Ümâme Binti Ebi'l Âs (ra) Kimdir?

 Hazreti Ümâme Ebi'l Âs radıyallahu anhâ Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin ilk kız torunu... Nübüvvet bahçesinin ilk çiçeği... Hazret-i Ali radıyallahu anh'ın Hz. Fâtıma'dan sonra ikinci ailesi...

Ümâme, Mekke'de dünyaya geldi. Annesi, nübüvvet bahçesinin ilk gülü Hz. Zeynep (r.anhâ)'dır, Babası, Ebü'l-Âs İbni Rebî'dir. Mekke'nin ileri gelenlerinden, itimadlı, güvenilir, emin bir insan. Dürüstlüğü ve mertliğiyle meşhur bir tüccar.

Ümâme, anneciği Hz. Zeynep (r.anhâ) ile Mekke'de çok çileli bir çocukluk hayatı geçirdi. O, henüz çocukluğunun baharını yaşarken inancı uğruna anneciğinin verdiği mücâdelelere şâhid oldu. Sevgili anneciğinin dert ortağı gibi devamlı yanında bulundu. Sevgili dedeciği Allah'ın elçisi olmuştu. İnsanlığı cehalet ve karanlıklardan kurtaracak son peygamberlik vazifesi verilmişti. Son din İslâm ve son kitap Kur'an-ı Azîmuşşan vahiy yoluyla dedeciğine indirilmekteydi. Allah Teâlâ kulları arasında dedeciğini seçmişti. Cebrâil aleyhisselam ona vahiy getirmekteydi. Mekke'de bir yeni mücâdele başlamıştı. Tevhid mücâdelesi...

İLK İNANAN

Allah'ın elçisi olarak sevgili dedeciğine ilk inanan Ümâme'nin anne annesi Hz. Hatice (r.anhâ) idi. Peşinden anneciği Zeynep ve teyzeleri Hz. Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtımâ (r.anhünne) birlikte İslâm'a koşmuşlardı. Küçük Ümâme'nin babası Ebû'l-As İbni Rebi' ise henüz İslâm'a girememiş ama ailesinin inancına da müdahale etmemişti. Sevgi ve hürmetinde bir eksiklik görülmemişti. Küçük Ümâme işte böylesine bir yuvada anne müslüman baba müşrik bir ailede büyüyordu. O, zaman zaman toplumun baskısı altında kalan babasının üzüntüsüne de şâhit olmuyor değildi. Müşrikler babasını devamlı sosyal baskı altında tutmaya çalışıyorlardı.. Halbuki Ebû'l-As ailesine bağlı, sevgi ve saygı ile çocuklarına hizmet eden, herkesin itimad ettiği, becerikli, itimadlı ve işinin adamı bir kişiydi. Hanımını ve babasını çok seviyordu.

Ümâme anneciğinin engin merhameti, şefkati ve müsâmahası altında yetişti. Babasının mertliği ve dürüstlüğüyle büyüdü. Müşriklerin işkenceleri artınca sevgili dedeciği Allah Rasûlü ashâbının Mekke'den Medine'ye hicretine izin verdi. Daha sonra da Hz. Ebû bekir (r.a.) ile birlikte kendileri hicret etti. Bütün ashab-ı kiram inançlarını bu şehirde daha rahat yaşayabilmek için doğup büyüdükleri Mekke'yi gözyaşlarıyla geride bıraktılar. Ûmâme ve anneciği Zeynep (r.anhâ) ise mecbûren müşrikler arasında Mekke'de kaldı.

Ümâme ve sevgili anneciği, Hz. Zeynep (r.anhâ) devamlı Ebû'l-Âs'ın hidâyeti için duâ ediyorlardı. Fakat o henüz İslâm'a gelememişti. Bu arada Müşrikler ordu hazırlayıp Medine'ye hücûma karar vermişlerdi. Ebu'l-Âs'ı da içlerine katabilmek için uğraşıyorlardı. Nihayet toplum baskısına dayanamayan Ümâme'nin babası müşriklerle savaşa gitmeye karar verdi. Ama o şaşkın bir durumdaydı. Zira karşısında savaşacağı kayınpederi idi. Fakat bir türlü müşriklerin baskısından kurtulamadı. Bedir'e vardı ve esir düştü. Kurtulma Fidyesi olarak çok sevdiği Zeyneb'ini Medine'ye gönderecekti. Bu şartla esaretten kurtuldu. Sözünün eri adamdı. Mekke'ye döndüğünde çok sevdiği ailesi Zeyneb (r.anhâ)'yı ve kızı Ümâme'yi götürmeye gelen kafileye Mekke dışına teslim edecekti. Kendisi ayrılıklarına dayamayacağı için kardeşi Kinâne İbni Reb'i ile Mekke dışına çıkarttı. Ümâme ve annesi müşriklerin saldırılarına maruz kaldılar. Gündüz gözüyle onları çıkartmak istemediler. Hatta kılıçlarıyla saldırarak devenin üzerindeki hevdeci aşağıya düşürdüler. Hz. Zeynep ve kızı Ümâme yere yığıldılar. Ümâme anneciğinin acılı günlerini burada ağlayarak yaşadı. Annesi hamile olduğu için yüksekten düşürülünce kan revan içinde kaldı. O henüz çocuktu. Elinden fazla bir şey gelmiyordu. Sadece anneciği şunu yap derse ona yardımcı olabiliyordu. Bunlar niçin başlarına geliyordu onu da bilemiyordu. Anneciğinin Mekke'ye getirilip birkaç gün tedavisinden sonra ancak Medine'ye gidebilmişlerdi.

İslâm'ın ilk günlerinden beri bütün ezâ ve cefâlara katlanan Ümâme'nin anneciği Hz. Zeynep (r.anhâ) hicret esnasında başına gelenleri de büyük bir sabırla atlattı. Fakat kocasının hidayeti aklından hiç çıkmıyordu. Duâlarına devam etti. Nihayet o da bir sene sonra müslüman olarak Medine'de ailesine kavuştu. Ümâme bu mes'ut evde 14 yaşlarına gelmişti. Annesini, babasını ve dedeciğini çok seviyordu. Onların sevgileriyle büyüyordu. Mekke'de çektikleri çileler geride kalmıştı. Fakat sevgili anneciği hicrette pek yıpranmıştı. Bir türlü de kendini toparlayamamıştı. Bir iki sene mutlu bir hayat yaşamışlardı. Anneciği sık sık rahatsızlanıyordu. Son hastalığında yatağından kalkamaz oldu. Hizmetini göremez hale düştü ve günden güne bedeni zayıfladı. Kardeşleri Hz. Ümmü Gülsüm ve Hz. Fâtıma başından hiç ayrılmadılar. Diğer annelerimizle birlikte Zeynep (r.anhâ)'ya hizmet ettiler. Ümâme'yi daha yakın takib ettiler. Onu sevgiyle kucakladılar. Anne hasretini gidermeye çalıştılar. Sayılı nefeslerini tamamlayan Hz. Zeynep (r.anhâ) sevdiklerinin arasında ruhunu Rabbına teslim etti. Kocası Ebû'l-As Zeyneb'inin dünyadan ayrılığına dayanamıyarak bayıldı düştü. Sevgili Efendimiz ve ashâb-ı kiram onu teselliye gayret etti. Hatta kızı Ümâme de babasının acısını hafifletmek için uğraştı. Anne-baba-kız mutlu bir yuva kurmuşlardı. Onların yuvası bir sevgi ocağı idi. Birbirlerini çok seviyorlardı. Gönülden bağlı huzur dolu mutlu bir aile ortamları vardı. Hz. Zeynep (r.anhâ)'nın ebedî âleme göç etmesiyle geride baba-kız kalmıştı.

İki Cihan Güneşi Efendimiz damadı ve torununu devamlı gözetmeye başladı. Yer yer mertliğini ve dürüstlüğünü yâdederek ona iltifatlarda bulundu. Torunu Ümâme'yi de çok severdi. Hediyelerle ona olan sevgisini devamlı diri tuttu. Küçük çocukken namazda Ümâme'yi omuzlarında taşımıştı. Onu kucağına alıp ashâbının yanına çıkmıştı. Şimdi Ümâme daha çok sevgiye muhtaçtı. Bir gün, dedeciği Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimize birkaç parça altın hediye gelmişti. Onların içinde güzel bir gerdanlık da vardı. Onu alıp annelerimizin yanına gitti ve: "Bunu bana en sevimli olanınıza vereceğim" buyurdu. Annelerimiz kendi aralarında: "O gerdanlığı Ebu Bekir'in kızına verir." dediler. Bu şerefin Hz. Âişe (r.anhâ)'ya ait olacağını düşündüler. Fakat Resûl-i Ekrem (s.a.) annelerimizin tahmin ettiklerine değil, sevgili torunu Ümâme'ye hediye edeceğini söyledi. Torunu Hz. Ümâme'yi çağırdı ve kolyeyi onun boynuna taktı.

HZ. FÂTIMA'NIN HZ. ALİ'YE VASİYETİ

Hz. Ümâme (r.anhâ) gençlik çağına gelmişti. Annesinin vefatıyla ev işleri üzerine kalmıştı. Babasının hizmetlerini görmekteydi. Annesinin acısına kısa zamanda babacığını da kaybetme acısı eklenmişti. Sevgili dedeciği de dâr-ı bekâ'ya uçmuştu. Geride teyzesi Hz. Fâtıma kalmıştı. O da altı ay gibi kısa bir zaman içerisinde öbür âlemde sevdiklerine kavuşmuştu. Teyzesi Hz. Fâtıma (r.anhâ) vefatından evvel kocası Hz. Ali'ye şöyle bir vasiyette bulunmuştu:

"Ya Ali! Ben vefat ettikten sonra sen evlenmelisin. Zira senin ve yavrularının perişan olmasını istemem. Ne var ki, yabancı bir üvey annenin eline de yavrularımı bırakmak istemem. Bunun için ablam Zeyneb'in kızı Ümâme'yi kendine nikahlamanı isterim!.."

Bu vasiyet üzere Hz. Ali (r.a.) Ümâme ile evlenmeliydi. Çocuklarının da kendinin de bir sıcak ortama ve candan hizmete ihtiyaçları vardı. Teyze anne yerine, teyze kızı da teyze yerine geçerdi. Böylece ailesindeki sıcak ortam devam eder mutlu ve huzurlu olarak hayatlarını geçirirlerdi. Bu düşüncelerle Hz. Ali (r.a.) Hz. Ümâme (r.anhâ) ile evlendi. Hz. Ümâme henüz bekârdı. İlk defa Hz. Ali ile nikâhlanmış oldu.

Hz. Ali (r.a.)'dan Muhammed Evsat adında bir oğlu olan Ümâme (r.anhâ) gençliğinin baharında Hz. Ali (r.a.)'ı da kaybetti. O da vefat etmezden önce Muğıre İbni Nevfel'e: "Benim ölümümden sonra Ümâme ile evlen." diye vasiyyet etmişti. Hz. Ali (r.a.)'ın şehâdetinden sonra Muğıre ibni Nevfel, Ümâme (r.anhâ) ile evlendi. Yahya adında bir oğlu oldu. Bu çocuğuna nisbetle O "Ümmü Yahya" künyesiyle anılır oldu.

Hayat devam ediyordu. Vakti gelenler göçüyor yerine birileri geliyordu. İlâhi takdir böyleydi. Kader böyle yazılmıştı. Bu böylece kıyamete kadar sürecekti. Hz. Ümâme (r.anhâ) da takdir edilen ömrü yaşadı. Sevenlerini hayatta hasretle yâdederek sayılı nefeslerini tamamladı ve Muğıre ibni Nevfel (r.a) ile evli iken ebedî âleme göçtü. Cenâb-ı Hak'tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.

Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, 2002 - Şubat, Sayı: 192, Sayfa: 033

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.