Aksa Tufanı ve Dünyanın Seyrettiği Soykırım

ABD’nin başını çektiği Batı dünyası neden kendi değerlerini çiğneyerek hatta yer yer ulusal çıkarlarının hilafına, tabir caizse kendi ayaklarına sıkma pahasına Siyonist rejime bu denli sahip çıkıyordu? Siyonist rejim soykırım yaparken içimizi en çok yakan şey İslam dünyasının yönetim kadrolarının yaşadığı acizlikti. Kınamanın, protesto etmenin ötesinde bir şey yapılamaması işin en ıstırap veren yönüydü. Peki neden bu acizlik? Siyonist rejim kendi sonunu mu hazırlıyor?

Yom Kippur ya da diğer adıyla Arap-İsrail Savaşı 6 Ekim 1973 tarihinde Mısır’ın sürpriz saldırısı ile başlamıştı. Yom Kippur savaşının 50. yıl dönümünün hemen ertesi gününe denk gelen 7 Ekim 2023 tarihinde işgal devleti yine sürpriz bir saldırının sabahına uyandı. Filistin direniş örgütlerinden Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları abluka altındaki Gazze’den İsrail'in güneyindeki yerleşim yerlerine askeri anlamdaki bütün bariyerleri aşarak “Aksa Tufanı” adını verdikleri geniş çaplı bir saldırı gerçekleştirdi. Saldırı dünya ve İsrail açısından şok ediciydi, zira yenilmez, dokunulmaya cesaret edilemez denilen işgal devletinin ordusu ve istihbaratı inanılmaz bir tokat yemişti. “İşgal ordusu kâğıttan kaplanmış meğer” gibi yorumlara neden olan bu gafil avlanış İsrail etrafında oluşturulan tüm algıları çökertirken, terör devletinin dünya Yahudilerini işgal altındaki topraklara çekebilmek için vaat ettiği “güvenli ülke” miti de yerle yeksan olmuştu.

CANLI YAYIN SOYKIRIM VE ETNİK TEMİZLİK

Aksa Tufanı sonrası hem kendi kamuoyunda hem uluslararası arenada imajı fena halde çizilen işgal devletinin başbakanı Netanyahu, intikamını yine kahpece düzeltme yoluna gitti. Dünyanın metrekareye en çok insanın düştüğü kara parçası Gazze’ye günlerce bomba yağdırdı. Yine kadınları, çocukları, sivil yerleşim yerlerini, hastaneleri, okulları bilerek, gözeterek hedef aldı. Gazze’ye yönelik başlattığı hava saldırısının sadece ilk altı gününde attığı bomba sayısı ABD’nin bir yıl boyunca Gazze’nin yüzlerce kat büyüklüğündeki Afganistan topraklarına tam bir yıl boyunca attığı bombadan daha fazlaydı. Siyonist rejiminin bombardımanın 10. gününde toplamda bir nükleer bombanın dörtte biri gücünde patlayıcıyla Gazze’ye saldırdığını yazıyordu uluslararası medya. Gazze halkına yönelik gerçekleştirilen etnik temizliği Batı dünyası, işgal devletinin “kendini savunma hakkı” olarak gördü. İslam dünyası ise kınamalardan öte geçmeyen tepkilerle katliamı durdurmanın çok ötesinde çaresizlik içindeydi.

