Adaletle Hükmeden Yöneticiler

İslam tarihinde adaletle hükmeden yöneticiler.

İslam tarihinde Müslüman yönecilerin adaletine örnekler.

SAHABİNİN ADALETİ

Hayber zaferinden sonra Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Abdullah bin Revâha’yı oraya gönderirdi. Abdullah bin Revâha da, alınması gereken hurma miktârını tahmin edip bunu tahsil ederdi. Hayber arâzîsini işleyen Yahûdîler, Abdullâh’ın tahminde gösterdiği titizlik sebebiyle rahatsız oldular. Hattâ bir ara kendi lehlerine müsâmahalı davranması için rüşvet teklif ettiler. Kadınlarının süs eşyalarından onun için biraz mücevherât topladılar ve:

“–Bunlar senin, taksim esnâsında bizim lehimize davran ve bize göz yum!” dediler. Abdullah ise onlara:

“–Vallâhi birçok menfîlikleriniz sebebiyle size duyduğum buğz, size karşı âdil davranmama mânî olamaz. Sizin bana teklif ettiğiniz rüşvettir. Rüşvet ise haramdır, biz onu yemeyiz!” dedi. Yahûdîler, Abdullah -radıyallâhu anh-’ı takdîr edip:

“–İşte bu adâlet ve doğrulukla gökler ve yer nizâm içinde ayakta durur.” dediler. (Muvatta, Müsâkât, 2)

MÜSLÜMAN YÖNETİCİLERİN ADALETİ

Müslümanlar, Bizans Kralı Hirakl’in büyük bir orduyla üzerlerine gelmekte olduğu haberini alınca, Humus ahâlîsine, ödedikleri vergileri iâde ettiler ve:

“–Biz şu anda bir saldırıya mâruz kaldığımız için sizi muhâfaza ve müdâfaa etme imkânından mahrumuz. (Bu vergileri ise sizi muhâfaza karşılığında almıştık). Siz artık işinizde serbestsiniz, dilediğiniz gibi hareket edebilirsiniz.” dediler.

Humus ahâlîsi:

“–Vallâhi sizin idâreniz ve adâletiniz, bizim için daha önce içinde bulunduğumuz zulüm ve zorbalıktan daha iyidir. Sizin vâlinizle birlikte şehri Hirakl’e karşı müdâfaa edeceğiz.” dediler.

Yahûdîler de kalkıp:

“–Tevrât’a yemin olsun ki biz mağlûb olup perişan olmadıkça Hirakl’in vâlisi, Humus şehrine giremez.” dediler.

Şehrin kapılarını kilitlediler ve düşmana karşı şehri müdâfaa ettiler.

Kendileriyle sulh yapılmış olan diğer şehirlerin Hristiyan ve yahûdî ahâlisi de aynı şekilde hareket ettiler ve:

“–Şayet Rumlar ve onlara tâbî olanlar Müslümanlara gâlip gelirse, biz yine eski zulüm ve zorbalık günlerine geri döneriz. Eğer müslümanlar gâlip gelirse önceki anlaşmamız üzere onlarla birlikte oluruz.” dediler.

Allah Teâlâ, kâfirleri hezîmete uğratıp Müslümanlara zafer bahşedince de, şehirlerini Müslümanlara açtılar, oyuncularını çıkararak sevinç gösterilerinde bulundular ve vergilerini ödediler.[1]

İslâm ordusu bu adâleti yalnız Humus’ta değil, önce fethedip sonra çekilmek zorunda kaldığı bütün beldelerde tatbik etmiştir. Meselâ, Plevne kaybedildiği zaman Gâzi Osman Paşa, Hristiyan halktan, onları muhâfaza mukâbilinde aldığı cizyeleri iâde etmiştir.

ADALETLE HÜKMEDEN HALİFE

Abdullah bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

Sultanlardan biri kıyâfet değiştirip ülkesini dolaşmaya çıktı. Bir köylüye misâfir oldu. Adam tek ineğinin sütüyle geçiniyordu. Ama bu inek birçok inek kadar süt veriyordu. Sultan, ben bu ineği alıp sarayıma götüreyim, diye düşündü.

