Cüneyd Bağdadi Hz. Kimdir?

Cüneyd Bağdadi Hazretleri kimdir? Cüneydi Bağdadi Hazretleri nasıl bir mizac ve ahlaka sahipti? Cüneydi Bağdadi nerede doğdu, eğitimi nereden aldı? Cüneyd Bağdadi hakkında kısaca bilgiler...

Adı Cüneyd bin Muhammed, künyesi Ebu’l-­­Ka­sım, nisbesi el-Bağdâdî. Ailesi aslen Niha­vendli. Babası ticaretle uğraşırdı. Bağ­dat’da doğdu ve orada yaşadı. Fı­kıh, hadis ve tasavvuf ilimleriyle meşgul oldu. Ta­savvufta ilk üstadı, dayısı Seriy es-Sakati’dir. Ebu Ubeyd’den hadis, Ebu Sevr’­den Şafii fıkhı okudu. Haris el-Muhasibi, Mu­hammed bin Ali Kassab ile görüştü. Maruf el-Kerhi ve Ebu Hafs Haddad’ın sohbetlerinde bulundu. Tasavvuf ve tarikatlerde “Sey­yidu’t-Taife” unvanı ile anıldı. “Ser-halka” yani kolbaşı sayıldı. Sünnî tasavvuf ekolünün en ِnemli simasıdır. 297/909 yılında Bağdat’da ِldü.

TASAVVUF HAKKINDA

Ona göre tasavvuf:

Allah’ın zatından başka hiçbir şeye ilgi duymadan, yalnız O’nunla olmaktı. Sulhu olmayan bir cenkti. Allah Teâlâ bir mürid için hayır murad ederse, onu gerçek sûfîler kervanına katar, sahte sofulardan korurdu.

Tasavvuf sekiz peygamberin, sekiz ayrı özelliğini cem’ etmekti:

  1. İbrahim (a.s.)’ın sehavetini,
  2. İsmail (a.s)’ın rıza ve teslimiyyetini,
  3. Eyyüb (a.s)’ın sabrını,
  4. Zekeriya Peygamberin üç gün süreyle işaretle konuşmasını,
  5. Yahya Peygamberin garibliğini,
  6. Musa (a.s)’in sûf (yünlü) giymesini,
  7. İsa (a.s)’in yolculuğunu
  8. Muhammed (a.s)’in fakirlik ve zühd sıfatını.

Dünya ile ahiretin aynı kalbde birleşemeyeceğini söyler, kalbin ahirete kap olabilmesi için dünyalıklardan temizlenmesi lazımdır, derdi.

– Marifet çalışmakla mı elde edilir yoksa kendiliğinden mi gelir? diye soranlara şu karşılığı verirdi:

– Eşyanın özüne iki şeyle varılır: Biri hisler, yani duygular, diğeri deliller. Böyle görülen şeyler hisle, görülmeyenler delillerle anlaşılır. Allah Teâlâ’yı göremediğimize göre onu tanımak delil ve araştırma ile olur. Çünkü gayb ancak delillerle bilinir.

TASAVVUF YOLUNA NASIL GİRDİ?

Cüneyd, küçük yaşlardan itibaren tasavvufa yatkın bir yapıya sahipti. Dayısı Seriy, onun bu özelliğini geliştirdi. Nitekim yedi yaşlarında iken dayısı, yanında bulunan bir toplulukla şükür üzerine sohbet ediyordu. Cüneyd’e seslenerek sordu:

– Oğlum, şükür nedir? Cüneyd şu karşılığı verdi:

– Allah’ın nimetlerinin ona isyanda kullanılmamasıdır.

Seriy bu cevaptan çok hoşlandı ve ona:

– Oğlum, korkarım senin Allah’tan en büyük nasibin dilin olacak, dedi. Gerçekten de tasavvuf konusunda en veciz, en güzel sözler Cüneyd’e aittir.

O, Biz tasavvufu laf ile elde etmedik, açlık ve dünyayı terketmek ve hoşa giden şeyleri kesinlikle bırakmak suretiyle elde ettik” derdi.

Onun tasavvuf anlayışı Kur’ân ve sünnet çizgisinde idi. Bu yüzden bu yolda Kur’ân ezberlemeyen ve hadis yazmayan, Kitap ve Sünnetten habersiz kimselere tabi olunamıyacağını söyler, “Allah Rasûlünün yolunu izleyenlerden başkaları için, Allah’a giden bütün yollar kapalıdır” derdi.

