Zekât ile İlgili Bilgiler

Zekât nedir, ne anlama gelir? Zekâtın farz kılınmasının hikmetleri nelerdir? Zekâtın delilleri nelerdir? Zekât vermemenin dünya ve ahiretteki cezası nedir? Zekâtın kapsamı ve farz oluşu.

Zekât sözlükte; artma, çoğalma, arıtma, bereket ve övme anlamlarına gelir.

ZEKAT NEDİR?

Bir fıkıh terimi olarak zekât şöyle tarif edilir: Belli mal türlerinin belirli bir bölümünü, Allah Teâlâ’nın belirlediği bir kısım Müslümanlara mülk olarak vermektir.

Zekâta, mü’minlerin Allah’ın emirlerine uymadaki sadakatlerini gösterdiği için “sadaka” da denilmiştir. Bununla birlikte sadaka kelimesi zekâttan daha kapsamlı olup, vâcip ve nâfile kabilinden olan bağışları da içine alır.

Allah rızası için ayrılıp verilen mala zekât denilmesi, geride kalanı arıtması ve âfetlerden koruması yüzündendir. Şu âyet-i kerimede bu anlamı görmek mümkündür: Mü’minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizleyip mallarını bereketlendiresin.” [1] Diğer yandan zekât, ödeyicisini günahtan, malın kirinden temizler ve mânevî derecesini yükseltir.

ZEKÂTIN HİKMETLERİ

Zekâtın meşrû kılınmasının çeşitli hikmetleri vardır. Bunlar herkesçe anlaşılabilecek açıklıktadır. Cenâb-ı Hak insanları farklı yeteneklerle donatmış, buna bağlı olarak servet dağılımında da farklılıklar ortaya çıkmıştır.

Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: Allah, rızık konusunda sizin bazınızı bazınızdan üstün kılmıştır.” [2] Servet üstünlüğü bulunan zenginlerin bir kısım mallarını yoksullara vermeleri farz kılınmıştır. Çünkü böyle bir zorlama olmaksızın zenginden yoksul kesime bu mal akışı sağlanamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onların mallarında, isteyen ve (istemeyip) mahrûm olanlar için belirli bir hak vardır.” [3]

İşte İslâm’ın getirdiği zekât uygulaması, varlıklı kesimle yoksul kesim arasındaki dengeyi sağlayacak önemli bir tedbirdir. Zekât, İslâm’daki sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın gerçekleşmesini sağlar, servetlerin yalnız zenginler arasında dönüp dolaşan bir güç olmasını engeller. Nitekim İslâm’ın ilk yayılma döneminde Mısır, Suriye ve Irak topraklarının gazilere dağıtılmayıp, eski sahiplerinde bırakılması, buna karşılık kendilerinden cizye ve harac vergisi alınarak kamu hizmetlerine harcanması servet tekellerini önleme amacına yöneliktir. Âyette şöyle buyurulur: “Allah’ın o kent halkından Peygamber’ine verdiği fey’ ganimetleri, Allah’a, Peygamber’e, hısımlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalanlara aittir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.” [4]

Buna göre İslâm, servetlerin yalnız belli bir sınıfın elinde toplanıp, geniş halk kitlelerinin yoksulluk sınırında yaşamasını onaylamaz. Miras paylaşımı, kredi düzeni, zekât ve diğer ekonomik düzenlemelerde bu ilke esas alınır.

Zekâtın hikmetlerini birkaç maddede özetleyebiliriz:

1) Zekât zenginle yoksulu birbirine yaklaştırır, zengin yardım etmenin sevincini yaşarken, yoksul da zengine karşı sevgi ve saygı duyar. Kıskançlıklar ortadan kalkar. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Mallarınızı zekât vermek suretiyle koruma altına alın, hastalıklarınızı sadaka vererek tedavi edin, gelecek olan belâlara karşı dua ile hazırlıklı olun.” [5] “Kazayı ancak dua çevirir, ömrü de ancak iyilik uzatır.” [6]

2) Zekât, çalışmaktan âciz olanlara normal bir hayat sürme imkânı sağlar. Toplumu yoksulluktan, devleti zayıflıktan korur. Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü yoksullar sebebiyle vay zenginlerin haline! Yoksullar şöyle diyecekler: Rabbimiz! Senin bize ayırdığın hakları vermemek suretiyle bize zenginler haksızlık ettiler. Allah Teâlâ şöyle buyuracaktır: “İzzet ve celâlim hakkı için, sizi kendime yaklaştıracağım, onları ise uzaklaştıracağım.” Bundan sonra Hz. Peygamber: “Zenginlerin mallarında dilenen ve mahrûm olanlar için belli bir hak vardır” âyetini okumuştur.[7]

3) Zekât, kişiyi cimrilikten korur, cömert ve eli açık yapar, diğergamlık duygularını güçlendirir.

