Tebliğ Sorumluluğu Neden Her Müminin Üzerindedir?

Tebliğ neden her mümin için vazgeçilmez bir sorumluluktur? Kur’ân ve Sünnet rehberliğinde, Efendimiz’in (s.a.v.) örnekliğiyle tebliğin adabı ve incelikleri…

Tebliğ, İslâm dîninin esaslarını anlatarak onları yaymaya, insanları benimsetip emirleri istikâmetinde yaşamalarını çalışmaktır. İslâm Dini'nin dünya ve âhirete dâir kaynaklı esasların tümünün beşeriyete intikal ettirilmesi, tebliğin muhtevâsına girmektedir. Allah Teala bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Sizden hayra dâvet eden, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun! İşte onlar gerçekten felâha erenlerdir." (Âl-i İmrân 3/104)

NÜBÜVVETİN İNSANLIĞA GETİRDİĞİ AYDINLIK MESAJ

Tebliğ görevini gönüllü olarak ve ödüllendiren ifa edenlere büyük mükâfâtlar va'dedilmiştir. Enes -radıyallâhu anh- dâvetçilerin âhirette nâil olacakları yüksek mertebeleri anlatan bir hadîs-i şerîfi şöyle nakleder: Resûlullâh -sallallahu aleyhi ve sellem- birgün:

“– Size bir kısım kısımları haber vereyim mi? Onlar ne peygamberler ne de şehittirler. Ancak kıyâmet şehirdeki peygamberler ve şehitler, onların Allâh katındaki makamlarına gıpta ederler. Nûrdan minberler şu anda mevcutlar ve herkes onları tanıyor” buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

– Onlar kimlerdir yâ Resûlallâh, diye sordular. Allah Resûlü:

“– Onlar Allâh'ın kullarını Allâh'a sevdiren ve Allâh'ı da kullarına sevilen kimselerdir. Yeryüzünde nasîhatçı ve tebliğciler olarak dolaşırlar.” Ben:

– Ey Allah'ın Resûlü! Allâh'ı kullarına sevdirmeyi anladık. Peki Allâh'ın kullarını Allâh'a sevdirmek nasıl olur, dedim. Buyurdu ki:

“–İnsanlara Allâh’ın sevdiği şeyleri emrederler, sevmediği şeyleri de sakındırırlar. İnsanlar da buna itaat edince Allâh -azze ve celle- onları sever.” (Ali el-Müttakî, III, 685-686; Beyhakî, Şuabu'l-îmân, I, 367)

RESÛLULLAH’IN HAYATINDAN BUGÜNE YANSIYAN HİKMETLER

Peygamberlerin gönderiliş maksatlarının ilk ve en önemlilerinden biri tebliğdir. “Tebliğ” peygamberlerin beş mühim vasfından biri olup esas gayeyi teşkil etmektedir. Diğer dört vasıf ise “Tebliğ”in hakkıyla maaşne matuftur. Dolayısıyla sıdk, emânet, fetânet, günahlardan kaçınma gibi güzel hasletler bir tebliğcinin taşınması gereken asgarî şartlardır.

Bütün güzel vasıfları üzerinde Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- içeren, her türlü zorluğa rağmen İslâm'ı tebliğe devam etmiş ve bu uğurda pek çok Fedâkârlık koşullarında. Hatta müşrikler, dâvâsından vazgeçme hâlinde ne istiyorsa kendisine vereceklerini bildirdiklerinde, Ebû Tâlib'e hitâben bu husûstaki azim ve gayretini ortaya koyma koyan şu muhteşem cevaplar:

“– Amca! Vallâhi, Allâh’ın dînini tebliğden vazgeçmem için güneşi sağ ele almak, ayı da sol ele alacak olsalar, ben yine bu dâvâdan vazgeçmem! Cenâb-ı Hak, ya onu bütün cihâna yayar, vazîfem ısır; ya da bu yolda giderim!” (İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 64)

O, İslâm'ı yaymak için kapı kapı dolaşır, tekrar tekrar anlatır ve eline geçerek her fırsatı değerlendirirdi. Bıkmak, usanmak nedir bilmezdi. Abdullah bin Cahş -radiyallâhu anh-, Nahle Seferi'nde bazı esirler vardı. Bunların içinde Hakem bin Keysan da vardı. Fahr-i Âlem Efendimiz Hakem'i İslâm'a dâvet etti. İslâm'ın bütün ayrıntıları ile uzun uzadıya anlattı. Şüphelerini yok etmek için defâlarca tekrâr etti. Efendimiz'in bu kadar çaba harcaması Hakem Müslümanına karşı olmuyordu. Buna öfkelenen Hz. Ömer:

