Geç Kalan Helallik
Helallik almak için neden ölümü bekliyoruz? Gerçekten musalla taşında söylenen helalleşmeler, kalplerdeki kırgınlıkları onarabilir mi?
Her şey yerinde ve zamanında güzeldir. “Geç kalan adalet, adalet değildir” derler. İslam, tüm işlemlerinde zamana riayeti ister. Kulun istediği zaman, istediğini yapabilmesi hoş karşılanmaz. Bir Müslümandan ibnü'l vakt olup bulunduğu hali değerlendirmesi esas kabul edilir. Yarına bırakılan iş belki unutulur, belki zayi olur.
HELALLİK ALMAK İÇİN NEDEN ÖLÜMÜ BEKLİYORUZ?
Bizim topraklarda dünya imtihanını tamamlayıp ahiret yolculuğu için musalla taşına konulan her Müslüman lehine helallik istenilir. Cenaze namazında imam, orada bulunan Müslümanlardan ölen mevta için son bir hüsn-ü şehadet ikrarı duymak ister. “Mümin ve muvahhit” olduğuna dair şahitlikleri sorulur. Sonra da haklarını helal etmesini ister. Hatta bunun unutulması imamlar için bir eksiklik olarak kabul edilir.
Musalla Taşında Sorulan Helallik Sorusu
Bendeniz bu yaşıma kadar musalla taşında “Ben bu şahsa hakkımı helal etmiyorum” veya “Onun Mü’min ve muvahhit bir kul olduğuna şahitlik edemem” diyen kimseyi görmedim. Ama böylesi ilginç ve acı olaya şahitlik ettiğini söyleyen dostlarım olmuştu.
Genelde biz mevta için böylesi bir güzel şehadette bulunamayacaksak cenazesine katılmayız veya kalabalığın içinde sessiz kalırız. En kötüsü de ne dediğini ve kim olduğunu bilmeden uydum kalabalığa alışkanlığında “helal olsun!” denilmesidir.
Ancak asıl önemli olan yapılan bu helalleşmenin zamanı ve şeklidir. Bu helalleşme adam ölüp gittikten, defterini kapattıktan, günahlarını sırtına yükledikten sonra bir başkası tarafından adet olsun diye mi yapılmalıdır? Kendisi hayattayken kırdığı, döktüğü, incittiği insanlardan helallik alması gerekmez miydi? Yenilen kul hakları bu kadar kolay mı ödenir?
Abdülhalık Gucdüvânî Hazretlerinin Nakşibendiyye tarikatında seyr u sülûkün temel kaideleri olarak bilinen mühim esasları vardır. Sadece tarikat erbabının değil de tüm Müslümanların hayatını tanzim edecek bu sekiz esasa ilave olarak çok eskiden bu yana sayılan üç mühim husus vardır ki bunlar kulluğun temel taşıdır. Bunlardan birisi de “Vukûf-i zamânî” şartıdır. (Vakte hâkim olmak, onu iyi değerlendirmek, sık sık nefsini hesaba çekerek her ânını manevi uyanıklık içinde geçirmeye gayret etmek.)
Kul Hakkını Sonra Ödemek Mümkün müdür?
Ahiret inancına ve endişesine sahip olan bir kul; her türlü borçlarını kendi hayatında ve iradesiyle, bazen pahalıya mal olması pahasına bile olsa zamanında ödemelidir. Sonraya bırakılan ve zamanında yapılamayan işlerin nerede ve nasıl ayağımıza pranga olacağını bilemeyiz. Hele başkalarına havale edilmiş işler…
- Onlarca insanın muayene olmak için sıra beklediği bir hastanede bir torpili kullanarak öne geçivermenin ortaya çıkardığı hakların helalliği için kime başvuracak?
- Herkesin ter döktüğü bir sınavda bir kolay yolu(!) bulup rahatlıkla o badireyi geçen insan ne zaman helalleşecek? Hele ki böyle bir haksız sınav sonucunun neticesinde hak etmediği bir yere atanır, görev alır ve yıllarca buranın ekmeği yerse… Sonunda musalla taşındaki helalleşme yetecek mi?
- Başka insanların da yararlanacağı bir otoparka aracını istediği gibi koyup diğer insanların park etmesine veya giriş çıkışlarına engel olan bir insanın helalleşme görevi yok mudur?
- Trafikte yolunu daralttığı sürücüler, sıkıştırıp zor anlar yaşattığı hanım şoförler de haklarını helal etmek için musalla başına gelecekler ve “evet hakkımızı helal ettik” diyecekler mi?
- Öğrencisi, arkadaşı, dostu veya yanında çalıştırdığı personeline karşı sözlü veya fiili davranışlarıyla kalbini kırmış, yaptığı hareketlerin etkisini bazen fark etmiş ama görmezden gelmiş, bazen de “hak etmişti ama” diye kendisini savunup geçmişse… Bu insanlarla helalleşmek için Azrail aleyhisselam’ın gelip işini bitirmesi mi gerekiyor?
- “Bu benim tarzım, alışkanlığım böyle ne yapayım, huyum kurusun işte, karakterim böyle oluşmuş, ben mi seçtim…” gibi basit cümlelerin arkasına sığınarak üzerine kul haklarını biriktiren insanın ölümü beklemesi çok geç olmaz mı?
O gün belki bir kısmı gönülsüzce ses verecek, bazıları susup “Ben bu işi Allah'a havale ettim hadi orada görürsün gününü” diye içinden geçirecek. Hatta kimi hak sahipleri adamın öldüğünü hiç duymayacak bile. En kötüsü de hiç tanımadığı belki de yüz yüze karşılaşmadığı kimselerin de hakkını boynuna dolamış olarak göçecek bu dünyadan.
Bunca kul hakkına girmiş bir insanın hayatını ibadet ve taatle geçirmiş olması daha büyük bir fecaat. Düşünün 70-80 yıllık bir ömründe seherlerini değerlendirmiş, sıcak yaz günlerinde orucunu tutmuş, zorlu zamanlarda namazını kılmış, en çetrefilli vakitlerde Müslüman olabilmenin mücadelesini vermiş bir insan var ortada. Ama mahşer meydanında hepsini başkalarına dağıtıvermiş ve eline hiçbir şey kalmamış. Nasıl mı?
Kul Hakkı Ödenmeden Hesap Kapanmaz
Ebu Hüreyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, Rasülullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün şöyle sordu:
"Müflis kimdir, biliyor musunuz?" Ashab:
- Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler. Rasûlullah (s.a.v.)
"Şüphesiz ki ümmetimin müflisi; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelmiştir. Fakat şuna sövüp, buna zina isnat ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir." buyurdular. (Müslim)
- Musalla taşına ertelenmiş ve başkalarına havale edilmiş ödeşmeler hiçbir işe yaramaz. Bunlar gönüllü de olmaz.
- Bedel ödeten, bedel ödemelidir.
- Alan, vermelidir.
- Üzen, üzülmelidir.
- Kıran, kırmanın karşılığını tazmin etmelidir.
- Hakkını yiyip mağdur ettikleri için mağduriyetini giderecek adımları atmalıdır.
Aksi halde sona kalan dona kalır…
Kaynak: Haşim Akın, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!