Dini Hakikatte mi Şeklen mi Yaşıyoruz?
İbadetlerin ahlâka ve muamelata yansımasını sorgulayan şekilci dindarlık ile hakiki takva arasındaki farkı ortaya koyan bir muhasebe.
Müslüman; İslam’ın hayat ölçülerini hayatına aksettirme gayretinde olan insandır, İslam’ın kendisi değildir. Bu sebeple hata, eksik, kusur, yanlış, kötülük İslam’da değildir, Müslümana ait bir keyfiyettir.
MÂÛN SÛRESİ'NİN İKAZI: NAMAZIN ŞEKLİ VAR, RUHU NEREDE?
Bir insan dinin gereklerini yerine getirip aynı zamanda, şirk batağında, kibir ve gurur abidesi olabilir mi? Yalan söylüyor, adam kayırıyor, torpil yapıyor, devlet malı deniz diyor, kul hakkı yiyorsa gerçekten İslam’ı temsil mi ediyor denebilir mi?
Kendisinden olmayanı küçümseyip ötekileştiriyor, konumunu kullanarak yakınlarına, yandaşlarına ehliyet ve liyakate bakmadan mevki makam dağıtıyor, güçlü karşısında susuyor, zayıfa zulmediyorsa, biz buna gerçekten ahlâklı insan mı diyeceğiz?
Kur’an’ın ilkeleriyle yoğrulmayan, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sünnetinden uzaklaşan, cehalet ve nefsaniyetin öne geçtiği bir dindarlık pratiği var. Bu pratik muamelatta adalet doğurmuyor. İbadetleri çoğalmış görünen ama ahlâkı gelişmeyen, dini söylemi güçlenen ama adalet duygusu zayıflayan bu pratik, Allah’tan çok bahsedip şirk girdabında boğularak tevhidden uzaklaşan, ahireti/hesap gününü unutan, nihayet kul hakkını önemsemeyen tipler ortaya çıkarıyor.
Kur’an’ın kalbine indiği, söz, fiil ve davranış şekliyle en doğru ve yegâne temsilcisi Rasûlullah Efendimizin Kur’an anlayışına göre dinin amacı yalnızca ibadetlerin şekli tarafını yerine getirmek değildir.
Kur’an; insanın karakterine, ilişkilerine, ekonomik davranışlarına, adalet, emanet, söz, ölçü, tartı anlayışına, yetim, yoksul ve güçsüze davranışına, kısacası hayatta karşılaştığı ve karşılaşacağı her şeyine sürekli müdahale eder ve yapılmasını arzu ettiği kalbi kıvamı ve şekli muhtevayı tanımlar.
Mâûn Suresi'nde “Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” denilen kimseler şekilden ibaret namaz kılanlar olup namazın ruhundan uzak hayat sürenlerdir. Neden? Çünkü namaz şekil olarak var ama namazın ruh göstergesi muamelattaki ahlâk hayatın içinde yok. Yetimi itip kakıyor, yoksulu doyurmaya teşvik etmiyor, gösteriş yapıyor, en küçük yardımı bile engelliyor.
ARAÇ İLE AMAÇ YER DEĞİŞTİĞİNDE: ŞEKİLCİ DİNDARLIK
Problem namazda değil, kişinin kıldığını düşündüğü/zannettiği namazından hayatına akseden ahlâki bir karşılık üretmemesinde yani şekilden ibaret olmasında. Zahiri görüntüsü ile ifa edildiğini gördüğümüz ibadetler, ahlâki değerlerin icrasına dönüşmüyorsa büyük problem var demektir. Çünkü Yaradan’a tazimli ibadet onun mahlûkatına, adaletin öncelendiği, şefkat, merhamet ve hizmet yansıması ile kendini gösterir.
Yaşadığımız hayatı; dış görüntü ve şekiller üzerinden ölçmeye başladığımızda kendimizi ahlâken sorgulamayı bırakabiliriz. “Namazımı kılıyorum, oruç tutuyorum, zekât veriyorum, giyim kuşamım dindar” gibi algılar kişinin zihninde bir değere dönüşür ve bu da kişinin kendisini kritik etmeme, sorgulamama bedbahtlığına sebep olarak başka günahlarının üstünü örtebilir.
Kişi yalan söylüyor, torpil yapıyor, hakkı olmayan kamu malını kullanıyor, işçisinin hakkını geciktiriyor, kendisinden olmayanı küçümsüyor (liste uzar) ama dindar. Burada şeklin öne çıkarıldığı din anlayışı, insanı iyi, doğru ve güzele yönlendirmek yerine, dindarlık kimliğini koruma mekanizmasına dönüştürülmüş olur.
Araç ile amacı karıştırırsanız araç amacın yerine geçer. İbadetin amacı insanı iyi, doğru ve güzele yönlendirmektir, dönüştürmektir. Namaz insanı kötülükten alıkoyuyorsa eda edilmiş böylece ahlâki bir sonucu doğurmuş olur. Oruç irade, sabır ve dayanışma kazandırmalıdır. Zekât, infak ve sadaka toplumsal dayanışmayı güçlendirmelidir. Yoksa ibadetler yalnızca bir “sevab toplama sistemi”ne çevrilmiş olunur.
