Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri Hangi Padişahlar Döneminde Yaşamıştır?
Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri hangi padişahlar döneminde yaşamış, onlarla nasıl bir ilişki içinde bulunmuştur?
Hz. Hüdâyî’nin hayâtından bahseden kaynaklar onun Sultân Ahmed’le çok samîmî bir münâsebet içerisinde olduğunu hatta Sultân’ın kendisine intisâb ettiğini kaydetmektedirler. Menkabelerde “rü’yâ ta’bîri” ile başlayan bu münâsebetin zamanla daha ileri dereceye ulaşmış bulunduğu kaydedilmektedir.
AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ’NİN OSMANLI PÂDİŞAHLARI İLE MÜNÂSEBETİ
III. Murad (982/1574-100/1595) ve Hüdâyî
Hüdâyî’nin pâdişahlara gönderdiği mektuplarını ihtivâ eden Tezâkir-i Hüdâyî’nin muhtevâsından bunların çoğunun Sultân III. Murad’a gönderildiğinin anlaşılması Hüdâyî’nin bu pâdişahla da çok yakın bir alâka te’sîs ettiğini göstermektedir.
Ayrıca Hüdâyî’nin Nâimâ Târihi’nde III. Murad devri meşâyıhı arasında zikredilmesi de onun devrindeki nüfûzunu göstermesi bakımından önemlidir.
III. Murad Osmanlı pâdişahları arasında vazîfe ve mesuliyet şuuruna layıkı vechile sahip olamamış, bu yüzden de bir “mirasyedi” rahatlığıyla Sokullu gibi bir devlet adamına mâlik olmanın nîmetini bile takdîr edememişti. Bu zaaflarının yanı sıra şiire merâklı, tasavvuf vâdisinde eser yazacak kadar bu ilme de âşinâ olan pâdişahın zaaf ve meziyetlerini mütehassıs bir hekim gibi gayet iyi teşhis etmiş bulunan Hüdâyî, her vesîle ile onu müşfikâne ve mütevâzıâne îkâz ediyor, adâlet, şerîat ve sünnet çerçevesinde bulunmaya teşvîk ederek şunları söylüyordu:
“...Re’si mie (yüzyılın başı) karîbdir. Kemâl-i adâletle tecdîd-i şerîat ve ihyâ-yı sünnet ve tervîh-i ıbadullah ve’l-ümmet eden ashâbı mieteyn olan ahad-i ümmet-i Muhammed akvâsından ve ekmelinden olmasının esbâbına mübâşeret ve tamâm-ı riayette kemâl-i gayret ve tena’um-i himmet ve azîmet zamanı gelmiştir.”
Bilhassa halkın ihtiyaçları mevzûunda pâdişahı daha ısrarlı bir üslûb ile hizmete terğib ve teşvîk ediyordu. Meselâ İstanbullulara odun te’mîni için pâdişaha şunları yazmıştı:
“Sakarya suyunu kesip odun çıkarmayı murad edinmişsiz. Halk-ı âmme ve hâssa ziyâde mesrûrlardır. İhtiyaç da zarûret de küllîdir. Ve odunun bedeli dahî yoktur. Her nesnenin bedeli bulunur saâdetlu pâdişahım, azîm hayırdır. Böyle hayır olmaz. “el-hayru la-yuahhar.” Merhûm ve mağfûr-leh ceddînîz Sultân Süleyman Han Hazretleri Kâğıthâne suyunu getirtip âmmeyi su ile ziyâfet etmişti. Sizler saâdetiniz odun ile...”
Hüdâyî böyle hayırlara pâdişahı teşvîk etmenin yanı sıra azledilen devlet memurlarının –durumlarına göre- yerlerine iâdelerine de tavassut ediyordu. Meselâ Kazasker Düğmecizâde’nin azli ile ilgili pâdişaha:
“...Duâcınız mevlânâ ve evlânâ Düğmecizâde Efendi Kazasker –zide adluh- müstakîm ve mütedeyyin duâcınızdır. Ortalığı küllî ıslah etmiştir. Haber-i su’ istima’ olundu, ihsân edip ibkâ idesiz. Saâdet-i dareyninize sebeb-i azîmdir. Hâlis muhlis duâcınızdır.” diyerek yerine ibkâ edilmesine tavassut etmişti.