Servetinin bir bölümünü sırf Allah rızası için yoksul dindaşlarına veren ve buna karşılık onlardan bir şey beklemeyen kimse, sürekli olarak toplum yararını kişisel yararı üzerinde tutma alışkanlığını kazanmış olur.

4) Zekât malın bir şükrüdür ve Allah Teâlâ’nın gazabını söndürür. Gerçekte malı azaltmaz, bereketlendirir ve arttırır. Kur’an-ı Kerîm’de; Eğer siz şükrederseniz, mutlaka verdiğim nimetleri artırırım” [8] buyurulur. Malın zekâtını vermek, baharda üzüm bağlarından fazla filizleri temizlemeye benzer. Bunlar temizlenmezse bütün çubuklarda gelişen üzüm salkımlarını kök besleyemez, salkımlar zayıf ve verimsiz kalır. Zekâtı verilmeyen servetin durumu da bunun gibidir.

5) İnsan sosyal bir varlıktır. Toplum dışı kalarak yalnız başına yaşamını sürdürme insan yaratılışı ile çelişir. Diğer yandan toplum bir bütündür. Herkes gelir ve kazanç elde etmede birbirinden yararlanır. Bu yüzden de meydana gelen servetlerde, başkalarının hakkı bulunur. Zenginin servetinin meydana gelmesinde, içinde yaşadığı toplumun katkısını kim inkâr edebilir? Böyle bir çevrede değil de dağın başında tek başına yaşasaydı bu servet meydana gelir miydi? İşte bütün bu nimetleri veren Allah’a şükür ve içinde yaşadığı topluma teşekkür borcu zekât emrine uymakla ödenmiş olur.

6) İnsanın mayası toprak olduğundan, toprağın suyu emip tutması gibi insanda da malı tutma özelliği vardır. Toprağın aldığı rutubetle bitki bitirmesi gibi, insanın başkalarına vermek suretiyle, cimrilik duyguları azalır. Binaenaleyh zekât, en az alan kadar, veren için de yararlıdır.

ZEKÂTIN DAYANDIĞI DELİLLER

Zekât, İslâm’ın beş temel esasından biri olup, Hicretin ikinci yılında Şevval ayında Ramazan orucu ve fitreden sonra farz kılınmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de zekât kelimesi iki yerde sözlük anlamında kullanılmıştır.[9] Sekizi Mekke döneminde inen âyetlerde olmak üzere toplam otuz âyette de terim anlamı görülür. Kur’an zekâtın eşanlamlısı olarak “sadaka”[10] ve “hak” sözcüklerini de kullanır. Çeşitli âyetlerde teşvik edilen “infak” ise gönüllü iyiliği ifade eder. Zekât yirmiyedi âyette namazla birlikte zikredilmiştir. Bu durum namaz ile zekât arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğunu gösterir.

Diğer yandan zekât önceki peygamberlere de genellikle namazla birlikte emredilmiştir. Kur’an’da İbrahim (a.s) ve oğulları İshak ve Ya’kub’un doğru yolu gösteren önderler yapıldığı belirtildikten sonra şöyle buyurulur: “Onlara iyilik yapmayı, namazı kılmayı ve zekâtı vermeyi vahyettik.” İbrahim (a.s)’ın diğer oğlu Hz. İsmail’den de şöyle söz edilir: “O, ailesine namazı ve zekâtı emrediyordu.” [11] Cenâb-ı Hak genel olarak, Tevrat’a uyan İsrailoğulları’na da şöyle seslenir: “Namazı kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.” [12] Hz. Musa, yetmiş kişi ile Sina dağına çıktığında, Yüce Allah kendisine şöyle buyurmuştur: “Cezama dilediğim kimseyi çarptırırım, rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlara, zekât verenlere ve âyetlerime inananlara yazacağım.” [13] Hz. Meryem, babasız dünyaya getirdiği İsa (a.s) konusunda sorulara cevap vermede sıkılınca, beşikteki geleceğin peygamberi Hz. İsa şöyle konuşmuştu: “Nerede olursam olayım, Rabb’im beni kutsadı ve yaşadığım sürece, bana namazı ve zekâtı emretti.” [14]

Zekâtın farz oluşu Kitap, sünnet ve icmâ ile sabittir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Namazı kılın, zekâtı verin.” [15] “Mü’minlerin mallarından zekât al ki onları temizleyip mallarını çoğaltasın.” [16] “Hasat günü ürünün hakkını ödeyin.” [17]

Sünnetten delil; Hz. Peygamber’in; “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur. Bunlardan biri de zekât vermektir.” [18] hadisi ile Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken kendisine söylediği şu sözlerdir: “Onlara bildir ki, Allah Teâlâ kendilerine zekâtı farz kılmıştır. Zekâtı oranın zenginlerinden al, yoksullarına ver.” [19] Zekâtın farz olduğunu bildiren başka hadisler de vardır.

Diğer yandan yüzyıllar boyunca bütün müctehitler zekâtın farz oluşu üzerinde görüş birliği içinde olmuşlardır. Ashab-ı Kiram zekât vermeyenlerle savaşılması gerektiği konusunda ittifak etmiştir. Zekâtın farz olduğunu inkâr eden kimse dinden çıkar.

ZEKÂTI VERMEYENİN CEZASI

Zekâtı vermeyen için iki yönlü müeyyide vardır. Dünyada ceza, ahirette azap. Allah Teâlâ ahiretteki azabı şöyle haber verir: “Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar için can yakıcı bir azabı müjdele. O gün (bu altın ve gümüşler) cehennem ateşinde kızdırılıp, bunlarla onların alınları, böğürleri, sırtları dağlanacak ve kendilerine; “İşte nefisleriniz için toplayıp biriktirdikleriniz! Artık saklayıp biriktirdiğiniz bu nesnelerin acısını tadın! (denilecek)” [20] “Yazıklar olsun o müşriklere ki, onlar zekât vermezler ve ahireti de inkâr ederler.” [21] Ahiret gününde, cennet ehli, suçlulara sorar; “Sizi sekar cehennemine sürükleyen nedir?” Onlar derler ki; “Biz namaz kılanlardan değildik ve düşkünleri doyurmazdık.” [22]

Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ bir kimseye mal verir o da, bunun zekâtını ödemezse, zekâtını ödemediği bu mal kıyamet günü, gözleri üzerinde iki siyah benek bulunan başı kel yılan şekline girip o kişinin boynuna sarılacak ve iki çenesinden tutup şöyle diyecek: “Ben senin malınım, ben senin biriktirdiğinim.” Hz. Peygamber daha sonra şu âyeti okumuştur: “Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Aksine bu onlar için bir kötülüktür. Kıyamet gününde, cimrilik yaparak vermedikleri bu mallar boyunlarına halka yapılacaktır.  Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” [23]

Zekât farîzasını yerine getirmeyenlerin dünyaya ait cezası, zekâtın İslâm Devleti tarafından zorla alınması ve kendilerine de devletin koyacağı bir cezanın (ta’zîr) uygulanmasıdır.

Behz İbn Hakîm (r.a.)’ın babası yoluyla dedesinden rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulur:

“Karşılığını Yüce Allah’tan bekleyerek malının zekâtını ödeyene ecri verilir. Zekâtını vermeyenin zekâtını ve devesinin yarısını, Rabbimizin bir alacağı olarak alırız. Zekâttan hiç bir şey Muhammed’in aile fertlerine helâl değildir.”[24] Bu hadisin başka bir rivayetinde, “ceza olarak malın yarısı alınır” ifadesi vardır.[25]

Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî ve İmam Mâlik’e göre bu durumda İslâm devleti yalnız verilmeyen zekâtı alır, gerek görürse ta’zîr cezası uygular. Malî ceza uygulanmaz. Çünkü Hz. Peygamber döneminde böyle bir ceza uygulanmamış, Hz. Ebû Bekir devrinde zekât vermeyenlere karşı savaş yapılması öngörülmüş, fakat mallarının müsaderesi yoluna gidilmemiştir.

Şîrâzî (ö. 476/1083) gibi bazı bilginler ise malî cezanın önceleri var olduğunu, daha sonra neshedildiğini ileri sürmüşlerdir.[26] Hanefîlerden yalnız İmam Züfer bu durumda malın yarısına kadar müsadere edilebileceği görüşündedir.

