İnsanın İçindeki İlahi Sır Nasıl Ortaya Çıkar?

İnsanın içinde saklı ilâhî hakikatin, nefsin ve geçmişin engellerini aşarak nasıl açığa çıkabileceği ve tekâmül yolculuğunun incelikleri.

Güzel sesli bülbül susabilir mi? Gül açınca kokusuz durabilir mi?

Peki, ya bülbül susarsa? Ya da gül kokmazsa?

O zaman ne olur?

TOHUMUN İÇİNDEKİ GÜZELLİĞİN ORTAYA ÇIKMASI

Bir tohum aldım elime... Dedim ki:

“-Sen hangi güzelliğin başlangıcısın? Bilirim, kemaline iştiyak duyar, olgunlaşıp tohumunda gizlenen güzellikleri seyretmek istersin. Seni toprağa atmalı, az da sulamalı…”

Peki ya toprağa atılmazsa…

ATILIR DA SULANMAZSA? O ZAMAN NE OLUR?

İnsan Fıtratındaki İlâhî Sır ve Ruhun Tekâmülü

Denizlerin sırrını taşa verseler, taş ortadan ikiye ayrılırdı. Taşın sırrını denize verselerdi, deniz kururdu. İnsanın sırrını ise kâinâta verdiler; ne gökler alabildi bu yükü, ne dağlar... Hepsi titredi ve geri durdu. Nihayet o muazzam emanet, etten ve kemikten bir kafese, insanın kalbine üflendi. Kalp ki; bülbülün nağmesi, gülün kokusu, tohumun rüyası onda gizliydi.

Peki ya insan, göğsünde taşıdığı bu deryadan habersiz kalırsa? Ya o muazzam potansiyel, kendi içine gömülüp kalırsa? O zaman ne olur?

O zaman, kâinatın en hüzünlü sessizliği başlar.

Bülbülün susması fıtratına ihanettir, gülün kokmaması aslından vazgeçmesidir. Fakat insanın, içine üflenen o ilâhî sırrı açığa çıkaramaması, rûhun diri diri toprağa gömülmesidir. Her insan, rahm-i mâderden (ana rahminden) dünyaya ayak bastığında, içinde ötelerin kokusunu taşıyan mukaddes bir tohumla gelir. Bezm-i Elest’te verilmiş bir sözün, saf bir cevherin potansiyelidir bu…

Lâkin dünya hanına adım atar atmaz, o saf cevherin etrafını balçık sıvamaya başlar. Çocukluk yaşantıları, o körpe tohumun üzerine atılan ağır kaya parçaları gibidir bazen... Sevgisizlik, idrâksizlik, örselenmiş hayaller ve hoyrat ellerle hırpalanan çocukluk rûhu, tohumun çatlayıp güneşe uzanmasına mânî olur. İnsan daha kendini bilmeden, başkalarının inşâ ettiği karanlık bir zindanın içinde bulur kendini... Ruh, aslına rücû etmek, kemâline ermek ister; fakat geçmişin bağları ayaklarına görünmez prangalar vurmuştur.

NEFSİN İNSAN RUHUNDA MEYDANA GETİRDİĞİ SANCI VE YABANCILAŞMA

Bir de nefs vardır ki içteki o ilâhî ışığı söndürmek için pusuda bekleyen bir karanlık dehlizdir. Potansiyelini süflî arzuların, fânî hırsların, “benlik” dâvâsının arkasına gizler. Nefsi emmâre, tohumun susuz kalması değil; zehirli sularla beslenmesidir. O vakit cevher, cürûfa döner; nûr, nâra inkılâp eder.

İşte tam burada başlar insanın en derin, en dilsiz sancısı…

Bu sancı, can evinde hapsedilmiş bir kuşun çırpınışıdır. İnsan, içinin derinliklerinde bir yerlerde, çok uzaklarda kalmış bir vatanın hasretini duyar. Kendine yabancılaşmanın, aslından uzak düşmenin sızısıdır bu…

“Ben bu değildim, benim içimde akmayı bekleyen nehirler, açmayı bekleyen güller vardı!” der, içindeki o gizli ses… Ama ses, nefsin gürültüsünden, geçmişin gölgelerinden dışarı çıkamaz. İçeride bir umman kaynar da dışarıya bir damla yaş bile sızamaz. Taşın taşıyamadığı sır, insanın içinde katılaşır; bir yumru olur, oturur göğsüne…

NEFSİN PRANGALARINDAN KURTULUP RUHUN TEKÂMÜLÜNE ULAŞMAK

Sırrın hapsolması, insanın kendi kalbine mezar olması demektir. Bülbül susmuştur, gül solmuştur, tohum toprağın altında çürümeye yüz tutmuştur.

Oysa tasavvuf hırkası, bu sancıyı duyanların omzundadır. Bilmez miyiz ki, ham tohum yanmadan filiz vermez? Sancı, doğumun habercisidir. Kul, o çocukluk yaralarının, o nefsânî prangaların ve engellerin aslında birer “sebeb-i tekâmül” olduğunu idrâk ettiğinde hikmet perdesi aralanır. Toprağın altındaki karanlık, tohumun düşmanı değil; onun celâl tecellîsiyle yoğrulup cemâle erme potasıdır.

Eğer kul, “Yandım!” diyerek yüzünü zaafiyetinden Mutlak Kudret’e dönerse; gözyaşıyla o kuruyan toprağı sularsa, nefsini bir kurban gibi aşkın bıçağına teslim ederse, o sancı diner ve biter. O zaman taş yarılır, içinden âb-ı hayat akar. Deniz coşar, kâinat bülbülün nağmesiyle dolar.

Çünkü insan, sırrını fâş etmek için yaratılmıştır. Kendinde gizlenen O Güzeller Güzeli’nin tecellîsini seyretmek ve seyrettirmek için... Yeter ki tohum, toprağı yarma cesaretini göstersin; yeter ki insan, kendi içindeki zindanın kapısını aşk anahtarıyla açmayı bilsin.

Kaynak: Ayşe Gündüz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 486

İslam ve İhsan

BİZE BİZDEN YAKIN OLAN: ŞAH DAMARINDAKİ İLÂHÎ SIR

Bize Bizden Yakın Olan: Şah Damarındaki İlâhî Sır

İNSANIN YARATILIŞINDA İLAHİ KUDRETİN TECELLİLERİ

İnsanın Yaratılışında İlahi Kudretin Tecellileri

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle