Büyüklerin Hali Bize Mektep Oldu: Medine Mücaviri İbrahim Gürbüz Anlatıyor

Altınoluk dergisinin Medine Mücaviri İbrahim Gürbüz ile gerçekleştirdiği bu kıymetli röportaj, Musa Efendi’nin hizmet disiplininden Medine hatıralarına kadar pek çok ders sunuyor.

Altınoluk dergisinde yayınlanan bu özel hasbihalde, Medine Mücaviri İbrahim Gürbüz Ağabey'in manevi büyüklerin dizinin dibinde geçen hizmet dolu ömrüne tanıklık ediyoruz.

MEDİNE MÜCAVİRİ İBRAHİM GÜRBÜZ AĞABEY İLE HASBİHAL

Köyden Medine-i Münevvere’ye Uzanan Yolculuk

- Sohbetimize başlamadan önce okuyucularımızın sizleri tanıması için bizlere hayat hikâyenizi anlatabilir misiniz? Çocukluğunuz, gençliğiniz, eğitim-iş hayatınızdan bahsedebilir misiniz?  

İbrahim Gürbüz: Allah’ım hayırlara tebdil etsin inşallah. Cenâb-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı ve ikramı elhamdülillah. Medine-i Münevvere'de şu an için Cenâb-ı Hakk'ın yedirip, içirip, gezdirip, dolaştırıp nihayetinde böyle sevdiği dostlarıyla buluşturduğu bir hayat sürüyoruz Allah'a ne kadar şükretsek ne kadar hamd etsek azdır ki, nimetler pek çok. Bu nimetlerin tabii şükrünün edası da mümkün değil. Ama sadece de aczimizi itiraf edebiliyoruz.

Biz fakir bir aile çocuğuyuz her şeyden önce. Konya, Akviran, Orhaniye köyünde 1954 yılında doğduk. Babamız çiftçilik yapardı. İlkokulu orada bitirdik. İlkokul bittikten sonra da Konya'da Sanat Okulu’na gittik. Benim esas mesleğim oto elektrikçisiyim. 5-6 sene orada oto elektrikçisi olarak çalıştım. Ondan sonra çalışmak için İstanbul'a gittim. İstanbul’da askere gidene kadar oto elektrikçisi olarak çalıştım. Ankara’da 20 ay askerlik yaptık. Askerden geldikten, 15-20 gün sonra da Medine-i Münevvere’ye gitme işi gündeme geldi.

Abim Medine-i Münevvere’de çalışırdı, izne geldiğinde, ‘Seni Medine-i Münevvere'ye götüreceğim’ dedi. Ben ‘Gitmem.’ dedim. Abim ‘İlla gideceksin.’ dedi. Gidersin, gitmezsin tartışıyoruz. Benim gitmem dememin sebebi de şu; etrafımızdan ‘Orada Vahhabiler var, itikadını bozarlar’ diye duyuyorduk. Nihayet abimin ısrarını görünce kabul ettik ve geldik. Gelirken de şöyle düşünüyorum; ‘Hoşuma gitmezse, gerekirse anında Konya’ya geri dönerim’. Nihayet Medine’ye geldik burada oto elektrikçisi olarak bir şirkete girdik.

Bir sene geçince Türkiye’ye izne gittik nişanlandık, ikinci sene evlendik. Sonra tekrar buraya döndük. Sekiz sene şirkette mecburi hizmetim oldu. Sekiz senenin son iki senesinde, Mekke-i Medine arasındaki hicret yolunun inşasında çalıştık. Sekiz sene çalıştıktan sonra şirketin sahibi bana; ‘Buranın işi bitti, 500 kilometre uzakta bir yer var. Oradan iş aldık, orada çalışacaksınız.’ dedi.

Ben, ‘Medine’den başka bir tarafa gitmem’, dedim. Gidersin, gitmezsin, derken, en nihayet patron çağırdı beni. ‘İbrahim’ dedi ‘Sana iki yol. Birisi 500 kilometre uzaktaki bu yer, birisi de Türkiye. Hangisini seçersen seç.’ dediler. Ben; ‘Oraya da gitmem, Türkiye'ye de gitmem. Ben Medine'de kalacağım.’ dedim. Tabii bana çok da iyi para veriyorlardı. Oto elektrikçisiydim ama iki maaş karşılığında, beş bin riyal civarında ücret veriyorlardı. Oraya gitseydim daha da artıracaklardı. Şöyle düşündüm, ben gitmeyeceğim, burada kalacağım. Ben oto elektrikçisi olarak nereye varsam bana bin beş yüz riyal maaş verirler, o da bana yeter. Hâsılı en nihayet patron baktı çıkış yolu yok, ‘Tamam burada kal.’ dedi. Kaldık, çok geçmedi hemen, Cenâb-ı Hak bize daha iyi bir imkân verdi. Oradan ayrıldık ve kendimize ait bir dükkân açtık.  