İnkâr sebebiyle zekâtı ödemeyen topluluklara karşı savaş açılır. Nitekim ilk halîfe Ebû Bekir (r.a.)’ın zekât vermek istemeyenlere karşı tutumu bu şekilde olmuştur. Bu konuda önceleri tereddüt eden Hz. Ömer, halife Hz. Ebû Bekir’e şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’tan başka ilâh yoktur, deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu söylerlerse canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları da Allah’a kalmıştır, dediği halde bunlarla nasıl savaşırsın?” [27]

Hz. Ebû Bekir şu cevabı verdi: “Allah’a yemin ederim ki, namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla elbette savaşacağım. Çünkü zekât malın hakkıdır. Allah’a yemin ederim ki, Hz. Peygamber’e ödemekte oldukları dişi bir keçi yavrusunu bana vermezlerse bundan ötürü onlarla savaşacağım” [28].

Bu hadis başka bir rivayette: “Rasûlullah (s.a.s.)’e ödemekte oldukları devenin bağını ödemeyecek olurlarsa...” ifadesiyle nakledilmiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle demiştir: “Yemin ederim ki, Yüce Allah, savaşmak için Ebû Bekir’in gönlüne bir genişlik vermiştir. Bu konuda onun hak üzere olduğunu anladım.” [29]

İslâm bilginleri bu delillere dayanarak şöyle demişlerdir: Bir kimse veya topluluk zekâtı vermezler veya bu konuda İslâm devletine karşı çıkarlarsa kendileriyle savaşılır. Ancak cimrilik veya hükmü bilmeme yüzünden ödemezlerse dinden çıkmazlar, fakat günahkâr olurlar.[30]

Dipnotlar:

[1] Tevbe, 9/103. [2] Nahl, 16/71. [3] Meâric, 70/24. [4] Haşr, 69/7. [5] Bu hadisi Taberânî ve Ebû Nuaym, Hılye’de, İbn Mes’ud’dan; Ebû Dâvud ise mürsel olarak Hasen’den rivayet etmiştir. Hadis zayıftır. [6] Tirmizî, Kader, 6; İbn Mâce, Mukaddime, 10; A. İbn Hanbel, II, 316, 350, V, 277, 280. [7] Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, 62; Meâric, 70/24. [8] İbrâhim; 14/7. [9] bk. Kehf, 18/81; Meryem, 19/13. [10] Tevbe, 9/60, 79. [11] Meryem, 19/55. [12] Bakara, 2/43. [13] A’râf, 7/156. [14] Meryem, 19/31. [15] Bakara, 2/10. [16] Tevbe, 9/103. [17] En’âm, 6/141. [18] Buhâri, İmân, 1, 2, Tefsîru Sûre 2/30; Müslim, İmân 19-22; Tirmizî, İmân, 3; Nesâî, İmân, 13. [19] Buhârî, Zekât, 1, Tevhîd, 1; Ebû Dâvud, Zekât, 5; Nesâî, Zekât, 46; İbn Mâce, Zekât, 1. [20] Tevbe, 9/34, 35. [21] Fussılet, 41/6, 7. [22] Müddessir, 74/42-44. [23] Buhârî, Zekât, 3, Tefsîru Sûre, 3/14; İbn Mâce, Zekât, 2; Mâlik, Muvatta’, Zekât, 22; A. b. Hanbel, II, 255. Âyet için bk. Âl-i İmrân, 3/180. [24] Ebû Dâvud, Zekât, 5; Nesâî, Zekât, 4, 7; Dârimî, Zekât, 36; A. b. Hanbel, V, 2, 4. [25] Şevkânî, Neylû’l-Evtâr, IV, 121, 132 vd. [26] Kardâvî, Fıkhu’z-Zekât, Terc. İbrahim Sarmış, İstanbul 1984, I, 86, 87; Y. Vehbi Yavuz, İslâm’da Zekât Müessesesi, İstanbul, 1977, s. 85. [27] bk. Müslim, İmân, 32-36; Buhârî, İmân, 17, 28, Salât, 28, Zekât, 1, İ’tisâm, 2, 38; Ebû Dâvud, Cihâd, 95; Tirmizî, Tefsîru Sûre 88; Nesâî, Zekât, 3; İbn Mâce, Fiten, 1-3. [28] Buhârî, Zekât, 1, Mûrteddîn, 3, İ’tisâm, 2. ; Müslim, İmân, 32; Ebû Dâvud, Zekât, 1; Tirmizî, İmân, 1; Nesâî, Zekât, 3. [29] Şevkânî, a.g.e., IV, 119; Kardâvî, a.g.e., I, 90. [30] Zühayli, age, II, 735.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, Erkam Yayınları

ZEKAT NEDİR?

Zekat Nedir?

ZEKAT NEDİR, KİMLERE VERİLİR VE NASIL HESAPLANIR?

Zekat Nedir, Kimlere Verilir ve Nasıl Hesaplanır?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.