Ailede Haklar, Sorumluluklar ve Kur’ânî Rehberlik

Kur’ânî rehberlik ışığında aile içi hak ve sorumluluklar nasıl dengelenir? Eşler arasındaki ihtilaflarda hakem ve arabuluculuğun rolünü öğrenin.

İnsanlar, nefsin ıslahı, neslin devamı ve sıcak bir yuva için aile kurmaktadırlar. Aile içinde ise erkeğin ve kadının hak ve mükellefiyetleri bulunmaktadır. Ayet-i kerimede mealen “(Kocalarının) onlar üzerinde örfe uygun olan (haklar)ı gibi, onların da (kocaları üzerinde hakları) vardır. Fakat erkekler için kadınlar üzerine bir derece ziyâde hak vardır.” (el-Bakara 2/228) buyurulmuştur.

Ayette mealen geçen “Erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır” beyanıyla alakalı olarak Ebû Bekir el-Cessas[1] şu şekilde izah buyurmaktadır: Buradaki bir derece farkı, Cenab-ı Allah'ın erkeği kadına göre üstün kıldığı bazı yönleridir ki, o yönler şu ayette açıklanmaktadır: “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır.”(el-Nisâ, 4/34) Kadının koruyucusu ve kollayıcısı olduğu için, erkeğin kadından üstün kılındığı bu ayette haber verilmektedir.

EŞLER ARASINDA UYUM: HAKEM VE ARABULUCULUĞUN ROLÜ

Ailenin sevgi ve merhamet üzerine devam etmesi esas olmakla birlikte eşler arasında ciddi ihtilaflar, aralarının bozulması mevzu bahis olabilmektedir. Bu gibi hallerde ailenin dağılmasına mâni olmak ve eşler arasındaki ihtilafı gidermek için yapılması gereken usûl âyet-i kerimede beyan edilmiştir. Bu hususta mealen şöyle buyrulmaktadır:

“Bununla beraber ikisinin (karı-kocanın) arasının açılmasından korkarsanız, o hâlde onun (erkeğin) ailesinden bir hakem, bunun (kadının) ailesinden de bir hakem gönderin! Eğer (bu hakemler gerçekten) barıştırmak isterlerse, Allah (karı ile kocayı) aralarında (anlaşmaya) muvaffak kılar. Muhakkak ki Allah, Alîm (tarafların hâllerini bilen)dir, Habîr(yaptıklarından haberdâr olan)dır.” (el-Nisâ 4/35)

Âyet-i kerimedeki bahsedilen hakemlerin salahiyetinin ne olduğu hususunda ulemanın muhtelif beyanları bulunmaktadır. Bazıları bu hakemliğin, kadılık gibi olduğunu ve yapılan tahkikat neticesinde ailenin devamına yahut sona ermesine hüküm verebileceklerini söylemişlerdir. İmam-ı Âzam Ebu Hanife ve bazı müçtehitlere göre ise bu hakemlik, vekillik gibidir. Tarafların iradesi dışında hüküm veremezler. Hakemler ancak taraflar arasındaki ihtilafları çözmeye, aralarını bulmaya, kusurlu olan tarafı yola getirmeye, ikaz etmeye çalışırlar. Binaenaleyh arabulucu rolü görürler.

KUR’ÂNÎ IŞIKTA AİLEYİ KORUMANIN YOLLARI

Osmanlı vesikalarında bu arabuluculara muslihûn denilmiştir. Bu arabulucular bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi de olabilirler. Osmanlı Devleti’nde arabuluculuk müessesesi çok yaygındı. İhtilafların ekseriyeti mahkemeye varmadan sulh yoluyla çözülmüştür. Müftüler birçok ihtilafı, mahkemeye varmadan çözüme kavuşturmuş, mahallelerde de bu vazifeyi imamlar üstlenmiştir. Bu sebeple mahkemelerin yükü daha az olmuştur.

Aile ihtilaflarında, hakemlik müessesesine mahkemeye gitmeden evvel müracaat edilebileceği gibi, mahkemeye gidildikten sonra kadı tarafından da taraflar hakeme gönderilebilirdi. Hatta kadılar, arabuluculuk vazifesini kendileri yapmışlar, bu sebeple boşanmalardan ziyade arabuluculuk şayi olmuştur.