Pâdişahın kendisine kürk hediye edecek kadar muhabbetle bağlı bulunduğu Hüdâyî, bu alâkayı asla istismar etmediği gibi şahsı adına gayet müstağnî bir tavır içinde idi. Nitekim kendisine pâdişah tarafından Ali Paşa zâviyesi şeyhliği teklîf edildiğinde bunu reddederken Ayasofya yakınlarında “arslan yatağı”olarak kullanılan bir yerin zâviye yapılmasını istiyor ve şöyle diyordu:
“...Şol büyük Ayasofya kurbunda olan arslanhâne, azîm binâdır. Nice nice büyük akçeler harcolunsa bu ma’kule binâ olmaz. Amma tekaddümden “mabed-i ıbadullahi’l-kadîm” olmak ihtimâlî de vardır. Alâmet ve asar anı verir. Bu ma’kule azîm binâ beytü’l-esed olmadan “beyt-i ıbadullahi’l-ahad” olmak evlâdır.”
Hüdâyî pâdişahın rü’yâlarını isâbetle ta’bîr ettiği gibi kendi rü’yâlarını da pâdişaha yazarak onu hayırlı işlere sevkediyordu:
“...Saâdetlû pâdişahım, bugün seherice beyne’n-nevm ve’l-yakaza bir hıtab varid oldu: 997’de düşman tahtı fetholunur, deyu. Uyandım, Kazvin hâtıra geldi. İnşâllah hayırdır.
İhtimâl bu rü’yânın pâdişaha yazılmasından sonra pâdişah, Gence üzerine doğru hareket eden Serdâr-ı Ekrem Ferhad Paşa kumandasındaki orduya hatt-ı hümayun gönderip Kazvin üzerine gidilmesini istemişti. Ancak daha önce Gence ve Karabağ üzerine gidilmesi emredildiğinden ve ordu bu istikâmette hazırlık yapmış bulunduğundan Kazvin üzerine gidilmesi, gerek ordu erkânına ve gerekse askere imkânsız gibi görünerek Kazvin’e gidilememişti. Fakat fethi plânlanan Gence ve Karabağ’ın itaati sağlanarak sefer zaferle netîcelenmiş (997/1589), böylece de Hüdâyî’nin sadık rü’yâsı doğrulanmıış oluyordu.
Osmanlı tahtında yirmi yıl kadar saltanat süren ve Hüdâyî ile samîmî bir münâsebet kurduğu anlaşılan III. Murad 1003 Cumada’l-ula 5/1595 Hazîrân 16’da vefât ettiği zaman Hüdâyî, Mehmed Gülşen Efendi’nin tesbîtine göre şu ilâhîyi inşâd etmişti.
Yalancı dünyâya aldanma ya Hû
Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez
İki kapılı bir vîrânedir bu
Bunda konan göçer mihmân eğlenmez
*
Bakma bunun karasına ağına
Gönül verme bostanına bağına
Benzer hemân oğlan oyuncağına
Bunda aklı olan insan eğlenmez
*
Doğrusuna gide- gör bu yolların
Geçe-gör sarpını yüce bellerin
Dünyâ zindânıdır mü’min kulların
Zindânda olan kul âsân eğlenmez
*
Sen ey gâfil ne sandın rüzgârı
Durur mu anladın leyl u nehârı
Yükün yineldi-gör evvelden bârı
Yoksa yolcu giden kârbân eğlenmez
*
Vârını nisâr eyle Mevlâ yoluna
Bunda ne eylersen anda buluna
Bir gün sefer düşer berzah iline
Otağı kalkıcak sultân eğlenmez
*
Ömür temâm olup defter dürülür
Sırat köprüsü ve mîzân kurulur
Hakk’ın dergâhına kullar dürülür
Buyruğu tutulur ferman eğlenmez
*
Hüdâyî n’oldu bu denlû peygamber
Ebubekr u Omer Usman u Hayder
Kanı Habîbullah Sıddik-ı Ekber
Bunda gelen gider bir can eğlenmez
III. Mehmed (1003/1595-1026/1617)ve Hüdâyi
III. Murad’ın yerine tahta geçen oğlu III. Mehmed, “halîm, selîm, kerîm, edîb, vakûr gibi sıfatlarla anılan, beş vakti cemaatle kılan ve Hz. Peygamber (s.a.)’in ismi anıldığı zaman ayağa kalkacak derecede dindar bir pâdişahtı.