Cüneyd’e göre akıllı kimse, organlarında Mevlâsının ayıplayacağı bir fiil zuhur etmeyendi.

Derdi ki: Hak’tan başka birşey seni esir ettiği sürece gerçek bir kul olamazsın.

İstikamet ve ibadette devamlılığı esas alırdı. “Nasıl bir dal­gıç, inci çıkarmak için denize dalsa ve incilere tam yaklaşmışken geri dönse, kaybettiği, kazancından çok olursa, bir kul da bir yıl Allah’a yönelse de bir an O’ndan dönse kay­bettiği kazancından çok olur” derdi.

O, ihlası Allah ile kul arasında bir sır olarak tanımlardı. Melek onu bilmezdi ki sevap yazsın. Şeytan ona muttali olamazdı ki, onu bozsun. Nefsin hevası, ona aşina olamazdı ki onu eğsin.

Şöyle anlatıyor:

“Bir gece virdimi yapmak üzere kalktım. Her zaman duyduğum tadı alamadım. Uyuyayım, dedim. Uyku da tutturamadım. Bari biraz oturayım, dedim onu da beceremedim. Kapıdan dışarı çıktım, bir de ne göreyim, eski bir abaya bürünmüş bir adam, büzülmüş duruyor. Beni görünce başını kaldırdı ve:

– Ya Cüneyd, beni neden bu kadar beklettin, dedi.

– Vakitsiz geldin, ne istiyorsun, dedim.

– Nefsin hastalığı, nefse ne zaman ilaç olur, diye sordu.

– Nefsin, hevasına karşı çıktığında hastalığı kendine ilaç olur dedim.

Adam kendi kendine şöyle konuştu:

– İşit ey nefs, ben bunu sana tam yedi kere söyledim, ama sen Cüneyd’in ağzından duymadıkça kabul etmedin, dedi ve dönüp gitti.

GIYBETTEN SAKINIRDI

Gıybetten hatta su-i zandan ölü eti yemekten sakınır gibi sakınırdı. Bunun sebebini şöyle anlatırdı:

– Bir gün Şünûziyye mescidinde oturmuş cenaze namazı için cemaati bekliyordum. Bu sırada bir fakir gördüm, halinden ibadet ehli olduğu anlaşılıyordu. Fakat dilenmek ile meşguldu. Kendi kendime: “Bu adamcağız böyle dileneceğine çalışıp nefsini bu hale düşmekten korusa daha iyi olmaz mı? Üstelik sağlığı da yerinde” diye düşündüm. O gece virdime kalkamadım ve bana rüyamda bir tepsi içinde o fakirin eti sunuldu ve “Ye bunu” dediler.

– Ben onun gıybetini yapmadım ki, diyecek oldum:

– Senin gibisinin böyle düşünmesi bile hoş değil, derhal git ondan helallık dile, dediler.

Sabahleyin o adamın peşine düştüm, baktım ki bir yerde bakla yaprağı topluyor. Yanına sokulup selam verdim. Bana;

– Bir daha böyle yapacak mısın, dedi. Ben de:

– Hayır, karşılığını verdim.

– Allah beni de seni de bağışlasın, dedi.

Sordular:

– Tevhidin aslı nedir? Şu karşılığı verdi:

– Kulun sonunun, başlangıç haline; canın, ten kafesine girmezden önceki durumuna benzemesidir.

CÜNEYD’İN İMTİHANI

Bütün Hakk dostu gönül erleri gibi, onun da pek çok ibtilaları oldu. Bir ara inziva hayatını ihtiyar ederek halkın arasından uzaklaşması ve zikir ile uğraşması bile birilerini rahatsız etti. Halifeye şikayet ettiler. Halife onu denemek için çok güzel ve çok sevdiği bir cariyesini, son derece süslü elbiseler ve değerli mücevherler giydirerek ona gönderdi ve cariyeye:

– Cüneyd’in yanına varınca yüzünü aç, bütün güzellik ve ziynetinle kendini ona takdim et, “Hiç kimsem yok, servetim çok, gönlümü dünya işlerinden çektim. Senin sohbetlerine katılıp sana mürid olmak, kalan ömrümü ibadet ve taatla geçirmek istiyorum” de! İnandırıcı ciddi bir tavırla bunları söyledikten sonra örtülerini kaldır, dedi.