Esasen taraflar arasında vâki olan nifak ve şikak gibi sebeplerden dolayı hâkim dahî, kocanın muvafakati olmadan boşanma kararı verememektedir. Aynı husus hakemler içinde geçerlidir. Fakat hâkim meseleyi tahkik eder, taraflara nasihat verir, lüzum gördüğü takdirde ta’zir cezası verebilir. Mesela haksız yere karısına şiddette bulunan kocaya ta’zir cezası olarak hapis cezası verilebilir. Bununla birlikte bu hadiselerin yaşanmaması için ta’zir cezalarının yanında, kocaya da sözler ve şartlı talak beyanları da verdirtilmiştir.

Mesela Divan-ı Hümayun’a akseden bir davada içki içerek ve eşine söverek sürekli rahatsız eden biri arabulucuların ikna etmesiyle bir daha içmeyeceğini, içerse karısının boş sayılmasını kabul edeceğini beyan etmiş, beyan mahkeme kaydına geçirilmiştir: “Mezbûr Sefer bade'l-yevm eğer bir dahi avretime hilâf-ı şer' döversem ve şürb-i hamr edersem avretim talâk-ı bâin ile deyu şart eylediği kayd şud.” Görüldüğü üzere bu hadisede arabulucu olan kimsenin ikna etmesiyle, kocanın tekrar hata yapması boşanmanın zuhuruna sebep olacaktır.

Osmanlı devlet adamı ve hukukçusu Mısırlı Muhammed Kadri Paşa’nın (ö. 1306/1888) fıkhi hükümlerin kanunlaştırılması maksadıyla hazırladığı “el-Aḥkâmü’ş-şerʿiyye fi’l-aḥvâli’ş-şaḫṣiyye” isimli taslağında da ailevi ihtilaflara dair maddesi bize Osmanlı’da Hanefi mezhebini esas alınarak ailevi ihtilaflarda tatbik edilecek hükmü ve arabuluculuk faaliyetinin nasıl tezahür ettiğini göstermesi bakımından mühimdir. Bu taslakta hakemler için aile meclisi tabiri kullanılmıştır:   

“Karı koca arasında anlaşmazlık vuku bulur, şiddetli geçimsizlik haline gelir ve taraflardan biri hâkime müracaat ederse; hâkim biri kocanın diğeri karının ailesinden olmak üzere iki adil kimseyi hakem olarak tayin eder. Bu surette oluşan aile meclisi, tarafların şikayetlerini dinler, iddia ve müdafaalarını tetkik ile aralarını ıslaha çalışır. Islah mümkün olmazsa, eşler hakemleri kendilerine vekil tayin etmeden, aralarını muhalaa yoluyla ayıramazlar”

1917 Hukuk-ı Aile Kararnamesine kadar olan safahatta Osmanlı’da hakemler, arabuluculuk vazifesini icra ederken bu kararnameden sonra hakemlerin verdiği kararlar kat’î ve itiraz edilmez olmuştur. Mezheplerin hükümlerinin birbirine karıştığı bu telfikçi kanunda tahkim meselesi için Maliki mezhebinin görüşü esas alınmıştır. Kanuna göre aile meclisi tarafların aralarını ıslaha çalışır, bu kabil olmazsa onları boşar. İki hakem ihtilaf ettiği takdirde taraflara yakınlığı olmayan üçüncü bir hakem tayin edilip mesele hükme bağlanır.

Osmanlı'daki bu hukuki uygulamalar da gösteriyor ki, aile içi problemlerin çözümünde uzlaşı kültürü, mahkeme kararlarından daha etkin ve kalıcı sonuçlar doğurabilmektedir. Neticede, Kur'an'ın rehberliğinde şekillenen bu yaklaşım, ailenin sadece neslin devamı için değil, aynı zamanda toplumun huzuru ve ferdin manevi tekâmülü için de temel bir unsur olduğunu bizlere hatırlatmaktadır.

Dipnot:

 [1] Hanefi fakihi ve müfessir.

Kaynaklar:

Cessâs, Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî. Ahkâmu’l Kur’ân. Editör Avnullah Enes Ateş. Çeviren Mehmet Keskin. 8 c. İstanbul: İtisam Yayınları, 2018.

Mustafa Avcı, “Osmanlıda Aile Arabuluculuğu” II. Uluslararası İnsan Hakları Sempozyumu Ailenin Korunması Hakkı Bildiriler Kitabı, 29-30 Nisan 2019. Ankara: TİHEK, 2019, 471-494.

Kaynak: Ahmet Atakul, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478

İslam ve İhsan

AİLEMİZE KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ

Ailemize Karşı Sorumluluklarımız

AİLEDE HAK VE SORUMLULUKLARIMIZ

Ailede Hak ve Sorumluluklarımız

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.