Hüdâyî’nin III. Mehmed ile münâsebetlerine dâir pek fazla bilgiye sahip değiliz. III. Mehmed otuz yıldır unutulmuş olan bir an’aneyi ihyâ ederek Eğri Seferi (1005/1595)’ne ordunun başında iştirâk etmiş ve Eğri Fâtihi ünvanını kazanmıştı. Pâdişah bu sefere katılması için Sivas’ta bulunan Halvetî ricâlinden Ahmed Şemseddîn Sivasî (1006/1597)’yi da’vet etmiş ve onu beraberinde bu sefere götürmüştü.
Şemseddîn Sivasî, Eğri Seferi için Üsküdar’a geldiği zaman onu bizzat Hz. Hüdâyî karşılamış, Hüdâyî yaşlı pire hürmet göstererek elini öpmüş ve üç gün tekkesinde mihmandarlık etmişti.
Sultân III. Mehmed, Eğri Seferi’ndeki hizmetinden dolayı Şemseddîn Efendi’yi İstanbul’a bırakmak istemişse de o, bu teklîfi yaşlılığını ileri sürerek kabûl etmemişti. Bunun üzerine Sultân, Şemseddîn Sivasî’nin akrabası ve halîfesi olan Abdulmecid Sivasî (1049/1639) ile Abdulahad Nuri Sivasî (1061/1651)’yi İstanbul’a getirmişti.
Bu iki zâtın İstanbul’a yetişmesinden sonraki zamanlarda Osmanlı târihînde “Sivasîzâdeler” olarak bilinen tarîk erbâbı ile “Kadızâdeler” olarak bilinen medrese ehli arasında büyük bir mücâdele baş gösterecekti.
III. Mehmed devrinin başlangıcında Hüdâyî, hankâhının inşâsını tamamlayarak (1003/1595) buradaki irşâd hizmetine başlamış bulunuyordu.
I. Ahmed (1012/1603-1026/1617) ve Hüdâyî
Gerek Hüdâyî’nin hayâtını yazan kaynaklar, gerekse menkabelerden anlaşıldığına göre Sultân I. Ahmed, Şeyh Hüdâyî’ye büyük bir saygı ile bağlı olup onun “rikâbında piyade yürüyecek” kadar bir teslimiyet içinde bulunuyordu.