Sabahleyin ineği yine çobana teslim edip otlatmaya gönderdiler. Akşam olup da ineği sağınca, her zaman verdiği sütün yarısı kadar süt verdiğini hayretle gördüler. Buna en çok köylü kıyâfetindeki sultan şaşırdı ve ineğin sâhibiyle konuşmaya başladı:

“–Çoban ineği bugün başka bir yerde mi otlattı?”

“–Hayır, her zamanki otlağa götürdü.”

“–Hayvancağız her zaman içtiği sudan başka bir su mu içti?”

“–Hayır, içmedi.”

“–Öyleyse sütü niye yarıya düştü?”

İnce bir idrâke sâhip olan köylü şunları söyledi:

“–Öyle sanıyorum ki, sultanımız bu ineği kendine almayı düşündü. Bir devlet başkanı halkına zulmeder veya zulmetmeyi aklından geçirirse o memlekette bereket kalmaz.

Sultan şaşırdı ve:

“–Sen sultânı nereden tanıyorsun?” diye sordu. Köylü bildiğinin doğruluğundan emindi:

“–Bu iş böyle olmalıdır.” dedi.

Sultan böyle bir haksızlığı düşündüğüne pişman oldu. Kendi kendine; “Allâh’ım! Kimseye zulmetmeyeceğim. Bu ineği de kesinlikle almayacağım.” diye söz verdi.

Ertesi akşam inek sağılınca, yine her zamanki gibi bol miktarda süt verdiği görüldü.[2]

ADALETLE HÜKMEDEN HALİFE

Mâlik bin Dinar -rahmetullâhi aleyh- anlatır:

“Ömer bin Abdülaziz hilâfet makâmına geçtiği zaman, dağlardaki çobanlar:

«–İnsanların idâresini sâlih bir kimse üstlendi.» dediler. Onlara:

«–Bunu nereden bildiniz?» diye soruldu. Onlar da:

«–Hayvanlar bile huzur ve sükûn içinde...» dediler.”

Muhammed bin Uyeyne -rahmetullâhi aleyh- de şöyle der:

“Ömer bin Abdülaziz halîfe iken Kirman’da koyun güderdim. Halîfenin rûhâniyet ve adâletinden dolayı bana koyunlar ile kurtlar âdeta birlikte dolaşır gibi görünürdü. Bir gece ansızın kurtların koyunlara saldırdığını gördüm. Şaşırdım. Sanki dünya, bütün huzur ve sükûnunu kaybediyor gibiydi. İçimden:

«Şu âdil ve Hak dostu halîfe ölmüş olmalı!» dedim. Araştırdım, Ömer bin Abdülaziz’in o gece vefât ettiğini öğrendim.”

BAHÂEDDİN VELED’İN SULTÂN ALAADDİN KEYKUBAD’A NASİHATİ

Selçuklu Sultânı Alaaddin Keykubad, şehrin kalesini tamamladığında, Hazret-i Mevlânâ’nın babası Bahâeddin Veled’den teberrüken kaleyi görmesini ve kale hakkındaki fikrini beyân etmesini ricâ eder. Bahâeddin Veled Hazretleri, gidip yapılanları görür ve şöyle der:

“–Kaleniz, sel felâketlerini, düşman akınlarını önlemek için fevkalâde güzel ve kuvvetli görünüyor. Lâkin sen, idâren altındaki mazlumların, ezilen insanların bedduâ oklarına karşı hangi tedbiri aldın? Çünkü onların bedduâ okları, yalnız senin kalen gibi bir kaleyi değil, yüzbinlerce kale burcunu deler geçer ve dünyayı harâbeye çevirir.

En iyisi sen, adâlet ve iyilikten kale burçları yap ve sâlihlerden, hayırlı duâ askerleri teşkîl etmeye gayret et. Böylesi senin için surlardan daha emindir. Zîrâ halkın ve dünyanın güven ve huzuru o duâ askerleriyle sağlanır.”

YILDIRIM BEYAZIT’IN ADALETİ

Dış siyâsette birçok başarılar sergileyen Yıldırım Beyazıt Han, Anadolu birliği yolunda da büyük adımlar attı. Beyliklerin en büyüğü olan Karamanoğulları’nın büyük bir kısmını Osmanlı’ya ilhâk etti. Ancak bu ilhâk, ahâlînin kendi isteğiyle gerçekleştirilmişti. Nitekim 15. asırda yaşayan Osmanlı tarih yazarı Âşık Paşazâde bu hakîkati şöyle anlatır:

“...Beyazıt Han, Konya önlerine geldiğinde, şehrin kapıları kapatıldı. Ancak harman vakti olduğundan Konya ovasında her tarafta arpa ve buğday yığınları vardı. Halk, telâşla kaleye sığındığı için bunları içeri alabilmeleri mümkün olmamıştı. Bunu gören Yıldırım Hân’ın askerleri, hisar dibine yaklaşarak Konya halkına seslendiler:

“–Gelin, bize arpa ve buğday satın; atlarımıza yedirelim!” dediler. Halk bu teklife çok şaşırdı, bir anlam veremedi. Birkaç kişi:

“–Bakalım dedikleri doğru mu?” diyerek kaleden çıkıp Osmanlı ordusunun yanına geldi. Durumdan haberdar olan Beyazıt Han, her ihtimâle karşı askerlerine şu tâlimâtı verdi:

“–Bunlar bizim Müslüman kardeşlerimizdir. Sakın ola kimseye zulmetmeyin! Kul hakkına riâyetkâr olun; arpa sâhipleri, kendi gönül rızâlarıyla satsınlar!..” dedi.

Böylece gelenler, kendi arzuları istikâmetinde ve talep ettikleri fiyata satış yaptılar. Akçelerini de alarak hiç ummadıkları büyük bir memnûniyetle kaleye döndüler. Konya halkı, bu göz yaşartan adâlet ve insanlığı görünce, şehrin kapılarını kendi istekleriyle ardına kadar açtı ve Osmanlı’yı içeriye buyur etti. Bu hâdiseyi duyan etraftaki diğer bâzı şehirler de, elçiler gönderip Osmanlı’yı beldelerine dâvet ettiler:

“–Buyrun, gelin! Şehirlerimizi sizler idâre edin!” dediler.

FATİH SULTAN MEHMET’İN ADALETİ

Fâtih, adâlete ve adâleti tevzî eden kadılara çok ehemmiyet verir, onların hakkı ve hukûku tenfîz edebilmeleri için kendilerine dâimâ yardımcı olurdu. Bu husustaki şu misâl çok ibretlidir:

Devrin ricâlinden Dâvûd Paşa, yaptığı bir haksızlıktan dolayı Edirne kadısına şikâyet edilmişti. Kadı efendi, Dâvûd Paşa’yı bu işten vazgeçmesi için önce îkâz etti. Ona alacağı cezâyı bildirdi. Aralarında bir münâkaşa çıktı. Bu münâkaşada ileri giden Dâvûd Paşa, kadı efendiye birkaç tokat attı. Bunu haber alan Fâtih:

“Adâletin hizmetkârı olan kadıyı döven kimse, dîni tahkîr etmiş ve harâb etmiş olur...” diyerek, Dâvûd Paşa’yı ağır şekilde cezâlandırdı.

Dâvûd Paşa, maddî ve mânevî ıztırâbından yataklara düştü. Nihâyet tevbe edip pişman oldu. Allâh’ın emirlerine bir daha karşı çıkmayacağına ve böyle bir kusur işlemeyeceğine dâir söz verdi. Bundan sonra Fâtih’le aralarında yeniden yakınlık peydâ olup vezirlik pâyesine kadar yükseldi. Daha sonra 2. Bâyezid zamanında, vezîr-i âzam oldu.

Dipnotlar:

[1] Belâzurî, Fütûhu’l-Büldân, Beyrut 1987, s. 187. [2] Beyhakî, Şuab, VII, 53; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, Beyrut 1993, II, 76-77.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları

İSLAM’DA ADALET İLE İLGİLİ ÖRNEKLER

İslam’da Adalet ile İlgili Örnekler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.