Aksa Tufanı ve Değişen Dünya Dengesi
7 Ekim Aksa Tufanı sonrası Orta Doğu’da değişen dengeleri, İsrail-İran savaşı, küresel jeopolitik kırılma ve yeni dünya düzeni arayışını analiz eden kapsamlı bir değerlendirme.
"Dünya değişiyor ve bu değişim, sanılanın aksine daha iyiye doğru evriliyor. 7 Ekim Aksa Tufanı, sadece bir sınırın değil, zihinlerdeki asırlık kilitlerin kırıldığı o büyük patlamaydı. Kimileri bunu bir trajedi parantezine hapsetmeye çalışsa da aslında biz o gün küresel bir dönüşümün 'sıfır noktasını' yaşadık. Bu bir kehanet değil; savunma duvarlarının yıkılıp saldırı iradesinin ayağa kalktığı, tarihin yeniden yazılmaya başlandığı o geri dönülemez anın anatomisidir."
Tunuslu sosyal bilimci Nureddin el-Alavi, ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattıkları savaşın ardından küresel ölçekte ortaya çıkan ABD ve İsrail karşıtı jeopolitik zeminin aslında 7 Ekim Aksa Tufanı ile başladığını bu sözleriyle açıklıyor.
Geçtiğimiz şubat ayında başlayan ve bölgeyi topyekûn bir felaketin eşiğine getiren ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattıkları savaş, bu satırların kaleme alındığı gün itibarıyla iki haftalık kırılgan bir ateşkesin gölgesinde soluklanıyordu.
Savaşı sonlandırmak için uğraşan Pakistan’ın mekik diplomasisi sonuç verecek miydi? Yoksa savaş kaldığı yerden devam mı edecekti? Bu satırların okunduğu günlerde kuvvetle muhtemel bu soru da cevabını bulmuş olacaktır.
Biz bu dosyamızda bir taraftan; Hristiyan ve Yahudi Siyonistlerin el ele vererek, mesiyanik bir motivasyonla yeni bir Orta Doğu dizayn etme hayaliyle başlattıkları savaşta gelinen noktayı analiz edeceğiz. Diğer taraftan ise bu işgal ve dizayn sürecinin, küresel ölçekte nasıl yeni bir jeopolitik zemin doğurduğunu değerlendireceğiz.
7 EKİM SARSINTISINI TELAFİ TELAŞI
Hiç kuşkusuz 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı, Orta Doğu jeopolitiğini derinden etkileyen en önemli dönüm noktalarından biri olarak tarihe geçmiştir. Aksa Tufanı sonrası Gazze’de yaşananlar, yalnızca askeri ve insani bir kriz üretmekle kalmadı; aynı zamanda uluslararası sistem, hukuk, siyaset ve uluslararası kamuoyunda oluşturulmuş temel “algıları” da ciddi biçimde sarstı.
Evet, Gazze halkı çok büyük bedeller ödedi hâlâ da ödüyor ama Gazze’nin yaşadığı yıkım, aynı zamanda bir algı devrimini doğurdu. Bu devrim, yalnızca Filistin meselesini değil; bölgesel güç dengelerini, küresel medya düzenini ve halkların siyasal bilinçlenmesini de yeniden şekillendirdi. En önemli sonucu ise Siyonizmin nasıl bir verem olduğu gerçeğini dünyaya duyurmanın yolunu açtı.
Nureddin el-Alavi Arabi21 haber portalında yer alan “Dünya Daha İyiye mi Gidiyor?” başlıklı makalesinde 7 Ekim’i "savunmadan saldırıya geçiş" ve "elde kalanla yetinme" fikrinin kırılması olarak tanımlıyor. Ona göre Filistin halkı, Nekbe’den bu yana işgal altındaki topraklarda ve sürgünde varlığını savunuyordu. Düşman onu nereye kadar takip ettiyse o da elinden geldiğince karşılık verdi; bir kampı ya da sığınağı korumaya çalıştı. Bu, eksiklik ya da korkaklık değil, mevcut imkânlar çerçevesinde bir savunma refleksiydi.
Ancak 7 Ekim Aksa Tufanı, Siyonistlerle mücadelenin doğasını değiştirme iradesini ortaya koydu; bu savunmadan saldırıya geçiş anlamına geliyordu. Bu hamle Siyonistlere ciddi kayıplar verdirdi. En önemli sonuçlarından biri ise, Filistinliler arasında giderek yerleşen “elde kalanla yetinelim” anlayışının kırılmasıydı. 7 Ekim, “Siyonistlerin kapısını çalalım, onları ifşa edelim ve dünyadan izole edelim” fikrini ortaya koydu. Bu iddialı cümle bir savaş planına dönüştü ve 7 Ekim, genel bir söylemin sahada uygulanmış bir taktiğe dönüşmesi oldu.7 Ekim’den sonra bir “farkındalık anı” doğdu; tarih ve coğrafya yeniden okunmaya başlandı.