AKSA TUFANI’NIN JEOPOLİTİK GEREKÇELERİ

Aksa Tufanı’nı tetikleyen iç gerekçeler kadar dış dinamikler ve uluslararası siyasi konjonktürün de altı çizildi birçok analizde. İşgal devleti, Filistin konusunda en ufak bir taviz vermeden başta Körfez ülkeleri olmak üzere İbrahim Anlaşmaları kapsamında bölge ülkeleriyle ilişkilerini normalleşmişti. Bölgenin büyük abisi konumundaki Suudi Arabistan ile normalleşmenin kıyısına kadar gelinmişti. Suudi Arabistan ile de normalleşirlerse Filistin meselesi Arap dünyasının gündeminden tamamen düşebilirdi. Riyad yönetimi normalleşme için pazarlığı işgal devleti ile değil ABD ile yapıyordu. Pazarlık masasında evet Filistin’e dair birtakım talepler vardı, ancak pazarlığın olmazsa olmazı olarak görülmüyordu bu talepler. Riyad’ın normalleşme şartları arasında nükleer teknoloji desteği, sofistike silahlar gibi daha çok kendi ulusal güvenliğini ilgilendiren talepleri vardı. İşte tam da bu süreçte gerçekleşen Aksa Tufanı sonrası ortaya çıkan gerilim dolu konjonktür Suud-İsrail normalleşme süreci de dahil İbrahim anlaşmalarına da adeta kibrit suyu dökmüş oldu. Bu durum en çok İran’ın işine yaradığından Aksa Tufanı’nı Tahran’ın motive ettiği görüşü ön plana çıktı.

DİRENİŞ, GAZZE’Yİ BİR FELAKETE Mİ SÜRÜKLEDİ?

Aksa Tufanı ile direniş örgütlerinin, öldürme kapasitesi oldukça yüksek, bu noktada sicili kapkara bir orduya karşı Gazze halkını eşitsiz bir savaşa soktuğu eleştirileri geldi kimi çevrelerden. Bu eleştiriler ne kadar doğruydu peki? Hamas’ın bu hamlesinin stratejik olarak doğruluğu, yanlışlığı, zamanlaması bir tarafa öncelikle şunu belirtmek gerekiyor. Taraflar arasındaki güç dengesizliğine rağmen cereyan eden savaş 7 Ekim’de başlamadı. Aksa Tufanı’nı, zulüm altında geçen 75 yıldan, Gazze halkına hayatı zindan eden ablukadan, en temel hayat ihtiyaçlarından mahrum bir şekilde hayatta kalma süreçlerinden, Filistinlilerin yaşadıkları travmadan bağımsız olarak değerlendirmek yanıltıcı olacaktır. Yani huzur içinde bir hayat yaşarlarken, her şey yolunda giderken ortaya çıkmış bir isyan değildi Aksa Tufanı. İşgali, gaspı ve her türlü mütecaviz eylemi devlet politikası haline getiren, bunu sistematikleştiren terör devletine karşı gerçekleştirilen bir isyandı. Savaş zaten vardı ve bu savaşı başlatan onlar değildi.

Aksa Tufanı başlamadan kısa bir süre önce yani bu yılın Mayıs ile Temmuz ayları arasında geçen zaman zarfında işgal güçlerinin öldürdüğü Filistinlilerin sayısı tam 450 kişiydi ve bunların da 67’si çocuktu. Bu ölümler sadece Hamas’ın olduğu Gazze’de değil, Hamas’ın olmadığı Batı Şeria’da da gerçekleşmişti. Yıllar boyu sistematik bir şekilde devam eden zulüm, son süreçte özellikle işgal devletinin en ırkçı hükümetinin iş başına gelmesinden bu yana iyiden iyiye artmıştı. Başta Mescid-i Aksa olmak üzere Müslümanların kutsallarına yönelik artan provokasyonlar, cinayetler, hız verdikleri Kudüs’ü Yahudileştirme ve yeni yerleşim projeleri bardağı taşıran son damla olarak görüldü Filistinli direniş örgütlerince.

BATI’NIN GERÇEK YÜZÜ İŞTE BU

Batı’nın kirli yüzünü, çifte standardını birçok uluslararası kriz vesilesiyle müşahede etmiştik. Ancak Gazze’de, işgal devletinin soykırım düzeyindeki vahşeti karşısında ABD başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin takındığı tutum gerçekten utanç vericiydi. Batı medyası, siyasi liderleri işgal devletinin soykırımını meşrulaştırmak, Siyonistlerin kanlı ellerini yıkamak için adeta birbirleriyle yarıştılar. Kendi ülkelerindeki vicdan sahiplerini dahi isyan ettiren bir ikiyüzlülük sergilediler.