Cariye, kendisine refakat eden bir hizmetçi ile birlikte Cüneyd’in evine geldi, içeri girdi ve kendisine söylenenleri fazlasıyla yaptı. Cüneyd, cariyeyi dinlerken bir ara gözü ona ilişti fakat hiç bir cevap vermedi. Cariye sözlerini tekrarlarken Cüneyd başını kaldırıp derin bir “âh” çekerek nefesini cariyenin yüzüne üfledi. Cariye onun heybeti karşısında cansız yere düştü. Durum, Halife’ye haber verildi. Halife bundan son derece büyük bir pişmanlık duydu. Ve “Böyle bir zatın huzuruna gidip ziyaret etmek gerekir” diyerek yanına vardı. Cüneyd’e sordu:

– Böylesine güzel bir cariyeyi yakmaya gönlün nasıl razı oldu? Cüneyd:

– Ya Emirel-müminin, senin müminlere olan şefkatin, kırk yıllık çile ile elde edilen hali berbat etmek midir? Öyle yapana böyle karşılık verilir, dedi.

Bu olaydan sonra Cüneyd’in şöhreti arttı ve devrinin muteber şeyhi oldu.

HIRKA VE YANIK KALB

Cüneyd, zühd yolunu tutmuş olmasına ve tasavvufa bağlı bulunmasına rağmen ulema kisvesi ile dolaşırdı. “Niye sufîlerin hırkası gibi hırka giymiyorsun?” diye soranlara:

– Hırka ve yamalı elbise giymenin bir işe yarayacağını bilsem demirden ve ateşten elbise yaptırıp giyerim. Ama gönlüme: “İtibar hırkaya değil yanık kalbedir” şeklinde bir ilham geliyor, karşılığını verdi.

Cüneyd, bir gün arkadaşı Ebu Bekir Şibli’yi “la havle velâ kuvvete illâ billâh” derken gördü:

– Bu söz canı sıkılanların kelamıdır, can sıkıntısı ise ka­zaya rıza göstermemekten kaynaklanır, diyerek onu
uyardı.

DÜNYALIK KARŞISINDA

Dünyalığa metelik bırakmayanlardandı. Birgün zenginin biri, önüne beşyüz altın koydu. Cüneyd sordu:

– Bundan başka bir şeyin var mı? Adam:

– Hem de pek çok, dedi. Cüneyd:

– Sana daha fazlası lazım mı, diye sordu. Adam:

– Evet, dedi. Cüneyd şöyle konuştu:

– Öyleyse al bunları götür. Çünkü bunlara sen benden daha muhtaçsın. Benim hiçbir şeyim yok ve bunlara ihtiyacım da yok. Çünkü mal yeni ihtiyaçlar doğurur.

Cüneyd der ki:

Hakk ile kulları arasında dört deniz vardır. Kul bunları geçmedikçe Hakk’a vasıl olamaz. Onların:

Birincisi, dünyadır, gemisi zühddür.

İkincisi insanlardır, bunun gemisi halktan uzlet ve inzivadır.

Üçüncüsü iblistir, bundan kurtuluş ondan nefrettir.

Dördüncüsü nefistir, bunun gemisi de arzularına muhalefet etmektir.

O tasavvuf imamlarındandı. Güzel söz ve nasihatları, risaleleri günümüze kadar ulaşmıştır.

- rahmetullahi aleyh -

Kaynaklar Sülemi, Tabakatu’s-sufiyye, s. 155-164; Hılyetü’l-evliya, X, 225; Sıfatu’s-safve, H, 416-425; Kuşeyri, I, 116-119; Keşfu’l-Mahcub, I, 340-342; İbnu Hallikan, Vefeyatu’l-Ayan, I. 373; İbnu’l-Mulakkin, Tabakatu’l-evliya, 126-137; Tezkiretü’l-evliya (trc. S. Uludağ), s.450-491; Nefehatu’l-üns, (trc. Lamii Çelebi), s. 131; Şarani, I, 74-75; el-Kevakibu’d-durriyye, I, 212-218; A’lamü’n-nübela, XIV, 66-67; Süleyman Ateş, Cüneyd-i Bağdadî ve Mektupları, İstanbul 1970.

Kaynak:  Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ, Gönül Erleri, Erkam Yayınları

TASAVVUF NEDİR, İNSANA NE KAZANDIRIR?

Tasavvuf Nedir, İnsana Ne Kazandırır?

KISACA TASAVVUF NEDİR?

Kısaca Tasavvuf Nedir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle