ÇELEBİ MEHMET KİMDİR?

Adalet ve merhametiyle tanınan Osmanlı’nın ikinci kurucusu Sultan I. Mehmet veya Çelebi Mehmet’in hayatı...

KISACA ÇELEBİ MEHMET KİMDİR? Sultan Çelebi Mehmed , 1389 yılında Edirne’de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanoğulları’ndan Devlet Hatun’dur. Orta boylu, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, kırmızı yanaklı ve geniş göğüslüydü. Kuvvetli bir vücuda sahipti. Gayet hareketli ve cesurdu. Güreş yapar ve çok kuvvetli yay kirişlerini bile çekebilirdi. Padişahlığı süresince bizzat yirmi dört savaşa katılan Çelebi Mehmed, bu savaşlarda kırka yakın yara aldı. Başında kullanmış olduğu sarık, altın işlemeli kavuğu ile gayet güzel görünürdü. İçi kürklü ve yakası dik olan bir kaftan giyinirdi. Sultan Çelebi Mehmed Müslümanlara karşı göstermiş olduğu adaleti, aynı zamanda Hristiyan topluluklara karşı da gösterdi. İyi bir idareci ve politikacıydı. Tahsilini Bursa Sarayı’nda tamamladı. Daha sonra babası tarafından Amasya sancak beyliğine tayin edildi ve bu sırada devlet işlerini öğrendi. Fetret Devri’nden sonra Anadolu’daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı başaran Sultan Çelebi Mehmed’e Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir. Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421 de Edirne’de vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı padişahları arasında ölümü gizlenen ilk padişah o oldu. Cenazesi Bursa’ya getirilerek Yeşil Türbe’ye defnedildi. Erkek çocukları: Mustafa Çelebi, İkinci Murad, Ahmed, Yusuf, Mahmud. Kız çocukları: Fatma ve Selçuk Hatun.

I. (ÇELEBİ) MEHMED (1413 - 1421) Sultan I. Mehmet (Çelebi), (1389-1421) yılları arasında hüküm süren beşinci Osmanlı sultanıdır. Babası I. Bayezit (Yıldırım), annesi cariye olan Devlet Şah Hatun’dur. 36 Osmanlı Sultanı içinde dâhilî karışıklığın en dehşetlisini bertaraf etmiş olması ve devleti eski güç ve dirâyetine kavuşturması yönünden Sultan I. Mehmet’in mümtaz bir mevkîi vardır. Yalnız maddî kuvvete değil, aynı zamanda siyâset ve mânevî güce de bağlı olarak O’nun elde ettiği netice, her türlü takdîrin fevkindedir. Zîrâ milletlerin iç bünyesinde husûle gelen dâhilî kargaşa, ihtilâf, anarşi ve fetreti bertaraf etmek, düşman taarruzuna mukâvemet ve gâlibiyyetten daha zordur. Çünkü dâhilî karışıklıkta insanların pekçoğu, doğruyu teşhîste güçlük çeker. Yeniden birliği te’mîn, oldukça zorlaşır.

FETRET DEVRİ

İşte Sultan I. Mehmet, bu güçlüğün üstesinden gelmeyi başarabilmiş ve Osmanlı’nın ikinci bânîsi olarak târihin şan ve şeref sayfalarına altın harflerle geçmiştir. Mâlum olduğu üzre, gerçekte Müslüman olduğu halde kuru bir cihangirlik arzusuna râm olup papalığın da teşvîk ve desiselerine kapılarak Osmanlı’ya saldıran Timur, yağma, talan ve katliamlarla halkı ve devleti bîtâb düşürmüştü. İşte bu gâilenin ortaya çıkardığı, tarihimizde “fetret devri” denilen on senelik çalkantıları bertaraf eden Sultan I. Mehmet, ibret ve dikkatle incelenmesi gereken devâsâ bir şahsiyettir. O’nun mücâdelesinden zamanımız için çıkarılacak pek çok ders ve ibretler vardır.

