Fıtrat Delili Nedir? Allah İnancı İnsan Fıtratında Nasıl Yer Alır?
Allah inancının insan fıtratındaki yeri, fıtrat delili ve insanın yaratılıştan Allah’ı bilmeye meyilli oluşu, Kur’ân âyetleri ışığında ele alınıyor.
İnsanlık tarihi incelendiği zaman hangi zamanda olursa olsun, her devirde yaşayan insanlarda bir Allah inancı, tanrı fikri, ibâdet düşüncesinin olduğu görülür. Çok eski devirlerden beri yaşayan dünyanın çeşitli bölgelerindeki insanların doğru veya yanlış bir tanrı inancına sahip oldukları tarihin bize verdiği haberlerden biridir. Tarih boyunca çeşitli zamanlarda bir takım yanlış inançlar bulunsa bile insanda tanrı fikri dâimâ var olmuştur. Tarihin tanıklık ettiği bu ortak fikir, Allah’ın varlığı hususunun şüphe götürmez bir gerçek olduğunu gösterir.
İNSAN FITRATI ALLAH İNANCINA NASIL YÖNELİR?
İnsanları, her türlü canlı ve cansız varlıkları yaratan, Allah Teâlâ’dır. İnsanı yaratan Allah, insana kendini bilebilecek, bulabilecek bir akıl ve kabiliyet de vermiştir. Aslında insan, her hangi bir bildiren olmasa bile Allah’ın kendisine verdiği aklı doğru bir şekilde kullandığı takdirde Allah’ın varlığını kolayca anlayabilir, bilebilir. Aslında insan doğuştan Allah fikrine ve inancına sahiptir. Allah, insanı, kendine inanma ve kendini bilme özelliği ile yaratmıştır. Her insan Allah inancını kendi rûhunda ve vicdanında hisseder.
“Allah’tan başka yaratıcı var mı?” (Fâtır, 35/3) âyeti bunu haykırmaktadır. Bunun anlamı, “Allah’tan başka yaratıcı yok” demektir. İnsanın vazifesi, aklını çalıştırıp bu ilâhî gerçeği anlamaktır.
“(Rasûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir! Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler!” (Rûm, 30/30) Bu âyet, Allah Teâlânın, insanları, Hak Din olan İslâm’ı kabule hazır ve meyilli bir şekilde yarattığını bildirmektedir. Demek ki yaratılış itibariyle insanlar Hak Din İslâm’ı kabul edebilecek bir durumda iken akıllarını doğru ve yeterli bir şekilde kullanmadıklarından İslâm’dan mahrum kalıyorlar.
Çevrenin İnanç ve Düşünce Üzerindeki Etkisi
İslâm’dan mahrum kalışın en mühim sebeplerinden birisi, çevre faktörüdür. İnsan esas itibariyle taklitçi bir karaktere sahiptir. Çevresinde gördükleri, duydukları onu etkiler; inancının ve düşüncesinin şekillenmesinde mühim bir rol oynar.
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Her doğan insan fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası onu yahudi veya hristiyan veya mecûsi yapar.”5 Bu hadis-i şerif bize, insanların doğarken Hak Din İslâm’ı kabullenmeye meyilli olarak doğduklarını, ancak akıllarını doğru kullanamadıklarından ve anne-babalarına, öğreticilerine, yani çevrelerinde onları etkileyen kişilere uyduklarından, İslâm’dan mahrum kaldıklarını bildiriyor.
İnanç, ibâdet, ahlâk, edep, yaşayış tarzı vb. hususlarda çevre faktörünün rolünü hiçbir zaman unutmamalıdır. Çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren, dünya ve âhiret mutluluklarına sebep olacak doğru ve gerçek bilgiler vermeli, onları en güzel bir şekilde yetiştirmeliyiz.
Ezelî bir yaratıcının varlığı, yeterli aklî kapasiteye sahip bütün insanlar tarafından dâimâ mecbûrî olarak kabul edilmiştir. İnsan, Allah’ın varlığını içinde hisseder. Allah’ı inkârda aşırı giden kişiler bile gerçek bir hayatî tehlikeyle karşılaşsalar, Allah’tan başka hiçbir varlıktan yardım ummazlar ve beklemezler. Ancak ve ancak Yüce Yaratıcı Allah Teâlâ’dan yardım bekler ve medet umarlar.
Sıkıntı ve Felâket Anında Allah’a Sığınmak
Allah’ı inkâr eden, Allah’ın varlığı fikrine düşman olan insanlar bile, sıkıştıkları, her şeyden ümitlerini kesip çaresiz kaldıkları vakit ister istemez Allah’a dua ve niyazda bulunurlar. Maruz kaldıkları belâ, musîbet ve felâketler karşısında Allah’a yalvarırlar ve Allah’tan yardım isterler. Yaratılışlarında var olan inanç böyle zamanlarda ortaya çıkar. “Altın ateşte, insan sıkıntıda belli olur.”6
Bu hususlar Kur’ân-ı Kerîmde çok güzel bir şekilde ifâde edilir:
“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgarla alıp götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücûm eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a hâlis kılarak: «Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız!» diye Allah’a yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fânî dünya hayatının menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz yine bizedir! O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz!” (Yûnus, 10/22-23)
“(Kullarım!) Rabbiniz, lütfuna nâil olmanız için denizde gemileri sizin için yüzdürendir. Doğrusu O, sizin için çok merhametlidir. Denizde başınıza bir musîbet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski hâlinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.” (İsrâ, 17/66-67)
İNSAN SIKINTI VE FELÂKET ANINDA NEDEN ALLAH’A SIĞINIR?
İnsanı yaratan Allah Teâlâ, insanı en iyi bilendir. Bazı insanlar gerçekten çok nankördür. Sahip olduğu her türlü kâbiliyeti, beceriyi, imkânı, fırsatı, gücü, enerjiyi vb. Allah Teâlâ verdiği hâlde bu, onun farkında değildir. Kendisi biliyor, yapıyor, beceriyor zanneder, Allah’ı hiç aklına getirmez. Denizde kayıkla, yatla, gemiyle vb. giderken fırtına kopsa, meselâ dalgalar çok yükselse ve o kişi bu dalgaların, bindiği deniz vâsıtasını batıracağını, kendi imkânlarıyla denizden kurtulamayacağını bilse; o ana kadar meselâ Allah’a inanmayan, Allah’tan başkasına tapan veya hiç bir şeye inanmayan, inkârcı, ateist biri bile olsa, inandığı bâtıl tanrılardan yardım beklemez. Bilir ki onların kendisine hiç bir faydası olamaz. Ancak ve ancak Allah’a yalvarır ve O’ndan yardım ister.
Sıkıntı Anında Allah’a Yönelmek ve Sonrasında Nankörlük
Bir de Allah’a; “Eğer beni bu felaketten kurtarır, karaya sağ sâlim çıkarırsan, bundan sonra ben tam senin istediğin gibi inançlı ve itâatkâr bir kul olacağım” diye söz verir. Allah Teâlâ, onu kurtarır. Karaya kesin ayak basıp tehlikenin tam olarak geçtiğini anladıktan sonra sözünden cayar. Eski bâtıl inancına veya inançsızlığına döner.
Çünkü bazı insanlar gerçekten nankördür. İyilik, lütuf, ihsânın kıymetini bilmezler.
Bu gerçeği ifâde eden bir başka âyet şudur:
“De ki: «Karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) sizi kim kurtarır ki?» (O zaman) O’na gizli gizli yalvararak «Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız!» diye dua edersiniz.” (En’âm, 6/63)
“De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O’na ortak koşarsınız.” (En’âm, 6/64)
Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’a Yönelme ve Şükretme Uyarısı
İnsan, Yüce Yaratıcı karşısındaki durumunu iyi bilmeli ve ona göre hareket etmelidir.
Bu husus insanoğlu için mühim olduğundan Yüce Rabbimiz Kur’ân’ın çeşitli âyetlerinde tekrar tekrar bildirip uyarmıştır.
“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak (ihlâsla) Allah’a yalvarırlar. Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah’a) ortak koşmaktadırlar. Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler ve sefa sürsünler bakalım! Ama yakında bilecekler!” (Ankebût, 29/65-66)
Yine Yüce Rabbimiz kullarını şöyle uyarır:
“De ki: Allah’ı bırakıp da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah’tır.” (Mâide, 5/76)
İNSAN ALLAH İNANCINDAN NEDEN UZAKLAŞIR?
İnsan, dünyanın neresinde ve hangi durumda olursa olsun Allah’ı bulmalı, bilmeli ve ibâdet etmelidir. İnsanın dünya ve âhiret kurtuluşu buna bağlıdır. Allah Teâlâ, Kur’ân’da, insanlara varlığını, birliğini, yüceliğini anlatmıştır. Allah inancı, yaratılışımızın normal neticesidir. Ancak kibir, inat, körü körüne ataların bâtıl inançlarına bağlılık ve bunun gibi bazı saptırıcı etkenler, sağ duyu ve doğal yaratılışa aykırı olarak Allah’ı inkâra sebep olmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği şöyle ifâde eder:
“İşte Âd (kavmi). Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler; O’nun peygamberlerine âsî oldular ve inatçı her zorbanın emrine uydular.” (Hûd, 11/59)
“Mûcizelerimiz onların gözleri önüne serilince: «Bu, apaçık bir büyüdür» dediler. Kendileri de bunlara yakînen inandıkları hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!” (Neml, 27/13-14)
Demek ki insan, sağ duyulu olsa, doğal yaratılışını değiştirmese, insaflı olsa, vicdanını devreye soksa, haksızlık etmese, büyüklenmese Allah’ı bilir, bulur, inanır, ibâdet eder, kâmil insan olur.
Kaynak: Prof Dr. Mehmet Bulut, Delilleriyle İslam Akaidi, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!