İfade özgürlüğü, insan hakları gibi kutsadıkları, yücelttikleri ne kadar değer varsa Siyonist rejim söz konusu olunca hepsini çöpe attılar. Tedip etme aracı olarak kullandıkları tüm ahlakı söylemlerinde ne kadar samimiyetsiz olduklarını bir kez daha izhar ettiler. Kur’an-ı Kerim yakmayı ifade özgürlüğü olarak gören sözde özgürlükçü faşist kafa dünyanın gözü önünde bebeklerin katledilişine isyan edenlerin seslerini kesmek için tehditler savurarak, polisiye tedbirleri devreye soktu. Velhasıl Batı’nın gerçek yüzü hiç bu kadar net ortaya çıkmamıştı.

EVANJELİZM VE TEOLOJİNİN JEOPOLİTİĞE ETKİSİ

Zulmedenin, mazlumun bu denli aşikâr olmasına rağmen ABD’nin başını çektiği Batı dünyası neden kendi değerlerini çiğneyerek hatta yer yer ulusal çıkarlarının hilafına, tabir caizse kendi ayaklarına sıkma pahasına Siyonist rejime bu denli sahip çıkıyordu? Bu noktada farklı birtakım gerekçeler sayılabilir. O gerekçelerden biri de teolojik yani dinidir. Tüm dünyadaki Yahudi nüfusu 16 milyon dolayında. Bu nüfusun yaklaşın 6 milyonu ABD’de yaşıyor. Yani kemiyet olarak kıymeti harbiyeleri yok, ancak keyfiyet olarak ABD’nin iç siyasetini dizayn eden, finans gibi küresel çaptaki medya gücü gibi çok güçlü enstrümanları ellerinde bulunduruyorlar. Bu güce çarpan etkisi yaptıran şey ise ABD nüfusunun %25’ni oluşturan Evanjeliklerin, Siyonistlerin hedeflerine hizmet eden bir inanışa sahip olmalarıdır. Evanjeliklerin inanışına göre İsa Mesih'in yeryüzüne yeniden inebilmesi için Yahudilerin kendilerine vaat edildiğini iddia ettikleri topraklara sahip olmaları ve orada toplanmaları gerekmektedir. Evanjeliklere düşen görev ise Yahudilerin bu hedefe ulaşmaları için siyasi, askeri, finansal velhasıl ellerinden ne geliyorsa onlara yardım etmeleri gerekmektedir. Cumhuriyetçi Parti içerisinde daha etkin gözükseler de genel anlamda ABD’nin siyasi vasatını şekillendiren Evanjelik anlayış, Yahudi lobilerinin güçlü desteği ile ABD’yi Siyonist projenin emrine amade hale getirmiştir. Beyaz Saray’da kimin olduğu hiç önemli değildir. Dolayısıyla, bugün Ortadoğu’nun içinde bulunduğu siyasi vasatın oluşumunda ABD’nin hem iç hem dış siyasetini dizayn eden sapkın teolojinin payı bir hayli yüksektir. 

DÜNÜN KUTSAL DAVASI BUGÜNÜN YÜKÜ HALİNE GELDİ

Siyonist rejim soykırım yaparken içimizi en çok yakan şey İslam dünyasının yönetim kadrolarının yaşadığı acizlikti. Kınamanın, protesto etmenin ötesinde bir şey yapılamaması işin en ıstırap veren yönüydü. Peki neden bu acizlik? Meseleyi İslam dünyasının paramparça olmuş hali pürmelaline getirmeyeceğim. Orası herkesin malumu. Filistin meselesinde onun da ötesinde bir durum söz konusu ne yazık ki…