FETRET DEVRİ MÜCADELESİ

Yıldırım’ın hazîn âkıbetinden sonra birbirleriyle kıyasıya bir mücâdeleye girişen ve her biri de hiç şüphesiz büyük birer şahsiyet olan şehzâdelerin bu mücâdelelerinde titizlikle incelenecek iki ehemmiyetli nokta vardır: 1) Hiçbir şehzâde hâkimiyet kurabildiği mıntıkada ayrı bir devlet olma düşüncesine kapılmamıştır. Osmanlı tahtını ele geçirmek ve kendisi tek hükümdar olmak gâyesini hedeflemiştir. Böyle olmasaydı, diğer Anadolu beylikleri gibi Osmanlı ülkesi de yeniden dört-beş beylik hâline gelir ve o muazzam Osmanlı gücünü tekrar elde edebilmek için asırlarca beklemek îcâb ederdi. 2) Şehzâdelerin mücâdelesinde halk, bugünküyle kıyas edilmeyecek derecede sağlam, olgun ve târih şuûruna hâkim idi ki, hiçbir şehzâdeye tarafgîr olmayarak, onlar arasında cereyân kavganın neticesini beklemeyi tercîh etmiştir. Bu sebepledir ki, Bursa şehrinin varoşlarına gelmiş olan Mûsâ Çelebi’ye halk, temsilcilerini göndererek şöyle demiştir: “–Biz hiçbirinize ne taraftar, ne aleyhtarız! Siz kardeşler, aranızdaki mes’eleyi halledin! Bizi bu kavgaya bulaştırırsanız, bir daha kapanması imkânsız yaraların açılmasına sebep olursunuz. Herbirinizin emrindeki askerlerin siz şehzâdelerine sadâkati bir vicdan borcudur. Ancak sizden istirhâmımız; bu ihtilâfın, millet fertlerini bölmesine imkân vermemenizdir...” Bu cevap, I. Mehmet’in parçalanmayı önlemesindeki dirâyetine ilâveten diğer müessir gücü de ortaya koymaktadır. Bu güç, halkın sağlamlığı ve şahsiyetidir. Aksi halde birçok toplumlarda görüldüğü üzre, herkes, mutaassıbâne parti tutar gibi bir lideri körü körüne tutar ve millet efrâdı arasına kan ve kin girerdi. Bu hakîkati iyi bilen dirâyetli Sultan I. Mehmet (Çelebi), kardeşler ihtilâfına halkı karıştırmamış, otoriteyi te’sîs ettikten sonra afv ve müsâmaha ile hareket ederek açılmış olan yaraları kapatarak kavgaları unutturmuştur

SULTAN I. MEHMET’İN ŞAHSİYETİ

Târihimizin en büyük şahsiyetlerinden biri olan Çelebi Mehmet Sultan’ın hayatı incelendiği zaman, on senelik bir fetret devrini ortadan kaldırmak husûsunda, yerine göre maddî kuvvet, yerine göre afv ve iknâ yollarını kullanmış olduğu görülür. Sultan I. Mehmet’in fetret devrine yön veren hâkimiyyet te’sîsini sağlaması, daha da gecikmiş olaydı, eski duruma gelinmesi, çok sonralara kalır, belki de mümkün olmayıp devlet ve millet hazîn neticelere dûçâr olurdu. O zaman târihimize şan ve şeref katan zaferler, gerçekleşmeyebilirdi. Bu bakımdan Sultan I. Mehmet, kendinden sonraki dâsitânî zaferlerin zemînini hazırlamış büyük bir kahraman şahsiyettir. Sultan I. Mehmet o dirâyetli şahsiyettir ki, henüz ondört yaşında iken babasıyla birlikte Ankara savaşına katılmıştı. Bu savaşta Osmanlı ordusunun yarısı demek olan kırkbin kişilik bir kuvvete kumanda etmiş ve üzerlerine fil sürüleriyle saldıran Timur ordusuna karşı sabahtan akşama kadar kılıç sallamıştı. O gün Sultan I. Mehmet, babasını son ana kadar askerleriyle birlikte yalnız bırakmadı. Ancak harbin neticesi belli olunca, birtakım ileri görüşlü beylerin ısrarı üzerine geri çekilmek zorunda kaldı. Babası Bâyezîd Han’ın esâretinden sonra bütün kardeşlerinin bulundukları bölgelerde hükümdarlıklarını ilân etmesi üzerine halkın ekseriyeti, husûsiyle ulemâ ve meşâyıh onu tercih ettiler. Kendisini: “Dînimize muhâlif iş yapmayacak, ahâlîye zulmetmeyeceksin! Allâh Teâlâ’nın emir ve nehiylerine son derece riâyetkâr olacaksın!..” şartlarıyla dâvet edip başlarına geçmesini istediler. Sultan I. Mehmet de, bu hususda onlara söz vererek sultanlığa adım attı. Ahâlînin büyük yardımları sayesinde Osmanlı mülkünü tek bayrak altında toplamaya muvaffak oldu. Sultan I. Çelebi Sultan Mehmet, Osmanlı mülkünü tek idâre altında topladıktan sonra devletin yeniden inşâsı için hummâlı bir faâliyet içine girdi. Bunu yaparken de öncekilerin izini takip ile adâletten kıl payı ayrılmamaya riâyet etti. Halktan alınan vergileri azalttı, herkese hüsn-i muâmelede bulundu. Kardeşleriyle mücâdelede bile, evvel emirde iknâ ile hareket etti.

