Şehidler ve Salihlerin Kabir Hali Nasıldır?
Şehidler, peygamberler ve sâlih kulların kabir hâllerine dair rivayetler ve örnekler ışığında kabirde bedenin durumu ele alınıyor.
Cenâb-ı Hak, peygamberlerinin cesetlerini yeryüzüne yedirmediği gibi nice fazîletli kullarının cesetlerini de toprakta çürütmemiştir. Bunun birçok misâli mevcuttur.
ŞEHİDLERİN VE SÂLİHLERİN KABİR HÂLLERİ
Sahâbeden Câbir bin Abdullah radıyallahu anh anlatıyor:
“Uhud Harbi’nden önceki gece, babam beni yanına çağırdı ve:
«–Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sahâbîlerinden ilk şehîd edilecek kişinin ben olacağımı sanıyorum. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hâriç, benim için geride bırakacağım en kıymetli kişi sensin. Borçlarım var, onları öde! Kardeşlerine dâimâ iyi davran!» dedi.
Sabahleyin babam ilk şehid düşen kişi oldu. Bir başka şehid ile birlikte onu bir kabre defnettim. Sonra onu bir başkasıyla aynı kabirde bırakmayı içime sindiremedim.
Altı ay sonra onu kabirden çıkardım. Bir de ne göreyim; kulağının bir kısmı hâriç bütün vücudu, kendisini kabre koyduğum günkü gibiydi. Onu yalnız başına bir mezara defnettim.” (Buhârî, Cenâiz, 78)
Yine Uhud şehidlerinden Amr bin Cemûh ile Abdullah bin Amr radıyallahu anh aynı kabre konulmuşlardı. Lâkin kabirlerinin bulunduğu yer, tam da sel sularının geçtiği bir bölgedeydi. Bu sebeple kabir yerlerinin değiştirilmesi gerekti. Kabirleri açıldığında sanki daha dün vefât etmişler gibi, cesetlerinin hiç değişmemiş olduğu görüldü.
Hattâ birisi şehîd olmadan evvel yaralanınca, elini yarasının üzerine koymuş ve öylece defnedilmişti. Elini yarasından alıp yanına uzattılar, ama eli yine aynı yerine geldi. Uhud Harbi ile kabirlerinin açılışı arasında tam kırk altı sene vardı. (Muvatta, Cihâd, 49)
Şehidlerin cesetleri yumuşacıktı ve kaldırıldıklarında, canlı insan gibi bedenleri eğilip bükülüyordu, yani kaskatı kesilmemişti. Bu esnâda bir şehidin ayağına yanlışlıkla bir kürek dokunmuştu da, hemen oradan kan akmaya başlamıştı. (Abdürrazzâk, Musannef, III, 547)
Günümüzde Medîne-i Münevvereʼdeki Bakî Kabristanıʼnda da eski kabirlere bir müddet sonra yeni defin yapılmaktadır. Bir defasında oradaki vazifelilere sormuştum:
“–Açtığınız kabirlerde hiç bozulmamış ceset çıkıyor mu?”
“–Çıkıyor.” dediler.
“‒Ne yapıyorsunuz?” dedim.
“‒Hemen kapatıyoruz, bir daha orayı açmıyoruz.” cevâbını verdiler.
Yine yakın tarihimizde Diyarbakır Ovası’nın mühim bir kısmını sulayan Dicle Barajı inşâ edilirken, türbeleri su altında kalacağı için Elyesa aleyhisselam ile onun halefi ve amcazâdesi olan Zülkifl aleyhisselam’ın kabirleri nakledilmiştir. Nakil esnâsında bu iki peygamberin -rivâyete göre 3.200 senelik- kabirleri açılmış, naaşları alınıp yakınlarda bulunan bir tepede yaptırılan yeni mezarlarına taşınmıştır.
Nakl-i kubûr hâdisesini gerçekleştirenlerin canlı şâhitlikleriyle de sâbit olduğu üzere, her iki peygamberin cesetlerinin de diriymiş gibi durmakta olduğu görülmüştür.[1]
Hayatlarını Allâhʼın rızâsı istikâmetinde yaşamış bulunan sâlih kulların cesetlerinin kabirlerinde çürümediğine dâir yakın tarihimizden bir başka misal de Adanalı, istikâmet ehli, hâfız bir müezzin efendidir. Allah dostlarından Mahmud Sâmî Ramazanoğlu Hazretleri Adana’da o hâfız efendinin 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin dahî pırıl pırıl durduğunu, bizzat müşâhede eden biri olarak nakletmişlerdir.
Hisse:
İslâm tarihinde ve beldelerinde bu ve benzeri müşâhedelere çokça rastlanır. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın bazı sâlih kulları üzerindeki istisnâî tecellîleridir ki ibret, irşad ve îkaz içindir. Yoksa her insan gibi vefât eden sâlih kulların bedenleri de toprak olur.
Bazı sâlihlerin öldükten sonra bedenlerinin çürümemesi gibi fevkalâde durumlar, Allah Teâlâ’nın bir hikmete bağlı olarak lûtfettiği, yüce irâdesine âit hususlardandır.
Bununla birlikte mühim olan; fânî bedenimizin değil, ebedî istikbâlimizin ne olacağıdır...
Spot:
Hak dostları, ilâhî sırların hazineleridir. Onlar, ceset yapısı itibârıyla diğer insanlardan farksız olsalar da gönül yapısı bakımından Rabbin mükerrem kıldığı müstesnâ kullardır.
Hak dostları, fânî vücutları toprak altına girdikten sonra bile mâzî olmazlar. Nitekim üzerlerinden asırlar geçmiş olsa da irşad hizmetlerini bugün dahî devam ettiren Şâh-ı Nakşibend, Abdülkâdir Geylânî, Mevlânâ, Hüdâyî ve emsâli nice Hak dostu, hâlâ gönüllerde yaşamaya devam ediyor…
Dipnot:
[1] Hâdisenin tafsîlâtı için bkz. Altınoluk Dergisi, Temmuz 2014, sayı 341, sf. 48.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Mü'minin Gönül Ufku, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!