozulmaya işaret etmektedir.

Gıybet, ağır bir kul hakkıdır. Bir din kardeşinin dedikodusunu yapan, gidip ondan helâllik istemelidir. Üstelik bunu isterken de ona bütün samimiyetiyle; “Ben senin hakkında şöyle şöyle dedim, yanımda şunlar şunlar vardı…” diye açıkça îtirâf etmesi îcâb eder. Hattâ yaptığı gıybet, şayet bir fitneye sebebiyet vermişse, bol bol istiğfâr etmesi, sadakalar vermesi, Cenâb-ı Hakk’a nedâmetle yalvarıp af dilemesi îcâb eder.

Yani gıybet, telâfisi son derece zor olan kul haklarından biridir. Dolayısıyla dile sahip çıkıp onu böyle bir günaha hiç bulaştırmamak, en selâmetli yoldur.

GIYBETİ DİNLEMENİN HÜKMÜ NEDİR?

Allah Teâlâ, gıybet etmeyi yasakladığı gibi onu dinlemeyi de yasaklamıştır. Çünkü gıybete göz yumup onu dinlemek de zımnen ona iştirâk etmeyi ifâde eder.

Nitekim Abdullah Dehlevî Hazretlerinin oruçlu olduğu bir gün, yanında sultânı kötülemişlerdi. Hazret:

“–Eyvah, orucumuz bozuldu!” buyurdu. Bir talebesi:

“–Efendim, siz gıybet etmediniz ki!” dediğinde ise:

“–Evet, biz gıybet etmedik ama dinledik. Gıybette, söyleyen de dinleyen de aynıdır.” buyurdu.[1]

Cenâb-ı Hak, gerçek mü’minlerin bu tür mezmum sıfatlardan uzak olduğunu şöyle beyan buyurmaktadır:

“Onlar boş ve faydasız söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler...” (el-Kasas, 55)

“Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3)

Çünkü mü’min, mes’ûliyet şuuruna sahip insandır. Kendisine lûtfedilen her nîmet ve imkândan sorulacağını, yaptığı her hareketin hesâbını vereceğini bilen kimsedir.

Nitekim Cenâb-ı Hak biz kullarını şöyle îkaz buyurmaktadır:

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi, yaptıklarından sorumludur.” (el-İsrâ, 36)

PEYGAMBERİMİZİN GIYBET İLE İLGİLİ UYARILARI

Resûlullah Efendimiz de hadîs-i şerîflerinde gıybetten sakınmaya dâir şu îkazlarda bulunmuşlardır:

“Ey diliyle îmân edip de kalplerine îman tam olarak yerleşmeyen kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayınız, kusurlarını da araştırmayınız! Kim Müslümanların kusurlarını araştırırsa Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa, onu evinin ortasında bile olsa rezil eder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35; Tirmizî, Birr, 85; İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 229)

“Allâh’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun!” (Buhârî, Edeb, 31)

“Dilini tutan kurtuldu.” (Tirmizî, Kıyamet, 50; Dârimî, Rikāk, 5)

“Kim bir mü’mini bir münâfığa (gıybetçiye) karşı himâye ederse, Allah da onun için, kıyâmet günü, etini Cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu kıyâmet günü, Cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından arınıp) çıkıncaya kadar hapseder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 36/4883)

Velhâsıl gıybet, nefse mağlûp olmanın, kalpteki yanlış duyguların ve kötü ahlâkın bir göstergesidir. Hem dünya hem de âhiret hayatını berbâd eden mânevî bir illettir.

Buna rağmen maalesef nice insan, hiçbir iç sıkıntısı duymadan, âdeta tatlı bir mûsikî dinler gibi gayet rahat bir sûrette bu günaha düşmekte, hattâ onu alışkanlık hâline getirmektedir. Rabbimiz bu ve benzeri bütün zâhirî ve bâtınî haramlara karşı son derece hassas ve müteyakkız olabilmeyi cümlemize nasîb eylesin.

[1] Abdülganî bin Ebî Saîd, Hüvelganî Risâlesi, s. 152.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Ebediyet Yolculuğu, Erkam Yayınları

 

İslam ve İhsan

CEHENNEM’E GÖTÜREN HARAMLAR

Cehennem’e Götüren Haramlar

İNSANI CEHENNEME SÜRÜKLEYEN MANEVİ HASTALIKLAR

İnsanı Cehenneme Sürükleyen Manevi Hastalıklar

İNSANI CEHENNEME SÜRÜKLEYEN MANEVİ HASTALIKLAR

İnsanı Cehenneme Sürükleyen Manevi Hastalıklar

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.