SULTAN I. MEHMET’İN MERHAMETİ

O, ince siyaseti yanında son derece merhamet ve şefkat sahibiydi. Ekseriyâ afv yolunu tutardı. Kendisi Edirne’de iken Bursa’ya girip yağma yapan, câmîleri yıkan ve hattâ merhûm babası Yıldırım’ın kabrini açıp kemiklerini yaktıran Karamanoğlu’nu esîr edince, Müslüman kanı dökmek istemediğinden ve yüksek merhametinden dolayı: “–Ey Karamanoğlu! Ben seni neyleyeyim?” dedi. Karamanoğlu da: “–Bâkî ferman sultanımındır.” dedi. Bunun üzerine Sultan I. Mehmet: “–Gel, bir daha Müslümanlara zarar vermeyeceğine dâir yemîn eyle!” dedi. Karamanoğlu elini göğsüne bastırarak: “–Bu can, bu tende kaldıkça, Osmanlı’ya sadâkat ve itâattan ayrılmayacağım!..” dedi. Sultan, bu sözlerinden sonra ona beyliğini yeniden bağışladı. Ancak Karamanoğlu, daha Sultan’ın huzûrundan çıkar çıkmaz, içeri girerken yemîn hîlesi için koynunda saklamış olduğu bir güvercini çıkarıp kafasını kopardı. Sonra da etrafındakilere: “–Ben bu güvercin üzerine yemîn etmiştim. Artık o öldüğüne göre ettiğim yemînin bir hükmü kalmamıştır...” deyip dîni, sahtekârlığına âlet ederek eski düşmanlığına devam etti. Sırf bu hâdise bile Sultan I. Mehmet’in Müslüman Anadolu’ya karşı ne kadar müsâmahakâr davranıp aralarındaki birliğin te’sîsinde ne büyük zorluklara göğüs gerdiğini göstermeye kâfîdir. Ancak bu zorluklara tahammül ve sabrın neticesindeki bereket de aynı derecede büyük olmuştur. Osmanlı’yı yükselten asıl müessir, bu metoddur. Selçuklu’nun yıkılışından sonra teşekkül eden beylikler, onun yerini almak için birbirleriyle kıyasıya mücâdele ederlerken Osmanlılar, coğrafî vaziyetlerinin avantajından da istifâde ederek küffâra dönmüş ve Anadolu’daki post kavgasına iştirâk ve iltifat etmemişlerdir. Anadolu beyliklerinin askerleri ve mümtaz şahsiyetleri, bu kavgada vicdânî bir rahatsızlığa sürüklenmiş ve alttan alta kaçıp Osmanlı beyliğine iltihâk etmişlerdir. Bu da Osmanlı’nın kısa zaman içinde büyük bir güç kazanmasına vesîle olmuştur. Çünkü Osmanlı’da cereyan eden harpler, Müslümanlara karşı değildi. Gerçekten kuruluşundan itibaren yüzü batıya dönük olan Osmanlılar’ın Anadolu’ya karşı takip ettikleri siyâset, arkalarını emniyete almaktan öteye geçmemiştir. Bu yüzdendir ki Anadolu içlerine doğru ilk Osmanlı harekâtı, Yıldırım tarafından, ancak Niğbolu zaferinden sonra vâkî olmuştur.

İZMİR’İ HAÇLILARDAN TEMİZLEDİ

Sultan I. Mehmet, bütün varlığıyla teb’asına hizmet eden bir sultandı. Onları huzûrsuz edecek husûsları bertaraf eder, cemiyette sükûneti te’mîne müstesnâ bir gayret sarfederdi. Bu ölçüsü istikâmetinde İzmir’deki Rodos şövalyelerinin müstahkem kulelerini, halkın mâruz kaldığı zulüm ve bunun neticesi ayyuka çıkan şikâyetler dolayısıyla bir gecede yıktırdı. Bunun üzerine şövalyelerin üstâd-ı âzamı Sultan’a gelip bu hareketin Avrupa devletleriyle ve Papa ile harbe sebep sayılabileceğini söyleyerek Sultan’a geri adım attırmak istedi. Sultan I. Mehmet ise, gâyet vakûr bir şekilde şu siyâsî cevabı verdi: “Ben Müslümanlar kadar Hıristiyanları da pederâne himâye etmek isterim. Ancak şer ve fesad kazanı hâline gelmiş bulunan İzmir kulelerini yıktırmam zarûrî idi. Çünkü herkesin hakkını tevzî ederek, teb’amın ve ahâlîmin huzûr ve sükûnu yolunda benden bekleneni yerine getirmem iktizâ etmektedir. Sizler, benden -bütün haçlıların karşıma çıkacağını bilsem de- adâlete mugâyir bir iş yapmamı aslâ beklemeyin!..”

ŞEYH BEDRETTİN İSYANI

Devrindeki en önemli gâilelerinden biri de, Şeyh Bedreddîn isyânıdır. (Şeyh ünvanlı bu zât, aslında İslâm’da “ibâhacı” denilen ve kadınları ve malları müşterek kabûl eden ve bugünkü tabirle komünizm denen bâtıl fikirlerin savunucusu olan bir şahsiyettir. Fetret devrinin bulanık havasında gelişme şansını elde etmiş ve başına büyük bir gürûh toplamıştır. Bunlar arasında halefi durumunda ve isyanın liderliğini yürüten Torlak Kemâl lakaplı ve yahûdî asıllı şahsiyet, şâyân-ı dikkattir. Bedreddîn, bu bâtınî dâvânın nazariyyesini; Torlak Kemâl de, aksiyonunu temsîl etmiş ve devleti bir hayli uğraştırmışlardır. Şeyh Bedreddîn, daha önce Rumeli’de Serez yakınlarında Simavna kadılığı yapmış olan bir zatın oğludur. Bundan dolayıdır ki, Bedreddîn-i Simâvî olarak meşhur olmuştur. Komünizm istikâmetindeki düşüncelerinden dolayı Nazım Hikmet’in dikkatini çekip, kaç asır sonra Nazım’ın, onun mücâdelesini “Şeyh Bedreddîn Destânı” adıyla yeniden kaleme alması da, bu şahsiyetin fikrî yapısını açıkça ortaya koymaktadır.) Şeyh Bedreddîn’in en büyük hedefi, Osmanlı’yı yıkmaktı. Mûsâ Çelebi’nin bilmeden onu kadılığa getirmesi, nüfûzunu epey artırmış bulunduğundan istifâde ile etrafına hayli taraftar topladı ve Sultan I. Mehmet’e karşı geniş çapta bir isyân başlattı. Ancak, fetret devrinden yılmış bulunup huzûr ve sükûna ihtiyâcı olan ahâlînin de yardımıyla isyan kısa zamanda bastırıldı. Şeyh Bedreddîn yakalandı ve ulemâdan teşekkül eden bir hey’et önünde muhâkeme edildi. Cezâsı kendisine tâyin ve tasdîk ettirildi ve Heratlı büyük âlim Mevlânâ Haydar’ın fetvâsı ile Serez çarşısında asılarak îdâm edildi.