Rızık Endişesinden Medine Teslimiyetine

- Yine oto elektrikçisi olarak mı çalışmaya devam ettiniz?

İbrahim Gürbüz: Hayır, kuruyemiş dükkânı açtık. Orada aşağı yukarı 35 sene bu ticaretle uğraştık. Ben bıraktıktan sonra çocuklarımız devam ediyor.

Bir Nur Şelalesi: Musa Efendi ile İlk Karşılaşma

- Efendim, büyüklerimizle Konya'dan gelmeden önce tanışıklığınız, bir bağlantınız var mıydı? Manevi yol ile tanışmanız nasıl oldu?

İbrahim Gürbüz: Hayır, bir tanışıklığımız yoktu buraya gelmeden önce. Eskiden beri iyi insanları çok severdim. İçimden onlara karşı hep bir muhabbet vardı. Bizim burada Ahmet Kayır isminde bir ağabeyimiz vardı, bana dedi ki; “Seni bir yere götüreceğim.” dedi. “Gidelim.” dedim. Merhum Sami Efendi Hazretleri üstadımızın ziyaretiymiş. Sami Efendimizin son zamanlarıydı. Oturduğu yerden gelenleri şöyle bir selamlıyordu. Biz de önünden geçerek ziyareti tamamladık. İçimde bir muhabbet oluştu. Ama ondan sonra bir daha görme imkânımız olmadı. Hatta vefat ettiği zaman ben çölde çalışıyordum. Vefatından haberim olmadığı için cenazesinde de bulunamadım.

Daha sonraki günlerde yine Ahmet ağabey beni Musa Efendimizin sohbetine götürdü.  Üstadımıza baktım, aman ya Rabbim, böyle bir insan olur mu? Şaşırdım kaldım. Allah Allah, bir nur şelalesi. Görmemle, bir anda âşık oldum. Sohbetten ayrıldık ama içim yanıyor. Sonra hareme gider-gelirken adım adım takip ettik. Bazen iş yerinde bir köşeye çekilirdim, ağlardım. Bir gün iş arkadaşlarım dedi ki; ‘İbrahim sen hastasın, rengin sararıp soldu, doktora bir görün.” Ben de onlara ‘benim bir şeyim yok, ben iyiyim.’ diyorum. Ama Musa Efendi’yi görmesem duramazdım. Göremediğim zaman bir yere çekilir, ağlardım.

O zamanlar Musa Efendi altı ay burada, altı ay Türkiye’de kalırdı. O sebeple uzaktan da olsa görme imkânımız vardı. Ve nihayet sohbetlere devam etmeye başladık. Bir süre sonra ders istedik. Üstadımız istihare verdi. “On beş gün sonra gel!” dedi. On beş gün sonra gittik. Tekrar “On beş gün sonra gel.” dedi. Ama on beş gün çok uzun geliyor bana. Diğer taraftan biz ders alacağız ama Fatiha-i Şerif okumasını bilmiyoruz neredeyse. Böyle bir halimiz var. Bir taraftan da orada öyle bir cazibe var ki yani görmesek yerimizde duramıyoruz. Hatta hareme gelirken adım adım takip ederdik. Geldiği zaman arabadan hemen önüne geçerdik bir selam alırdık. Arkadan koşardık tekrar önüne geçerdik, tekrar bize selam vermesi için. Bu hal, kapıya varıp hareme girmeden önce 3-5 defa tekrar ederdi. Ama bir gün değil her gün böyle olurdu. Böyle bir halimiz vardı. Nihayet aşağı yukarı üç ay kadar geçti. Her seferinde ‘On beş gün sonra gel.’ diyor.

Bir gün iyice ümidi kesip darlandım ve Ya Rabbi! Benim burada nasibim yok mu acaba? dedim içimden… Bu duygularla içeri girdim ama ümitsizim. ‘Otur, dersini tarif edeceğim’ dedi. Dersimizi tarif etti.

Musa Efendimizin sohbetlerine, fırsat buldukça kaçırmadan devam ederdim o günlerde. Çünkü Musa Efendimiz ders almak için gelene ilk önce, “Sohbetlere gidiyor muyuz?” diye sorardı. Hatta “Sohbete devam etmeyenin ders yapması da çok zor olur.” derdi. Demek ki sohbet bu kadar önemli. Yine kardeşliğe de çok ehemmiyet verirdi. Merhum Musa Efendimiz, ‘Bir kardeşimizin yetmiş tane hatası olsa, bir tarafı iyi olsa ondan bahsedeceğiz, hatasını kusurunu görmeyeceğiz.’ derdi.

*

Musa Efendimizle çok güzel günlerimiz geçti. Hizmet etmek için ben dükkân üzerinde de pek durmadım o günlerde. Bu yola bir defa bağlandım, gözüm işi falan görmüyor. Üstadımıza her gelen hediye olarak ufacık da olsa bir şeyler getirirdi. Gelenleri ben toplardım. ‘Efendim, arabada emanetler var, ne zaman getireyim?’ ‘Şu saatte getir’ derlerdi. O saatte götürürdük. Ertesi gün aynı, daha ertesi gün yine aynı. Üstadımız bu şeylere çok dikkat ederdi. Yani gelen şeylerin karşılığında muhakkak bir şeyler verirdi. Aynı zamanda da kendi eliyle güzelce paket yapar, ismini yazar ve öyle gönderirdi. Ufacık bir şey de gelse, muhakkak bir şey verirdi. Her gün buna can dayanmaz yani…

Sohbete Devam Etmeyenin Dersi Zor Olur

-  İlk tanıştığınız dönemlerde burada kimler vardı?

İbrahim Gürbüz: Abdurrahman amcamız vardı, burada görevliydi. Kendisi hâfız-ı kelamdı. Çok güzel bir ağabeyimizdi. Musa Efendi Üstadımıza çok özel bir muhabbeti vardı. Hatta Üstadımızın yanına vardığı zaman ayakları titreyerek varırdı. Böyle esas duruşa geçerdi. Aynı zamanda radar gibiydi yani. Açıktı. Böyle de özel bir hali vardı. İhvanı toplardı, sohbet ederdi, ders görüşmesi yapardı.

Ayrıca Özbekistanlı Fadlullah Nemengani abimiz vardı. Babasıyla komünist rejimin baskısından kaçarak, Özbekistan’dan binbir zorlukla hicret etmişler. Üstatlarımıza çok özel muhabbetleri vardı. Allah rahmet eylesin.

Kalem Gibi Sofralar: Medine’de Hizmet ve Edep

- Ramazanlarda sofra açma geleneği o dönemlerde mi başladı efendim?

İbrahim Gürbüz: Ondan önce de haremin etrafında sofralar açılırdı ama gelişigüzel şeylerdi onlar. Bir tertip düzen yoktu. Tabiri caizse her şey sofraların üzerine atılırdı. Üstadımız Ramazan sofraları için bütün imkânları önümüze sererdi. Gider, alır gelir, sererdik. Ne gerekirse hepsini yapardık. Ama Üstadımız ikram konusunda çok titizdi. Her ne olursa olsun, her şeyin en güzelini isterdi. Yani en ufak bir hataya göz yummazdı, bu da böyle oluversin diye geçiştirmezdi. Mesela sofra sererdik, eğer sofrada en ufak bir eğrilik varsa veya kaşığın birisi o tarafta, birisi bu tarafta falan olursa var ya, hiç müsamaha göstermezdi. Hemen derhal ikaz ederdi. Tabi böyle yapınca kalem gibi tertipli düzenli sofralar oluştu. Buna Araplar baka baka bugün elhamdülillah haremin tamamına bu düzgün sofra serme işi yayıldı.

Bir de Üstadımız her şeyin vasatını isterdi. Yani aşırı lükse kaçmazdı. Herhalde diğer sofralara karşı aşırı bir gösteriş durumu ortaya çıkmasın diye böyle davranırdı.

Tabii, pandemiden sonra sofraların düzeni çok değişti. Şimdi haremin tamamında idarenin verdiği paketli ikramları dağıtmak zorunlu hale getirildi.

Üstadın Umre Adabı: "Neyi Bekler Bu İnsanlar?"

-Efendim Musa Efendi ile yolculuklarınız oldu mu? Birlikte hac-umre yapmak nasip oldu mu? Bu hatıralarınızdan bahsedebilir misiniz?

İbrahim Gürbüz: Hac değil de birkaç defa umreye gittik geldik. Üç dört araba beraber giderdik. Hatta bir gün giderken yolda durduk, namaz kılacağız. Bir kahvenin bir köşesine basit bir hasır sermişler. Cemaat olmuşlar. Cemaatin imamı da bir bedevi. Tabii bedevinin hali belli, yani çölde bir adam. Bir imkana sahip değil. Çok tertipli düzenli değil. Üstü başı toz toprak. Benim aklımdan şöyle bir şey geçti. Dedim herhalde üstadımız şimdi biraz bekler. Bunlar namaz kıldıktan sonra da biz ayrı cemaat oluruz diye. Varır varmaz Üstadımız hemen o imamın arkasına durdu. -Allah yardım etsin- bugün halimiz perişan. Bazen haremde kılınan namazları iade edenler var bugün. Malumunuz Osman Efendimiz illa cemaat, cemaat, cemaat diyor. Nereye gidersen git.

Bir de burada kaldığı altı ay zarfında Üstadımız umreye bir veya iki defa gider gelirdi, üç gün kalırdı sadece. Hatta buraya gelen umreciler Mekke-i Mükerreme’de daha çok kalmayı tercih ederdi. Orada fazla kalırlardı, Medine’de az kalırlardı. Öyle yapanlar için derdi ki; “Hayret neyi bekler bu insanlar. Buraya niye gelmezler.” derdi. Üstadımızın da her imkânı vardı. İstese on beş gün, bir ay orada kalabilirdi. Ama üç günden fazla kalmazdı. Umreyi yapar, tekrar gelirdik.

Medine’nin Manevi Sigortası: Salavat ve Ziyaret

- Umre için buraya gelenlere, bunu ihmal etmeyin, mutlaka yapın dediğiniz neler olur?

İbrahim Gürbüz: Harem-i Şerifte, kırk vakit namaz kılmak çok önemli. Çok büyük mükâfat olduğu bildiriliyor bu kırk vakit namaz kılmak hakkında. Aynı zamanda da tabii ki Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin ziyareti çok önemli. Ne buyuruyor Efendimiz: ‘Beni hayatta veya mematta ziyaret eden kişi için şefaatim vaciptir’, biiznillâhi teâlâ. Hiç şüphe yok. Varıyoruz huzura, ‘Esselâtu vesselâmu aleyke ya Resulullah dediğimiz zaman, biiznillâhi teâlâ bu tahakkuk etmiş oluyor. Bu adeta bizim için sigorta mesabesinde. Bir de büyüklerimizin “burada bulunduğunuz zamanlarda salavat-ı şerifeye devam edin” tavsiyeleri var.

Bizim burada bir Mustafa ağabeyimiz vardı. Önceden burada ikamet ederdi, Türkiye'ye döndü. Âşık Mustafa Ağabey. Onun bütün hayatı salavat-ı şerife ile geçer. Gecesi, gündüzü her şey salavat-ı şerife. Peki ne yapıyor? Allah hem dünyalığını hem de ahiretini, hepsini önüne seriyor. Öyle bir tasarruf var ki üzerinde. Bütün fakir fukaraya yardım eder. Dağıttığı paranın haddi hesabı yok. Derler ki bu fabrika sahibi mi, neleri var bu adamın? Hiçbir şeyi yok. Ama veriyor da veriyor, veriyor da veriyor. Tabii verene de veriyorlar. Dedik ya hem maddesi var hem mânâsı. Salavat-ı şerife sebep oluyor buna.

Mutlaka Uhud şehitliğine Hazreti Hamza radıyallahu anh efendimizin ziyaretine gitmeliyiz. Cenab-ı Hak o 72 veya 73 şehidin yüzü suyu hürmetine oradan kıyamete kadar sürecek bir rahmet kapısı açtı. Bu kadar hüccac, sanki farz-ı ayn gibi yani orayı ziyaret ediyor. Dünyanın dört bir bucağından kim gelirse gelsin, muhakkak orayı ziyaret edip hissedar oluyor. Bütün Ümmet-i Muhammed için orası da bir nimet.

Sonra Kuba ziyaretine gidiyoruz. İki rekat namaz kılıyoruz. İki rekat namaz karşılığında ‘Bir umre sevabı var’ diyor Efendimiz. Onun için Allah'a ne kadar şükretsek, ne kadar hamd etsek azdır. Yani Medine’de nimetler o kadar büyük.

Gönüllere Şifa, Ümmet-i Muhammed’e Rahmet Duası

-Hocam sohbetlerimizi genelde böyle bir duayla bitiriyoruz. Sizden de bir dua istirham ediyoruz.

- Bismillâhirrahmânirrahîm. Estağfirullâh el azîm, estağfirullâh el azîm, estağfirullâh el azîm. Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn.

Essalatü vesselâmü aleyke yâ Resûlallâh, essalatü vesselâmü aleyke yâ Habîballâh, essalatü vesselâmü aleyke yâ seyyidel evvelîne vel âhirîn.

Lâ ilahe illâ ente’l-Mennânü, yâ Hannanü, yâ Mennanü, ya Bedi’as-semâvâti ve’l-ard, Yâ zel celali vel ikram. Ya Hayyu, Ya Kayyûm. Lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minez zalimin. Yâ Allah!

Allâh’ım! Ümmet-i Muhammed’e umûmî bir rahmet ile merhamet eyle! Allâh’ım, ümmet-i Muhammed’in hâlini ıslâh eyle! Allâh’ım, ümmet-i Muhammed’in sıkıntılarını gider! Allâh’ım, ümmet-i Muhammed’i muhafaza eyle! Allâh’ım, ümmet-i Muhammed’i mansur ve muzaffer eyle!

Üstazlarımıza sıhhat ver, afiyet ver, ömürlerine bereketler ihsan eyle. Yâ Rabbi makamlarını âlî eyle. Yâ Rabbi bütün geçmişlerine, geçmişlerimize rahmet eyle. Bütün gelmişlerini, gelmişlerimizi mağfiret eyle. Bütün nesillerini, nesillerimizi hayırlı eyle. Hayırlı yollarda daim ve kaim eyle! Ya Rabbi hayırları fetheyle, şerleri def eyle. Hayırları çok eyle. Hayırlı muratlarımızı acil olarak hasıl eyle! Ya Rabbi dinimiz, imanımız, kitabımız, Kur'an'ımız için, vatanımız ve milletimiz için, canı gönülden çalışan tüm devlet erkanını, tüm ehli imanı, tüm mü’minleri, müslümanları, bütün hüccac-ı kiramı, bütün ihvanımızı ve diğer tüm ehli imanla birlikte bizlere de lütfeyle, ihsan eyle, ikram eyle.

Ya Rabbi nurun, feyzin, rahmetin, bereketin, muhabbetin lütfeyle, ihsan eyle, ikram eyle. Gözümüze, gönlümüze, ruhumuza, cesedimize, kalbimize doldur taşır nakşeyle. Allah'ım Kur'an-ı Kerim hâfızı eyle, ilim ile gani eyle, hilim ile ziynetlendir, takva ile şereflendir, af ve afiyetle güzelleştir ya Rabbi. Hassaten dünyanın dört bir yanında, zalimlerin zulmü altında, inim inim inleyen Müslümanları, kadınları, kızları, ihtiyarları, yetimleri, fakirleri, garipleri, kimsesizleri, Gazze ve Filistin halkına, Ya Rabbi acilen, bir çıkış yolu lütfeyle, ihsan eyle, ikram eyle. Kâfirler topluluğuna karşı mansur ve muzaffer eyle.

Allah'ım Sen her şeylere kâdirsin, gafururrahimsin. Güç, kuvvet, kudret sahibisin Allah'ım. Tüm Ümmet-i Muhammed'in hastalarımıza acilen hayırlı şifalar ihsan eyle. Dertlerimize dermanlar ihsan eyle. Borçlularımıza edalar nasip eyle. İslam âlemine birliktelik ver, İslam âlemine huzur ve saadet ver. İslam âleminin gücünü, kuvvetini artırıver. Üzerimizdeki karabulutları kaldırıver Ya Rabbi. Ne gibi hastalıklarımız varsa acilen hayırlı şifalar ihsan eyle!

Yâ Rabbi! Kendine ibadet etmek için güçlerimizi, kuvvetlerimizi artırıver. Üzerimizdeki karabulutları kaldırıver Ya Rabbi! Ya Rabbi rızana uygun olarak en güzel bir şekilde yüzakı ile yaşamayı, son nefesimizi son kelime alarak La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü kelimesiyle tamamına erdir, âmin ve sallallahu aleyhi ve seyyidina Muhammedin ve alâ alihî ve sahbihî ecmain.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 481

İslam ve İhsan

MUSA TOPBAŞ (K.S.) KİMDİR?

Musa Topbaş (k.s.) Kimdir?

MUSA EFENDİ’DEN HATIRALAR

Musa Efendi’den Hatıralar

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.