Yakın tarihe kadar Filistin davası, Kudüs, ilk kıblemiz Mescid-i Aksa, Arap-İsrail uzlaşmazlığının asla taviz verilmeyecek, en kritik noktalarıydı. Ama zaman içinde bölge ülkelerinin yönetimlerinin öncelikleri değişti. Birçok Arap rejimi için dünün kutsal davası bugünün yükü haline geldi. Bölgenin geçtiği siyasi vasatın da etkisiyle Siyonist rejime direnmektense teslim olmayı tercih ettiler. Öyle ki terör devletiyle normalleşme süreçlerinde kamuoylarını ikna etmek adına, Mescid-i Aksa’nın o kadar da kutsal olmadığı, hatta Mescid-i Aksa’nın Kudüs’te olmadığı, Yahudilerin Arapların amca çocukları olduğu yönünde işgal devletine yönelik güzellemeler, PR çalışması yapan rejimlerin sesi kimi Arap yayın organları bir taraftan da direniş örgütlerini şeytanlaştırmada Siyonist rejim ile yarıştılar. Terör devletinin bugün Filistinlilere yönelik soykırım politikasında bu denli fütursuzca hareket etmesinin ardında kimi Arap rejimlerinin Filistin konusundaki bu tutumunun etkisi büyüktür. Gelinen noktada Filistin davası, Mescid-i Aksa meselesi ve direniş örgütleri, bu davayı en çok istismar eden İran’ın kucağına itilmiştir ne yazık ki.

SİYONİST REJİM KENDİ SONUNU MU HAZIRLIYOR?

İşgal devletinin zulmü artık ayyuka çıkmıştır. Bu zulüm düzeninin sürmesi mümkün değildir. Terör devletinin neden olduğu jeopolitik, ekonomik, toplumsal maliyet, artık onu destekleyen ülkeler tarafından dahi rahatsız edici bulunmaktadır. ABD kamuoyunda, siyasi ve entelektüel çevrelerinde Siyonist rejimin neden olduğu maliyeti sorgulayanlar çok daha görünür hale gelmiştir.

Terör devletinin kirli yüzü, artık çuvala sığmayan cürümleri evet yeterli derece değil ama artık Avrupa çevrelerinde de eleştirilmekte ve küresel barış konusunda neden olduğu risklere dikkat çekilmektedir. Siyonist rejimin kendi içindeki sosyal dinamiklerin oluşturduğu sorunlar her geçen gün katlanarak büyümektedir.

Aksa Tufanı sonrası yaşananlar İslam dünyası açısından da silkinmeye vesile olacak bir dönüm noktası olarak görülmektedir. Bunun emareleri müşahede edilmeye başlanmıştır.

Velhasıl Siyonist rejimin, müttefiki ülkelere, bölgeye, küresel barışa hatta ve hatta kendi toplumuna yük haline geldiği artık çok daha net görülmekte ve dillendirilmektedir. 

DÜNYAYI GERİ DÖNÜLMEZ BİR KAOSA SÜRÜKLENİYOR

Bu satırlar işgal devletinin Gazze’ye yönelik başlattığı hava saldırılarının 16. gününde kara harekâtının kapıda olduğu saatlerde kaleme alınıyor. Terör devletinin bütün itiraz ve tepkilere rağmen kara harekâtının başlatacağı yönünde güçlü bir beklenti vardı. Şayet bu harekât gerçekleşirse ki kuvvetle muhtemel gerçekleşecektir, yaşanmakta olan katliam çok daha vahim boyutlara ulaşacaktır. Bu durumun savaşın bölgesel bir boyut kazanmasını beraberinde getirmesi kuvvetle muhtemeldir. Kara harekâtı ile ortaya çıkacak vahim tablo, sadece bölgeyi değil, Ortadoğu üzerinden dünyayı geri dönülmez bir kaosa sürükleyebilecektir. Bunun en büyük sorumlusunun da bu katliama ve kaosa yeşil ışık yakan, terör devletinin soykırımını meşrulaştıran ABD ve onun kuyruğuna takınan Avrupa, yani genel anlamda Batı dünyası olduğu açıktır.

Sonuç olarak dünya risklerle dolu ama güçlünün haklı olduğu kan üzerine kurulmuş düzene yönelik isyanın, başkaldırının, sorgulamaların arttığı bir sürece doğru gitmekte, güçlünün haklı olduğu değil haklının güçlü olduğu bir dünya düzeni arayışı hızlanmaktadır.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 453

İslam ve İhsan

YAHUDİLİK VE SİYONİZM TARİHİ

Yahudilik ve Siyonizm Tarihi

YAHUDİLİĞİN KISA TARİHİ

Yahudiliğin Kısa Tarihi

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.