SÜRRE ALAYI RESMİLEŞTİ

İlk olarak Yıldırım Bâyezîd devrinde Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’ye gönderilmeye başlanan sürre alayı, Sultan I. Mehmet Han devrinde resmîleştirildi. 1413 târihinde gerçekleştirilen ilk resmî sürre alayında Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’ye 14 bin altın gönderilmiştir. İki mübârek beldeye vakfedilen bu hizmet, Osmanlı’daki dînî ve rûhî yapı ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e olan o dâsitânî muhabbet, bağlılık ve ihtirâmı ne kadar güzel sergilemektedir.

SÜLEYMAN ÇELEBİ - MEVLİD

Diğer taraftan bu muhabbeti şiirle ebedîleştiren Süleyman Çelebi de, Mevlid-i Şerîf’ini Sultan I. Mehmet devrinde kaleme almıştır. Rivâyete göre bir vâiz kürsüde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in diğer peygamberlerden bir farkı olmadığını ifâde etmişti. Cemâatten bir kimse de: “Muhakkak ki biz peygamberlerden bazılarını bazılarından üstün kıldık!” (el-Bakara, 253) âyet-i celîlesini okuyarak vâizin sözlerine itiraz etti. Bu tartışma aylarca sürdü. Şeyh Edebali Hazretleri’nin torunu olan Süleyman Çelebi de bu tartışmalara son derece üzüldü ve Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkındaki eserini “Vesîletü’n-Necât” (Kurtuluş Vesîlesi) adıyla büyük bir ihlâs ve muhabbetle kaleme aldı. Ondaki bu ihlâs ve muhabbetin bir bereketidir ki, yazmış olduğu eser, birçok mevlidlerin içinde ayrı ve müstesnâ bir yer teşkîl ederek günümüze kadar sürüp gelen bir teselsüle mazhar olmuştur. Elbette ki bu, Süleyman Çelebi’nin ihlâs ve Peygamber muhabbetinin mânevî bir remzidir. Süleyman Çelebi, I. Murâd devrinde yetişmiş, Yıldırım Bâyezîd zamanında Emîr Sultan Hazretleri’ne intisâb etmiş, Yıldırım Bâyezîd’in saray imamlığını yapmış ve onun vefatından sonra ömrünün sonuna kadar da Ulucâmî imamlığı vazîfesini yürütmüştür.

OSMANLI’NIN İKİNCİ KURUCUSU

Devleti, uğradığı en büyük felâketten kısa zamanda çekip çıkarmış, onu eski haşmetine kavuşturmak için gece gündüz gayret ederek çok büyük işler başarmış bulunan Sultan I. Mehmet Han, yorucu ve bîtâb düşürücü bir saltanat hayatı yaşamıştı. Kendisinden nakledilen şu söz, bu hakîkati pek âşikâr bir sûrette ifâde eder: “Çocuk yaşımda öyle belâlar çektim ki, kimse çekmiş değildir...”

SULTAN I. MEHMET’İN (ÇELEBİ) VASİYETİ

Bu ağır çileler dolayısıyla pek genç yaşta ölüm döşeğine yatan Sultan I. Mehmet, son nefesinde bile teb’asını ve devletini düşünerek vezirlerine yaptığı son vasıyeti çok ibretlidir: “–Derhal büyük oğlum Murât’a haber salın, gelsin! Zîrâ ben şu döşekten artık kurtulamam.. Şâyet Murât gelmeden ölürsem, sakın ola, vefâtımı kimseye duyurmayın; yoksa bütün memleket birbirine girer, yeniden sel gibi kardeş kanları akmaya başlar!..” Böylesine ilâhî bir mes’ûliyyetle mücehhez koca Sultan, vefât ettiğinde çok gençti. Vasiyeti üzere cenâzesi, oğlu gelinceye kadar, yâni tam 41 gün bekletildi. Böylece cesediyle bile devlet ve milletine hizmet eden bu Sultan, ne mübârek bir sultan olduğunu herkese tasdîk ettirmiş oldu. Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İbret Işıkları, Erkam Yayınları

İLGİLİ HABERLER

TÜM OSMANLI PADİŞAHLARI VE HAYATLARI

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle