Gerçek Fakirleri Nasıl Tanırız?

Müʼmin, yüksek hayâ ve iffetinden dolayı insanlara el açamayan, muhtaçları sîmâlarından tanıyacak kadar hassas ruhlu bir insandır.

Bir müʼminin kalbi âdeta mânevî bir röntgen hâline gelecek. Kendisine kimlerin zimmetli olduğunu sîmâlarından bilecek. Bu zimmetine dikkat edecek. Hâlini arz eden muhtacı dinleyeceksin. Fakat iffeti dolayısıyla isteyemeyeni de sen gidip bulacaksın. Nasıl üstüne başına bir şeyler almak için dükkân dükkân dolaşıyorsan, üzerine zimmetli olan fakir fukarayı bulmak için de dolaşacaksın. Mülk Allâh’ın, bizim değil. Emânet bize. Bu durumda nasıl israf edersin? Sana ait olmayan bir malı, nasıl keyfince kullanabilirsin? Bu, emânete ihânet olmaz mı?

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî –rahmetullahi aleyh- buyurur: “Allah dostları, daha ziyâde, kimsenin uğramadığı dükkânlardan alışveriş ederler.” 

Yani onlar, garipleri arayıp bulur, kimsesizlerin kimsesi olur, muzdariplerin derdiyle dertlenir, iffetinden dolayı çekinip ihtiyacını arz edemeyen muhtaçları sîmâlarından tanırlar.

Bir müslüman, şer’î mesʼûliyetlerini yerine getirdikten sonra istediği gibi harcama hürriyetine sahip midir, suâlinize gelince…  Böyle bir hürriyete sahip değildir. Bir müʼmin, dünyada nasların çerçevesi içinde hürdür. Nasların dışına çıktığı zaman, nefsânî arzularının esiri olur. Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi, müʼmin ne kadar çok kazanırsa kazansın, kendisi için kifâyet miktarıyla yetinip geri kalanı âhiret sermayesi kılabilmenin gayreti içinde olmalıdır. Zira ihtiyaçtan fazla harcamak israf, her şeyi kendi nefsine hasretmek de cimriliktir.

GERÇEK FAKİRLERİ NASIL TANIRIZ?

Cenâb-ı Hak, bu iki menfî hâlden de kurtularak dengeli bir cömertliği emreder. Âyet-i kerîmede buyurur: “...(Rasûlüm!) Sana (hayır-hasenât yolunda) neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını (verin)!..” (el-Bakara, 219)

Rasûlullah –salllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:  “Gerçek fakir, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve hâlini anlayıp kendisine yardım edecek biri çıkmayan, (buna rağmen) halktan bir şey isteyemeyen (müstağnî) kimsedir.” (Buhârî, Zekât, 53)

Rasûlullah Efendimizʼe ganimetlerin beşte biri gelirdi, dilese gâyet zengin bir hayat sürebilirdi. Fakat O, fakrʼı ve zâhidâne bir hayatı, gönüllü olarak tercih eder, kifâyet miktarıyla yetinir, geriye kalanı infâk eder, böylece “ağniyâ-i şâkirîn”e örnek olurdu. Evinde sudan başka hiçbir şeyin olmadığı zamanlarda da sabır ve şükür hâliyle “fukarâ-i sâbirîn”e fiilî kıstas, yani canlı bir örnek olurdu.

Bir gün ashâb-ı kirâm, Peygamber Efendimiz’in yanında dünyadan bahsettiler. Bunun üzerine Efendimiz: “Siz işitmiyor musunuz, siz işitmiyor musunuz? Sâde yaşamak îmandandır; sâde yaşamak îmandandır.” buyurdular.

CANININ ÇEKTİĞİ HERŞEYİ YEMEN ŞÜPHESİZ İSRAFTIR!

Yine Efendimiz insanın ihtiyaçlarını karşılamadaki meşrû sınırlarını bildirmek üzere: “İsrâfa ve gurura saplanmaksızın yiyiniz, içiniz, giyiniz, sadaka veriniz.” buyurmuş, diğer bir hadîs-i şerîfte ise: “Canının çektiği ve arzu ettiğin her şeyi yemen, şüphesiz israftır!” îkâzında bulunmuştur.

Halk ağzında “oburluk veya pisboğazlık” olarak da tâbir edilen bu hâl, dînimizce reddedilmiştir. Yine bu hâl, çok imkâna sahip olmanın, çok tüketmeyi meşrû kılmadığını da ortaya koymaktadır.

Zira Hazret-i Ali –radıyallahu anh-ʼın buyurduğu gibi: “Zenginler israf ettiği ölçüde, toplumda insanlar aç kalır!..”

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri dünya ihtirâsını şu teşbihle izah eder: “Maddî hayata meyledenler için hayat, deniz suyu içmeye benzer; içtikçe susarlar, susadıkça içerler.”

Yahya bin Muâz -rahmetullahi aleyh-, dünyaya aşırı düşkün bir İslâm hukukçusunu gördüğünde ona şu îkazda bulunur:

“Ey ilim sahibi kişi!

‒ Köşkleriniz, Bizans imparatorlarının köşklerine,

‒ Evleriniz, İran hükümdarlarının evlerine,

‒ Yaşadığınız meskenler, Kârun’un yaşadığı meskenlere,

‒ Kapılarınız, Tâlût’un kapısına,

‒ Kıyafetleriniz, Câlût’un süslü kıyafetine,

‒ Hayat tarzınız, şeytanın hayat tarzına,

‒ Yok oluşunuz, inkârcıların yok oluşuna,

‒ Yönetiminiz, Firavun’un yönetimine,

‒ Hâkimleriniz, aceleci ve rüşvetçi hâkimlere,

‒ Ölümünüz câhiliye ölümüne benziyor.

Peki Muhammedîlik bunun neresinde?!”

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Müslümanın Para ile İmtihanı, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.