Aksa Tufanı’nın belki de en büyük kazanımı, dünya kamuoyunu sarsmasıydı. Meğer dünyanın büyük bir kısmı Filistin hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyormuş. Batı’da uzun süredir sessiz bir savaş yürütülüyordu; Müslümanların imajını bozma savaşı. Bu savaş birçokları tarafından açıkça görülmüyordu; yalnızca peygambere hakaret karikatürleri, “terörizm” suçlamaları veya kadınlara ilişkin ön yargılar gibi yüzeyde görünen olaylarla sınırlı sanılıyordu. Oysa mesele çok daha derindi.
Bu sürecin bedeli ise tamamen Gazze halkı tarafından ödendi ve hâlâ ödeniyor; ağır ve acı verici bir bedel. Ancak Nureddin Alavi’ye göre bu saldırı, bilinçli şekilde planlanmış bir dönüşümün başlangıcıydı. Bu nedenle açıkça şunu söylüyor el-Alavi: “7 Ekim bu dünyayı değiştirmek için yapılmış bir saldırıydı.”
Tunuslu yazar, askeri detaylara girmeden şu değerlendirmeyi de yapıyor: Gazze’de istediğini elde edemeyen Siyonistler, zafer arayışını İran’a yöneltti; ancak burada da başarılı olamayacak. Hızlı bir sonuç almak isterken uzayan bir savaşa sürüklendi ve maliyetler giderek artıyor.
Netenyahu’nun Epstein gibi skandallarla rehin aldığı ABD Başkanı Donald Trump’ı ikna ederek (!) İran’a karşı başlattıkları saldırının hedeflerinden biri de 7 Ekim’in neden olduğu sarsıntıyı telafi etmek ve küresel algıyı yeniden şekillendirmekti. Ancak tam tersi oldu: İran’a yönelik saldırı, bu algıyı düzeltmek yerine daha da zayıflattı. Bu tespiti İsrailli akademisyenler dahi dile getiriyor.
Tel Aviv Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında öğretim görevlisi olan ve İsrail Düşünce Enstitüsü araştırmacısı Sagi Baz’a göre 7 Ekim’in neden olduğu travmaya karşı verilen tepki, kapsamlı bir özeleştiri yerine aşırı güç kullanımı ve açık savaşlar şeklinde ortaya çıktı. Ona göre savaş, rasyonel bir güvenlik stratejisinden çok, aşağılanmayı silme ve caydırıcılığı yeniden tesis etme çabasının sonucuydu.
Siyonist rejimin Eski Adalet Bakanı Daniel Friedman’a göre ise İsrail artık sadece savaşın askeri sonuçlarıyla değil, uluslararası konumunun zayıflamasıyla da karşı karşıya. Özellikle Batı dünyasındaki geleneksel destek giderek aşınıyor.
Tüm bu değerlendirmeler bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo Netenyahu’nun siyonist rejimi açısından oldukça karanlık olduğunu gösteriyor; dışarıda ucu açık savaşlar yürüten, içeride ise kurumsal yapısı aşınan bir İsrail… Kendisine tam koruma sağlamayan kurumları hedef alan bir yönetim…Ve gerçeklerle örtüşmeyen zafer anlatılarına inandırılmaya çalışılan bir toplum…
-7 Ekim Aksa Tufanı’ndan ve İran’a yönelik başlatılan savaştan sonra ortaya çıkan bir diğer sonuç ise “büyük hayaller kurma hakkının” geri kazanıldığı ve bu manada İsrail’in olmadığı bir Orta Doğu fikrinin artık ütopik bir senaryodan rasyonel bir geleceğe evriliyor olması gösteriliyor. Gazze’de yaşanan acının bu hayali gölgelediği kabul edilse de bu hayalin büyümeye devam ettiğini söylemek mümkün. Zira bölgedeki askeri, siyasi ve hatta Siyonizme ilişkin küresel ölçekteki farkındalık, sosyo-kültürel gelişmeler bu yönde bir kanaatin olgunlaşmasını mümkün kılıyor. İslam ülkelerinin halklarının yanı sıra yönetimler de artık yaşananlardan ders çıkarmışa benziyor. Körfez ülkeleri güvenlikleri için 40 yıldır topraklarında besledikleri Amerikan üslerinin bir işe yaramadığını acı tecrübeyle öğrendiler.
Dubai Şeyhi Muhammed bin Raşid Âl-i Mektum yaşananlardan çıkardığı dersi çok veciz ifade ediyor: "Dedem deveye binerdi, babam da deveye binerdi, ben ise Mercedes’e biniyorum. Oğlum Land Rover’a biniyor ama torunum ya da torunumun oğlu yine deveye binmek zorunda kalabilir."
Nureddin el-Alavi’nin makalesi ışığında bakıldığında; Trump’ın Netanyahu tarafından sürüklendiği bu savaş, aslında "Eski Dünyanın" son çırpınışı gibi duruyor. Trump, askeri gücüyle bölgede tesis ettikleri emperyal statükoyu korumaya çalışırken, farkında olmadan ortak gelecek planlayan İslam dünyası idealinin zeminini, yani küresel bir "anti-emperyalist uyanışı" besliyor aynı zamanda. Bu noktada son sözümüzü yine Tunuslu sosyal bilimci Nureddin el-Alevi’nin tespitiyle bitirelim. 7 Ekim Aksa Tufanı, bu, dünyayı değiştirmek için yapılmış bir hamleydi. Trump’ın, Netenyahu’nun tahrikleriyle İran’a yönelik başlattıkları savaş ise bu değişimi durdurmak yerine, onun katalizörü haline geldi.
NETANYAHU GİDİNCE HER ŞEY DÜZELECEK Mİ?
İsrail siyasetini ve toplumunu bugünlerde anlamaya çalışanların sorduğu en popüler soru şu: "Netanyahu gidince her şey düzelecek mi?" İsrail’in önde gelen gazetelerinden Haaretz’in İran savaşı günlerinde gerçekleştirdiği analiz, bu soruya oldukça sarsıcı bir cevap veriyor: Hayır. Çünkü asıl mesele Binyamin Netanyahu’nun şahsı değil; onun çok maharetli bir şekilde kullandığı, İsrail toplumun iliklerine kadar işlemiş olan "yok olma korkusu" ve "bitmeyen savaş döngüsü."
İsrail toplumunda yerleşmiş olan en tehlikeli inanç, güvenliğin ancak "biraz daha fazla askeri güç" kullanarak sağlanabileceği varsayımıdır. Yapılan anketlerde, İran ile varılan ateşkese duyulan kitlesel hayal kırıklığı, bu ruh halinin en somut dışavurumu. İsrail halkı, ölüm tehlikesine rağmen savaşın sürmesini istiyor. Neden mi? Çünkü İsrailli seçmen için "güvenlik" hissi, ancak “düşmanın yeryüzünden tamamen silinmesiyle” tatmin edilebileceğini söylüyor Haaretz’in analizi.
Burada bir "yumurta-tavuk" paradoksu devreye giriyor: Toplumdaki yok olma korkusu mu Netanyahu’yu bu kadar güçlü kıldı, yoksa Netanyahu mu bu korkuyu fark edip onu siyasi bir bekâ aracına dönüştürdü? Cevap muhtemelen her ikisi de. Netanyahu gibi İsrail’in aşır sağcı faşist siyasetçileri toplumun travmalarını bir enstrüman gibi çalıyor. Muhalefet liderleri bile onu "seçimleri ertelemekle" suçlarken, savaşın kendisini veya meşruiyetini eleştirmekten kaçınıyorlar. Çünkü savaş karşıtı bir söylem İsrail siyasi ikliminde intihardan farksız görülüyor.
İsrail’de her savaş, "başka seçeneğimiz yoktu" argümanıyla meşrulaştırılıyor. Bu, stratejik bir körlüğe neden olan bir döngü. Eğer tek seçeneğiniz savaşsa, diplomasi bir "zayıflık", ateşkes ise bir "yenilgi" olarak algılanıyor.
Haaretz'in altını çizdiği asıl tehlike tam da burada yatıyor: Netanyahu yarın gitse bile, "savaşı tek seçenek" gören bu zihniyet kalıcı olduğu sürece, İsrail kendi neden olduğu bu güvenlik labirentinde hapsolmaya devam edecek. Sorun sadece Netanyahu gibi katil tiplerin siyasi hırsları değil; İsrail toplumunun, varlığını ancak savaşın sürekliliği üzerinden tanımlamaya başlamış olması gösteriliyor.
İsrail'in askeri üstünlüğünün siyasi bir çözüme tahvil edilememesinin temel nedenini, toplumun barıştan ziyade "Filistinlilerin hatta tüm Arapların mutlak imhasına" odaklanmış olmasıyla açıklanıyor. Bu tespit, "İran ile savaşın zorluğu" ve "ABD'nin stratejik çıkmazı" ile birleştiğinde; bölgedeki tansiyonun neden sadece askeri değil, aynı zamanda derin bir psikolojik ve sosyolojik kriz olduğunu da gözler önüne seriyor.
SAVAŞ İRAN’A NASIL ALAN AÇTI?
İki haftalık ateşkes ilanına kadar gelinen noktayı yorumlayan neredeyse tüm uluslararası analizlerin noktası bu savaşın kaybedeninin ABD ve İsrail olduğu yönünde. ABD ve İsrail’in, kısa vadeli taktik başarılar elde etseler bile uzun vadeli stratejik dengede ciddi kayıp yaşayacağının altı çiziliyor. Hatta uluslararası güvenlik uzmanlarına göre bu savaş, Amerika’nın 21. yüzyıldaki en büyük stratejik hatası olabilir. Tespitlerin bir diğeri ise savaşın Siyonist yönetimin bölgesel üstünlük iddiasını zayıflattığı yönündeydi.
Nitekim ABD-İsrail hattında yürütülen savaş, hedeflenenin aksine İran’ı zayıflatmak yerine bölgesel ölçekte daha avantajlı bir konuma taşıdığı gözlemleniyor. Savaşın bir diğer sonucunun da Netanyahu’nun uzun yıllardır savunduğu “İran’ı çevreleme ve zayıflatma” stratejisi, bu savaşta beklenen sonucu üretmedi. Aksine:
-İran daha dirençli göründü
-Yeni bir stratejik koz (Hürmüz) kazandı.
-Bölgesel aktörler daha temkinli hale geldi.
-İsrail’in güvenlik algısı daha kırılgan bir noktaya taşındı.
Önümüzdeki dönemin ana teması “çıkış yolu arayışı” olacak gibi gözüküyor. ABD, sonucu belirsiz bir savaşta daha fazla batmamak için uygun bir çıkış arayışına gidecektir.
AVRUPA-İSRAİL ORTAKLIĞI SONA MI YAKLAŞIYOR?
Avrupa’da yeni gerçeklik: İsrail artık “dokunulmaz” değil.
“Genel olarak İsrail-Avrupa ilişkilerine bakıldığında, durumumuzun daha önce hiç bu kadar kötü olmadığını söylemek abartı olmaz. Sırbistan ve belki Çekya dışında Avrupa’nın hiçbir yerinde durumumuz iyi değil; aksine ciddi şekilde kötüleşti. Hatta İsrail’in yakın dostu olan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni bile İsrail ile yaptığı güvenlik anlaşmasını iptal etme kararı aldı.”
İsrail medyasından Yedioth Ahronot “İsrail’de Siyasi Çöküş” başlıklı analizde siyonist rejimin Avrupa ile ilişkilerde yaşadığı sancıyı böyle yorumluyordu.
Avrupa başkentlerinden yükselen “İsrail’in kendini savunma hakkı var” söylemi artık yerini siyonist yönetime yönelik tepkilere bırakmış durumda. Diplomatik tepkilere paralel Batı medyası da artık gerçekleri görmezlikten gelemiyor. İtalyan L’Espresso dergisinin "İstismar" kapağı yıllarca unutulmayacak hatta onlarca makaleden daha fazla etkiyi ürettiğini söylemek mümkün. Batı Şeria’daki faşistlerin şiddetini tek bir kareyle Avrupa’nın vicdanına taşıyan L’Espresso dergisi İsrail’i, artık "savunma yapan mağdur" değil, "güç kullanan baskıcı" bir aktör olarak resmediyordu.
Derginin, işgal devletinin sert tepkisine rağmen geri adım atmaması, Avrupa’da "antisemitizm suçlaması" kalkanının, İsrail hükümet politikalarını eleştirmek karşısında etkisini yitirdiğini gösteriyordu.
Velhasıl, Batı dünyası içinde İsrail’e verilen geleneksel siyasi destek yapının çözülmeye başladığını söylemek için belki erken olabilir. Ancak, şurası bir gerçek ki ABD de dahil tüm Batı dünyası Siyonistlerin neden olduğu siyasi ve ekonomik maliyeti taşımakta inanılmaz derecede zorlanıyor. Bu çok net görülüyor.
SAVAŞ SONRASI DENKLEM: TÜRKİYE’NİN ARTAN AĞIRLIĞI
Türkiye, ABD-İran savaşının ardından oluşan yeni jeopolitikte öne çıkan aktörlerden biri olarak görülüyor. Uluslararası yorumların ortaklaştığı nokta şu: Sahada doğrudan yer almayan Ankara, ortaya çıkan güç boşluğunu diplomatik ve ekonomik fırsata çevirebilir.
İran’ın zayıflaması, özellikle Irak ve Suriye hattında Türkiye’ye daha geniş bir manevra alanı açarken; Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeyi yeniden dengeleme ihtiyacı, Ankara’nın Batı nezdindeki stratejik değerini artırıyor. Enerji hatları ve ticaret koridorları açısından da Türkiye’nin “merkez ülke” iddiası güç kazanıyor.
Ancak bu fırsat tablosu kırılgan. Artan istikrarsızlık, güvenlik ve ekonomik riskleri de beraberinde getiriyor. Sonuç olarak Türkiye için mesele, yükselen jeopolitik değerini kalıcı kazanımlara dönüştürüp dönüştüremeyeceğinde düğümleniyor.
Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483








YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!