Dini Değerlerin Alaya Alındığı TV veya İnternet Programı İzlemek Kişiyi Dinden Çıkarır mı?
Dini değerlerin alaya alındığı TV veya İnternet programı izlemek kişiyi dinden çıkarır mı? Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.
Radyo ve televizyon gibi mecralarda, dinine ve imanına güvendiğimiz; İslam’la bir problemi olmayan, itikadî açıdan güvenilir yayınların takip edilmesi ve seyredilmesi uygundur. Ancak bugün maalesef ana akım medyada belirleyici unsur “doğru” değil, “trend”tir; asıl hedef ise para kazanmaktır. Bu sebeple insanların hoşuna gidecek veya daha fazla gelir getirecek programlara yönelim söz konusudur. Bu yayınların bir kısmında, sanki insanlar dinden ve imandan uzaklaştırılıyormuş, kötülük rol model hâline getiriliyormuş gibi ciddi bir endişe ortaya çıkmaktadır.
Kapitalist dünya düzeninin en acımasız olduğu alanlardan biri medya ve iletişim sektörüdür: radyo ve televizyonculuk. Hatta kendisini “en Müslüman” olarak tanımlayan bazı kanallar bile, reklam kuşaklarında banka reklamlarını pervasızca yayınlayabilmektedir. Bu durum, haram–helal hassasiyetinin yeterince gözetilmediğini göstermektedir. Buna rağmen, yerel ölçekte kalmış bazı küçük televizyon kanalları hâlen mevcuttur; Müslümanların bu tür kanalları takip etmesi ve desteklemesi gerekir.
Ne var ki “para için her şey mubahtır” anlayışı yaygınlaşmıştır. Bazen bakıyorsunuz, saygın görünen hocalar vaaz ve nasihat ediyor; programın arasına giren reklamlarda ise fuhuş unsurları, zinayı çağrıştıran sahneler, faiz çağrıları ve her türlü haram içerik yer alıyor. “Niçin bunlara izin veriyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Bu çark ancak parayla dönüyor” cevabı veriliyor. Oysa bir Müslüman bu noktada tavrını net koymalıdır: “Ben sana bu parayı vermem, bu yayınları da izlemem ve izlenmesine de karşı dururum.”
Çünkü faiz meselesinde Yüce Allah, açıkça savaş ilanından bahsetmektedir:
“Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından size açılmış bir savaş olduğunu bilin.” ( Bknz. Bakara 2/279)
Burada şunu da ayırt etmek gerekir: Kur’ân’ın bahsettiği faiz, bireysel ilişkilerdeki basit borç-faiz ilişkisinden ziyade, toplumu sömüren kurumsallaşmış faiz sistemidir. Bireysel faizde iki kişi arasında zulüm söz konusu olurken, kurumsal faizde bütün bir toplum ezilmektedir. Bu sebeple dünün faiziyle bugünün faizi aynı değildir; bugün faiz çok daha katmerli, çok daha yıkıcı bir hâl almıştır.
Mahremiyetin gözetilmediği, kadın bedeninin bir meta ve pazarlama unsuru olarak kullanıldığı, banka reklamlarının yoğun olduğu bir televizyonu Müslüman seyretmez. Ayrıca imani değerlerle alay eden programları da bir Müslüman seyretmez ve seyretmemelidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
“Ayetlerimizle alay edildiğini gördüğün zaman, onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarından uzak dur.” ( Bknz. En‘âm 6/68)
Bu durum sadece televizyon için değil, günlük hayat için de geçerlidir. Bir kahvehane ortamında dine, İslam’a hakaret ediliyorsa, bir Müslüman orada duramaz. Ya tepki koyar ya da orayı terk eder. Çünkü orada kalmak, söylenenlerden rahatsız olunmadığı izlenimini doğurur. Nasıl ki bir yerde anneye, babaya hakaret edilirken insan orada oturamazsa; dinin alay konusu yapıldığı bir ortamda da oturamaz. Zira bir Müslümanın dini, her şeyin önündedir.
Ancak şu da unutulmamalıdır: Bir Müslüman bazen gaflet anına denk gelmiş olabilir; ne olduğunu tam fark etmemiş olabilir. Bu durumda, “orada bulundu” diye hemen “dinden çıktı” demek doğru değildir. Çünkü dinden çıkmak irade işidir. Bir kimseyi, dolaylı çıkarımlar zinciriyle tekfir etmek büyük bir vebaldir.
Burada temel ilke şudur: Olaylarla bireyleri birbirinden ayırmak gerekir. Evet, İslam’a hakaret edilen bir ortamda oturmak imanı tehlikeye atan bir fiildir; fakat “Ahmet oradaydı, öyleyse dinden çıktı” denemez. Çünkü onun niyetini bilmiyoruz. Belki mecburiyetten oradaydı, belki fırsat kolluyordu, belki kalben orayı reddediyordu. Zira bir yerde bedenen bulunmak, kalben ve ruhen orada bulunmak anlamına gelmez.
Tasavvuf büyüklerinin de ifade ettiği gibi, günaha olan nefretimiz günahkâra sıçramamalıdır. Bir Müslümanı mümkün olduğunca Müslüman olarak görmeye devam etmeliyiz. “Şu yanlışı yaptın, kâfir oldun” anlayışı, insanı Hâricî zihniyetine götürür. Bu tür düşünceler, bugün IŞİD benzeri yapıları besleyen yozlaşmış zihniyetin temelidir.
Müslümanın kanı dokunulmazdır; kanı dokunulmaz olanın imanı elbette daha da dokunulmazdır. Açık ve kesin bir küfür görülmedikçe, bir Müslümanı tekfir etmek caiz değildir. Ancak bir kimse açıkça “Ben kâfir oldum” derse, o durum artık farklı değerlendirilir.
Sonuç olarak; eylemleri konuşabiliriz, fiilleri eleştirebiliriz, “Bu davranış imana zarar verir” diyebiliriz. Fakat kişileri kolayca “dinden çıktı” diye yaftalamak, Müslümanca bir tavır değildir. Allah muhafaza etsin; dini, insanların elinde bir “etiketleme” ve “yaftalama” aracı hâline getirmek büyük bir fitneye kapı aralar.












YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!