Bu gece; “Kaç rekât nafile namaz kıldım, bu ay kaç gün oruç tuttum?” diye sorarken, “Bugün kimi ezdim, kimin hakkını yedim, kim bana güvenip zarar gördü?” diye sormuyorsam takvam/dindarlığım şekilden öte geçememiştir.
GÜÇ SINAVI VE HAKİKİ TAKVA: KİMSE GÖRMEZKEN KİMİZ?
Dindarlığın yani takvalı olmanın gerçek testi güç eline geçtiğinde başlar. İnsan fakirken adaletli olabilir; çünkü elinde güç yoktur. Asıl soru şudur: Makam, para, ihale veya devlet imkânı geldiğinde ne yapıyor? Kendisinden olmayan biriyle karşılaştığında nasıl davranıyor? Müslüman’ın ahlâkı burada sınanır. Çünkü ahlâk, güçsüzken iyi olmak değil, güçlüyken de hakkaniyeti koruyabilmektir.
Bir insan sürekli Allah’tan korktuğunu söyleyebilir. Ama bu korku davranışlarına yansımıyorsa söz yeterli değildir. Ahlakı Kur’an olan Rasûlullah’ın takva anlayışı yalnızca korku değildir; insanın kendisini sorumluluk içinde tutması, hakkı gözetmesi, zulümden kaçınması ve çıkarıyla hak arasında kaldığında hakkı seçmesidir.
Bu yüzden takvayı mahlûkata karşı davranışta, muamelatta aramak zorundayız. Ben adil miyim? Emanete sadık mıyım? Dürüst müyüm? Hakkı kendime karşı bile savunabiliyor muyum? Güçlünün karşısında da zayıfın yanında da aynı ölçüyü kullanıyor muyum? Bunlar dindarlığın, takvalı olabilmenin asli sorularıdır.
Vazifemiz dindar/takvalı görünmek değildir, muamelatta takvalı olmaktır, yani Rasûlullah’ın ahlakından nasiplenmektir. Çünkü görünüş başkasının gözüne karşıdır; ahlâk ise kimse görmezken ne yaptığınızdır.
Kimse görmüyorken emanete dokunmamak, yalan söylememek, kendi adamına haksız avantaj sağlamamak, kamu malını korumak, güçlüden korkmadan doğruyu söylemek ve kendi grubunun yanlışını da kabul etmek… Kur’an’ın ilkeleri ile yoğrulmuş Rasûlullah’ın ahlakından nasiplenmek burada başlar.
Biz yalan söylemeye, haksızlık yapmaya, yetimin hakkını yemeye, kamu malına el uzatmaya, torpille makam dağıtmaya ve güçlüye boyun eğmeye devam ediyor; bütün bunların yanında dinin ritüellerini eksiksiz yerine getiriyorsak kendimize şu soruyu mutlaka sormalıyız: Biz gerçekten dini mi yaşıyoruz, yoksa dinin şekillerini mi?
CAMİ DUVARINDAN HAYATIN İÇİNE
Kur’an’ın istediği insan, sadece secde eden değil, secde edip yaklaşan, yani muamelatında Rasûlullah (SAV) gibi adaletli olan insandır. Sadece oruç tutan değil, nefsine sınır koyabilen, haramlardan elini, dilini, gözünü, kulağını, zihnini, fercini hatta kalbini koruyabilen insandır. Sadece zekât veren değil, malı kendisine ait mutlak bir mülk olarak görmeyen, emanetçi olduğunun şuurunda olan insandır. Sadece Kur’an okuyan değil, Kur’an’ın ölçülerini hayatına taşıyan insandır.
Yüce Rabbimiz Allah cc Kur’an’ın ifadesiyle: “Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara iyilik etmeyi emreder, hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl 90). İyilik eden ve işini en güzel (doğru ve sağlam) papan, ihsan sahiplerini sever. (Bakara Sûresi 195; Ayr. bkz. Âl-i İmrân 148; Mâde 13, 93) buyururken, bu buyruğun bende karşılığı var mı diye kendisini sorguya çeken insandır.
Bugün en çok ihtiyacımız olan şey dindarlığımızın ruhi yani muamelattaki ahlâki içeriğini artırmak olmalıdır. Kaç kişinin camiye gittiği evet önemli bir meseledir. Ancak daha önemli mesele camiye gidenlerin hayata çıktıklarında karşılaştıkları olay ve hadiseler karşısında; ahlakı Kur’an olan Rasûlullah Efendimizin söz, fiil ve davranışlarını ne kadar yansıttıklarıdır.
Kaynak: Fuat Akpınar, Altınoluk Dergisi, Sayı: 489









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!