Menkabelere göre Hüdâyî’nin Sultân I. Ahmed Hân ile tanışmasına vesîle olan rü’yâ şudur:
Sultân I. Ahmed, rü’yâsında, “Nemçe Kralı ile güreş tutup kendisinin arka üstü yere düştüğünü görmüştü. Zâhiren korkulu görünen bu rü’yânın ta’bîrinde zamanın yorumcuları ızhâr-ı acz edince rü’yâ, bir vesîle ile ta’bîr edilmek üzere Hüdâyî’ye yazıldı. Hüdâyî’nin de rü’yâyı “pâdişahın Nemçe (Avusturya) Kralına karşı zafer kazanacağı” şeklinde yorumlaması (bk. Hüdâyî’nin Menkabe ve Kerâmetleri Blm.) ve bilâhare gerçekten Estergon’un geri alınarak Avusturyalılara karşı zafer kazanılmış olması sultânı teshîr etti. Çeşitli vesîlelerle daha sonraki zamanlarda Hüdâyî’yi daha yakından tanıma imkânına sahip olan Sultân I. Ahmed, onun kemâlini görünce “cihan pâdişahı olduğunu unutarak gönül sultânının önünde sâdık bir bende oldu. Çünkü o, gerçek pâdişahlığın gönül tahtına Hakk’ı sultân ettikten sonra başladığını gayet iyi anlamıştı. Nitekim Cenâb-ı Hakk da: “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile itmi’nâna erer.” buyurmamış mıydı? Bu itmi’nâna eriş yine Kur’ân’ın gösterdiği ölçülerle gerçekleşebilirdi. Bu ölçü de: “Ey îmân edenler! Allah’ı çok çok zikredin.” emr-i ilâhîsiydi. Zâten mürşidi Hz. Hüdâyî “zikrullah’ın bu hassasını yeri geldikçe , fırsat düştükçe, ifâde etmekten geri kalmamıştı:
Zâkir safâya erişur
Envâr-ı zikrullah ile
Âşık Hudâ’ya erişur
İksâr-ı zikrullah ile
*
Zikri mükerrer ede gör
Bir hacc-ı ekber ede gör
Kalbin muattar ede gör
Attâr-ı zikrullah ile
*
Âşık olan cânânına
Girmiş fenâ meydânına
Ermiş Hakk’ın ihsânına
Îsâr-ı zikrullah ile
*
Tasdîk ile îmâna er
Tahkîk ile irfâna er
Bir bahr-ı bî-pâyâna er
Enhâr-ı zikrullah ile
Açan hüviyyetten kapu
Zevk ile olmuş hande-rû
Zâhir olmuş ızmâr-ı Hû
Izhâr-ı zikrullah ile
*
Kesrette vahdet bul beğim
Bâkî saâdet bul beğim
Sırr-ı hakîkat bul beğim
Tekrâr-ı zikrullah ile
*
Bel bağlayanlar hizmete
Tâlib olanlar vuslata
Ermiş Hüdâyî vahdete
Esrâr-ı zikrullah ile
*
Diller acep hayran olur
Esrâr-ı zikrullah ile
Yollar beğim âsân olur
Âsâr-ı zikrullah ile
*
Nefsin hevâsından kesil
Zikreyle Hakk’ı muttasıl
Saykallenür mir’ât-ı dil
Tekrâr-ı zikrullah ile
*
Ger ister isen kurb-i Hakk
Al ehli irfândan sabak
Geldi zuhûra her varak
Eşcâr-ı zikrullah ile
*
Ref’ olsa zulmânî hicâb
Dilden giderdi ızdırâb
Yap yap gönül kasrını yap
Mîmâr-ı zikrullah ile
*
Zikri bilip habl-i metîn
Muhkem tutar ehl-i yakîn
Daim ider i’la-yi dîn
Izhâr-ı zikrullah ile
*
İsterse ger kalbin safâ
Zikreyle Hakk’ı dâimâ
Bîmâr olan bulur şîfâ
Tîmâr-ı zikrullah ile
*
Dilden kederler dûr olur
Mahzûn olan mesrûr olur
Zulmet Hüdâyî nûr olur
Envâr-ı zikrullah ile
Sultân Ahmed de Hüdâyî’nin izinde yürüyerek zikrullahın hassasını te’sîr ve ehemmiyetini şöyle belirtiyordu:
Dil-hânesi pürnûr olur
Envâr-ı zikrullah ile
İklîm-i dil mamur olur
Mîmâr-ı zikrullah ile
*
Ğam-gîn gönüller şâd olur
Dembesteler âzâd olur
Kem-küşteler irşâd olur
Âsâr-ı zikrullah ile
*
Her müşkil iş âsân olur
Derd-i dile dermân olur
Canlar içinde cân olur
Esrâr-ı zikrullah ile
*
Zikreyle ey dil her nefes
Allah bes bâkî heves
Pes gayriden ümmîdi kes
Tekrâr-ı zikrullah ile
*
Gör ehl-i hâlin fırkasın
Çâk etti ceyb u hırkasın
Devretti zikri halkasın
Pergâr-ı zikrullah ile
*
Terk et cihân ârâyişin
Nefsin gider âlâyişin
Bul cân u dil âsâyişin
Efkâr-ı zikrullah ile
*
Bahtî sana ikrâr eder
Tevhîdini tekrâr eder
İhlâsını iş’âr eder
Eş’ar-ı zikrullah ile
Hüdâyî’nin peyrevi bulunan Sultân Ahmed Kendisine karşı son derece samîmî bağlarla bağlıdır. Fakat Hüdâyî her nedense ona karşı biraz müstağnî bir tavır içerisindedir. Şu hâdise onun bu tutumuna bir örnek teşkil etmektedir:
Sultân Ahmed, Hüdâyî’ye bir hediye göndermiş o da bunu kabûl etmeyerek iâde etmişti. Pâdişah bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecid Sivasî’ye göndermiş, o kabûl edince pâdişah:
“– Bu hediyeyi Hüdâyî’ye gönderdiğim halde kabûl buyurmadılar.” demişti. Abdülmecid Sivasî de:
“– Hüdâyî bir ankadır ki, lâşeye tenezzül etmez.” cevâbını vermişti. Birkaç gün sonra Hz. Hüdâyî ile karşılaşan pâdişah:
“– Hediyeyi Abdülmecid Efendi’ye gönderdim kabûl etti.” deyince Hz Hüdâyî de:
“– Pâdişahım, Şeyh Abdülmecid bir deryâdır ki, deryâya bir katre çirkef mâsiva düşmekle mülevves olmaz.”diyerek zarîfâne bir cevap vermiş ve böylece de kemâlini göstermişti.
Sultân I. Ahmed, câmiini yaptırırken temel kazma işinde (1018/1609) Azîz Mahmûd Hüdâyî, Şeyhülislâm Mehmed Efendi (1025/1616),Vezîr-i azam Kuyucu Murad Paşa ilk kazmayı vurmuşlardı. Bilâhare de ahâlî tahliye edilerek pâdişah gelmiş ve elindeki altın kazma ile terleyinceye kadar temel kazmıştır.
Temel atma merâsiminde de duâyı Hz. Hüdâyî yapmış, Sultân da eteğiyle toprak taşımıştı.
İnşâat tamamlandıktan sonra yapılan “Küşâd merâsimi”nde ilk hutbeyi de Hz. Hüdâyî okuduğu gibi daha sonra da her ayın ilk pazartesi günü burada vaaz etmeyi kabûl etmişti.
Sultân Ahmed Hz. Peygamberin bir taş üzerinde bulunan bir nakş-i kademini Kayıtbay türbesinden İstanbul’a getirtip Eyyub Câmiine koydurtmuştu. Sultân Ahmed Câmii tamamlanınca da “Nakş-ı Kadem” oradan alınarak buraya nakledildi. Sultân Ahmed bu nakil işinin yapıldığı günün gecesinde şöyle bir rü’yâ görür:
“Bütün pâdişahların toplandığı yüce bir dîvân kurulmuş, Hz. Peygamber (s.a.) kadılık yapmaktadır. Kayıtbay (902/1495), türbesini ziyârete vesîle olan “Kadem-i Şerîf” resmini kendi câmiine nakleden Sultân Ahmed’den davacıdır.
Hz. Peygamber (s.a.)’in kadı sıfatıyla verdiği hüküm, Kadem-i Şerîf resminin alındığı yere götürülmesi istikâmetindedir.”
Sultân Ahmed ertesi sabah rü’yâsını ta’bîr ettirmek için içlerinde Hz. Hüdâyî’nin de bulunduğu ulemâ ve meşâyıhtan bir grubu da’vet eder. Gelen şeyh ve alimler rü’yâyı “emânetin derhal yerine gönderilmesi” şeklinde yorumlarlar. Ve emânet yerine gönderilir.
Bu hâdise üzerine Sultân I. Ahmed “Kadem-i Saâdet-i peygamberî” şeklinde bir serguç yaptırıp; Cuma, bayram ve diğer resmî günlerde teberrüken sarığına takmaya başladı. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen “Kadem-i Şerîf” kenarlarına da:
N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol Hazret-i Şâh-ı rusulün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün
Kıt’asını kendi hattıyla yazıp şeyhi Hüdâyî Efendi’ye gönderdi. O da bunu dergâhının duvarına astırdı.
Hüdâyî dergâhını ziyârete giden Abdülhak Molla (1270/1853) –ki Abdülhak Hamid’in dedesidir- bu levhâyı görmüş ve devrin şeyhinden isteyip alarak Sultân Mahmûd’a takdîm etmişti. Sultân Mahmûd da yazının ceddi Sultân Ahmed’e ait olduğunu teşhis etmişti.
Târihçi Tayyarzâde (1297/1880), bahsi geçen sergucun Sultân I. Ahmed türbesinde sandukanın sağ ve solunda Sultân Ahmed’e âid eşyaların konulduğu dolaplardan sol taraftakinde bulunduğunu zikretmektedir.
Sultân Ahmed’in vefâtında (1026 Zilkade/1617 Teşrîn-i sânî) gasil muamelesi için Hüdâyî da’vet olunmuş; fakat o yaşlılığını öne sürerek gidememiş yerine dergâhın zâkirbaşısı Şaban Dede (1060/1650)’yi göndermişti. Sultân Ahmed’in yerine kardeşi I. Mustafa, kendisinden önce devâm edegelen “saltanatın babadan oğula geçmesi” ananesini yıkarak pâdişah oldu. Ancak devlet işleriyle meşgul olamayacak kadar akli muvâzeneden mahrum bu “meczûbu’ş-şekl” pâdişah, sâdece üç ay kadar Osmanlı tahtında misâfir olup bilâhare hal’ edildi.
II. Osman (1027/1618-1031/1622) ve Hüdâyî
I. Mustafa tahttan feragat ettirildikten sonra yerine I. Ahmed’in en büyük oğlu Osman (II. Osman veya Genç Osman) pâdişah ilân edildi.
Sultân Genç Osman’ın, babası Sultân Ahmed gibi, Hz. Hüdâyî’ye büyük bir hürmet ve bağlılığı vardı. Hatta pâdişah, Şeyhülislâm Esad Efendi (1034/1625)’nin kızı Akîle (veya Ukayle) Hanımı nikahladığı zaman kendi yerine Azîz Mahmûd Hüdâyî’yi tevkîl etmişti.
Ayrıca Öküz Mehmed Paşa’nın yerine vezîr-i a’zam ve serdâr-ı ekrem olarak Îran Seferine gönderilen ve muvaffak olamadığı için azledilen Halil Paşa İstanbul’a geldiğinde şeyhi Hüdâyî’nin dergâhında uzleti ihtiyâr etmişti. 1027/1618 yılında hükümdar olan Sultân II. Osman babasının yerine kendisinin pâdişah yapılmamasından dolayı Halil Paşa’ya biraz kırgındı. Halbuki Halil Paşa, I. Mustafa’nın pâdişah olduğu esnâda Îran’da bulunuyordu. Durumu yakinen bilen Hz. Hüdâyî, kırgınlığın yersiz ve mânâsız olduğunu keşfedip tavassut ederek pâdişah ile sâbık vezîr-i a’zamın arasını buldu. Müteakiben de Halil Paşa yeniden kaptanı deryâlığa getirildi.
