Ebedî Saâdet Efendimiz'le Mümkün
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yüceliği beşer idrakiyle tam olarak kavranamaz, O (s.a.v.) âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş eşsiz bir rehberdir. Gerçek kurtuluş O’na muhabbet ve itaatten geçer. Efendimiz’i (s.a.v) hakkıyla tanımanın yolu, O’nu kalpte hissetmek ve hayatına tâbi olmaktır.
Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh- bir seriyye esnâsında müslüman bir aşîretin yanında konaklar. Aşîret reisi ona:
“–Bize Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i anlatır mısınız?” diye sorar.
Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-:
“–Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in o ebedî güzelliklerini anlatmaya güç yetmez. Hele tafsîlâtıyla anlatmamı istersen, bu hiç mümkün değil!” diyerek cevap verir.
Reis:
“–Hiç olmazsa, bildiğin kadarıyla anlat! Kısa ve öz olarak târif et!” deyince Hâlid -radıyallâhu anh- şu karşılığı verir:
GÖNDERİLEN, GÖNDERENİN KADRİNCE OLUR!..”
Yani gönderen, Âlemlerin Rabbi olduğuna göre, gönderilenin şânını, var sen hesâb et!..
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir defasında kendisine itaatin gerekliliği konusunda şöyle buyurmuşlardı:
“–Ümmetimin hepsi cennete gireceklerdir. Ancak imtinâ edenler müstesna!”
Bunun üzerine ashâb-ı kirâm hayretle:
“–Yâ Rasûlâllah, Cennet’e girmeyi kim istemez ki?” diye sordular. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bana itâat eden Cennet’e girer. Kim de bana âsî olursa o Cennet’e girmeyi istememiştir.” buyurur. (Buhârî, İ’tisam, 2)
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, «üsve-i hasene» olması, her tabakaya, her topluluğa ve bütün asırlara örnek olması itibariyle Cenâb-ı Hakk’ın insanda tecellî eden bir mucizesidir. Şunu unutmamak gerekir ki, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir beşer olmakla birlikte, herhangi bir kimse gibi de değildir. Şâirin ifade ettiği gibi:
“Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir beşerdir, lâkin diğer insanlar gibi değildir. Taşlar arasında yâkut ne ise, Allah Rasûlü de insanlar arasında öyledir.”
Yeri gelmişken şunu da ifade edelim ki;
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir yönüyle idrâk üstüdür, bir yönüyle idrâk sahasındadır. Yani beşer idrâkinin hem içindedir hem dışındadır.
Beşer idrâkinin içindedir; zira Cenâb-ı Hak O’nu insanlığa üsve-i hasene, örnek şahsiyet olarak göndermiştir. O’nu örnek alınacak vasıfları itibariyle her mü’min, muhabbeti ölçüsünde tanıyabilir. Gerçek Siyer-i Nebî de O’nu kalpte tanıyabilmektir. O’nu tanıyabilmenin zirvesinde de Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı görürüz.
Dışındadır; çünkü beşer idrâkinin O’nun yüceliğini lâyıkıyla kavraması mümkün değildir. Beşer kelâmının mahdut imkânları O Aziz Varlığı kâmilen îzahtan âcizdir. O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın ve meleklerin dâimâ kendisine salât ettiği, hayatı üzerine Cenâb-ı Hakk’ın yemin ettiği Habîbullâh’tır.
Mevlânâ Hazretleri’nin şu teşbihi ne kadar mânidârdır:
“Hak yakınlığı çeşit çeşittir. Güneş dağa da, taşa da, altına da ışığını düşürür, vurur. Fakat güneşin altına öyle bir yakınlığı vardır ki, o yakınlıktan, söğüt ağacının haberi bile yoktur.
Güneş, kuru dala da, yaş dala da yakındır.
Fakat zamanı gelince olgun, lezzetli, güzel kokulu meyvelerini yiyeceğin yaş, taze dalın güneşe yakınlığı nerede? Kuru dalınki nerede?
Kuru dal, güneşe yakınlığı yüzünden daha çok kurumaktan başka ne elde edebilir?”
Velhâsıl Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i tam olarak kavramamız mümkün değildir. Mesela bir bardağa bir sürahiyi dolduramazsınız, taşar. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; “…Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız; (yemezdiniz, içmezdiniz) sahralara düşerdiniz…” (Bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 19) buyuruyor.
Yani O’nu anlamamız lâzım.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mülakatlar - Rahmet Peygamberi (s.a.v) ve Biz, Erkam Yayınları





YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!