Genc Osman, babası I. Ahmed gibi erken inkişâf etmiş üstün zekâsı, kuvvetli bir tahsîl ve eğitim görmüş olması sâyesinde inhitata başlayan “devlet-i aliyye”nin temelinden ıslâhına dâir yeni ve orijinal fikirlere sahip bulunuyordu. Fakat genç pâdişâhın bu ıslâhât plânlarını gerçekleştirebilmesi için uzun bir tecrübe devresi geçirmesi gerekiyordu.
Sultân’ın hocası Ömer Efendi ve Kızlarağası, Lehistan seferinde muvaffak olunamayınca kabahati askere hamlederek pâdişâhı hacca gitmeye teşvîk etmişlerdi. Bu telkinler netîcesinde pâdişâh, hacca gitmeye karar vererek hazırlıkları başlatmış ve bu cümleden olarak Halep, Şam ve Mısır tarafına me’murlar göndermiş, yine pâdişâhın emriyle Mekke Emiri’ne de haber salınmıştı.
Pâdişâh’ın kayınpederi Şeyhu’l-islâm Hocazâde Es’ad Efendi (1034/1625) ile Sadrazam Dilâver Paşa ise pâdişahın hacca gitmesini istemiyorlardı. Pâdişâh, hacca gitmesini istemeyenlerin sayısının artması üzerine bir ara bu niyyetinden vaz geçmiş, bunun üzerine de şöyle bir rü’yâ görmüştü:
“Taht-ı pâdişâhide oturup elinde Mushaf-ı Şerîf’i tilâvet ederken Fahr-ı Kainat ve Şefiu’l-usât Hz. Risâlet-penâh zâhir olur. Elinden Mushaf’ı alır ve kendisini tahtından aşağı indirir. Pâdişâh, hâk-i ızzetine yüz sürmek istedikte cür’ete mecâl edemez, nasîp olmaz.”
Ertesi gün pâdişâh, Hoca Ömer Efendi’yi da’vet ederek rü’yâsının ta’bîr edilmesini ister. Hoca Efendi:
“-Pâdişahım! Evvel Ka’be’ye gitmeye murâd-ı şerîfiniz olup ba’dehû ferağat buyurdunuz. Husûsan ki, Kelâm-ı Izzet’te buyrulan gazâ ve hacc-ı şerîftir. Kelâm-ı Şerîf’i okursunuz, niçin fermânı ile amel etmezsiniz? Mübârek elinizden Mushaf’ın alındığı budur. Eğer rü’yânızda Hazret’in mübârek kadem-i şerîf müyesser oldukta Hazret’in Ravda-i Mutahhara’sına yüz sürersüz” diye ta’bîr eyledi.
Pâdişâh, bu yorumdan sonra son derece memnun olup bu def’a hacca gitmek mevzuunda iyice musırr oldu. Yine o günlerde kendi imamını da’vet eyleyip rü’yayı ona da anlatınca o, “Fahru’ş-şuyûh Üsküdari Mahmûd
Efendi”den istifsar olunmasını söyledi. Pâdişâh da rü’yasını tafsil üzre yazıp Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye gönderdi, o da rü’yayı şöylece ta’bîr eylemişti:
“1- Kelâm-ı Izzet, hükm-i rabbânîdir ve ona imtisâl lâzımdır.
2- İclâs buyurdukları taht ise cebe-i vücûddur.
Bu vâkıa , muhavvif ve hatarnâktir. Bi-ılmillah bu vâkıa-i hâilenin vukûu tez vakitte olur. Tevbe ve istiğfâr üzre olup “Ehl-i Kubûr’dan istiâne edînîz” fehvâsınca Hakk Teâlâ hazretlerinin evliyâullahının merâkıd-i şerîfelerinden istimdâd taleb buyrun. Mercûdur ki, def-i beliyyât ola.”
Bunun üzerine pâdişâh, Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin kabrini ziyâret etmiş, fukarâya tasaddukta bulunmuştu. Kurban için de sığır ve koyun te’minini emretmiş; bostancılar da Edirnekapısı’nda ve Karagümrük’te araba sığırlarını üçbin akçelik çifte bin akçe vererek cebren alıp kurban etmişlerdi.
Pâdişâh bunlara rağmen hacca gitmekten vazgeçmemiş, hazırlıklara devâm edilmiş; hatta Otâğ-ı Hümayûn’un Üsküdar’a geçmesi bile emredilmişti.
Şeyhu’l-islâm Sultân’a fetva yollayıp, “pâdişâhların hacca gitmelerine lüzûm yoktur, yerinde oturup adâlet etmesi kâfîdir, bir fitne çıkması ihtimâlî vardır” diye nasîhatta bulunduğu gibi Azîz Mahmûd Hüdâyî de Sultân Osman’ı fikrînden vazgeçirmek için nasîhat etti ise de pâdişâhı iknâ edemediler. Pâdişâhın bu kararda ısrârını yeniçeri ve sipâhî elebaşıları kendilerine karşı bir hareket gibi yorumlayarak peşpeşe ayaklandılar. Netîcede iş, pâdişâhın şehîd edilmesine kadar vardırıldı.
Bu hâdise esnâsında Vezîr-i A’zam Dilâver Paşa (1031/1622), Hüdâyî Dergâhı’na iltica etmiş; fakat saray ısyancılar tarafından basılınca hiçbir mukavemet imkânı kalmadığını anlayan Genc Osman, Üsküdar’a birkaç bostancı göndererek Paşa’yı getirtmişti.
IV. Murad (1032/1623 – 1049/1640) ve Hüdâyî
“Genc Osman Vak’ası”nda Sultân Osman şehîd edildikten sonra I. Mustafa tekrâr pâdişah ilân edilmiş ise de kısa zaman sonra yine hal’edilerek IV. Murad pâdişah yapılmıştı.
Bedenen ve zihnen sağlam ve cevvâl olan bu genç pâdişaha Eyyûb Sultân’da icrâ edilen merâsimle “saltanat kılıcı”nı devrin en mûteber şeyhi sıfatıyla Hz. Hüdâyî kuşatmıştı.
Osmanlı pâdişahlarının, kralların “tac giyme” merâsimine muâdil olarak ilmî ve ma’nevî otorite kabûl edilen şahıslar eliyle teberrüken kılıç kuşanmalarının II. Murad devrinden i’tibâren âdet hâline geldiği söylenebilir. II. Murad, Bursalılarca “Emir Sultân” olarak bilinen Şemseddîn Mehmed Buhârî (833/1429)’den kılıç kuşanmıştır. Eyyûb Sultân Türbesi’nde kılıç kuşanmayı Akşemseddîn (863/1459)’den kılıç kuşanan Fâtih Sultân Mehmed ihdâs etmiş ve ondan sonra pâdişahların burada kılıç kuşanmaları “an’ane” hâline gelmiştir.
Yavuz ve Kanûnî’nin saltanat kılıcını nerede kuşandıkları bilememekle beraber II. Bâyezid, II. Selim ve III. Murad’ın hep bu an’aneye uyarak Eyup Sultân’da kılıç kuşandıklarını görmekteyiz.
Yine I. Ahmed’e Şeyhu’l-islâm Ebu’l-meyâmin Mustafa Efendi (1015/1606), I. Mustafa ile II. Osman’a da Şeyhu’l-islâm Hocazâde Es’ad Efendi (1034/1625) burada kılıç kuşatmıştı.
Kılıç kuşanma işinin şeyhu’l-islâm, nakîbu’l-eşrâf veyâ devrin şeyhleri ile çelebiler tarafından Eyyûb Sultân Türbesi’nde yapılması, gerek kılıç kuşatan zevâtın, gerekse bu büyük sahâbînin ma’neviyâtından hayır, bereket ve feyz isticlâbına ma’tûf idi.
Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin bir pîr-i fânî olarak devrini idrâk ettiği IV. Murad ile bundan sonraki münâsebetlerine dâir herhangi bir bilgiye sahip değiliz.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmut Hüdayi, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!