– Yâ Resûlallah! Bununla ne diye konuşup durursun. Vallâhi o hiç bir zaman Müslüman olmaz! Müsâade et, boynu vurayım da cehenneme gitsin, dediyse de Peygamber Efendimiz Hakem'e İslâm'ı yapmayı devâm etti. Hakem dikkatini toplayarak:

− İslâm nedir? diye sordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ibâdet etmen ve Muhammed'in de O'nun kulu ve resûlüye şehadet getirmendir!” buyurdu. Hakem:

– Müslüman olmuştum, dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü ashâbına dönerek:

“–Eğer ben, biraz önce size uysaydım, o şimdi cehenneme gitmişti!” buyurdu. (İbn-i Sa'd, IV, 137-138; Vâkıdî, I, 15-16)

Demek ki İslâm'ı anlatan kimse dâimâ dağıtacak ve ümidvâr olacak ve hiçbir zaman düşmeyecek. Yumuşaklık, şefkât, merhamet, müsâmaha şiârı olacak ve azimle gayretle devam edecek.

Tebliğ ve dâvet faaliyetinde başarılabilmek için planlı, programlı ve metotlu bir şekilde hareket edilmesi gerekmektedir. Dâvetçi, gâyesine ulaşabilmek için sıhhatli ve doğru olan usûl ve yöntemlere başvurmak zorundadır. Şayet metodu hatalı ve itici ise sadece dâvânın büyüklüğüne ulaşmak için kâfî gelmeyebilir. Bu durumda dâvette yöntemi, dâvetin bir parçası sayılmalıdır. Cenâb-ı Hak dâvet faaliyetinin usûlünü gösterdiği âyet-i kerimelerde şöyle buyurur:

“Rabbin'in yolunda hikmetle ve güzel öğütle dâvet et! Ve yol en güzel şekilde mücâdele et…” (en-Nahl 16/125)

"Sâlih ameller işleyip de, ben Allâh'a teslim olanlardanım yapan insanları Allâh'a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim olabilir! İyilik ve kötü müsâvî değildir. Sen kötülüğü en güzel bir üremelerle çalışır. O zaman ( göreceksin ki) senin arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan ve sıcak bir dost oluşmuştur." (el-Fussilet, 33-34)

“De ki: İşte benim yolum budur; basîret üzere Allâh'a dâvet ediyorum. Ben ve bana uyanlar (işte böyleyiz) …” (Yusuf, 108)

Peygamber Efendimiz'in tebliğde tâkip ettiği usullerin birisi en görülenn başlıyor. Aslında iyiliği emredip kötülükten sakındırma vazîfesi ilk olarak insanın kendisinden başlamalıdır. Zîrâ kendisini ihmal etmeyen tebliğcinin başarılı olması mümkün değildir. Daha sonra ise yakın akrabalar gelir. Zira insanın içinde bulunduğu çok sayıda ve akrabalık bölgesinde, onun anlattıklarını yardımlarına göre daha çabuk kabûl ederler. Diğer taraftan bu vazîfenin istenilen şekilde finansal olarak kalkınması için yakınların yardımlarına da ihtiyaç vardır.

“Sen, (önce) yakın akrabalarını inzâr et, (âhiret azabıyla uyar!)” (eş-Şuarâ 26/214) âyeti nazil olunca Allah Resûlü, bir bayram tertip ederek Abdülmuttalip oğullarını çağırmış ve onları İslâm'ı tebliğ etmektedir.

Tebliğde, İslâm'ın temel esaslarına ve ruhuna ters düşmemek kaydıyla şartların ve imkânların mutlaka göz önünde bulundurulması îcâb eder. Muhâtaba müsbet yönü tesir bedeli için zaman ve zemînin oldukça mühim bir rolü vardır. insanların uygun zamanlarının kollanması ve her alanda müsâit bir yerin tercih edilmesi, gâyeye ulaşmada şüphesiz hızlandırıcı bir vazîfe icrâ eder. Aksi durumda tebliğci bıkkınlığa, muhâlefete ve dışa açılmaya kadar varan menfî davranışların uyanmasına yol açma ve netîcede de o kimse ile ilahî hakîkatin arasında perde olma bahtsızlığına düşer. Vakitsiz bir çıkış, o anda nesli devam ettirebilir. Bu durumlarda Müslüman olduğunda:

– Yâ Resûlallâh sen bana ne yapmamı emredersin? diye soran Ebû Zerr -radiyallâhu anh-'a Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Ebû Zerr! Bu işi gizli tut ve memleketine dön. Ortaya ayrılır açık dâvete başladığımız zaman yanıma gel!” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıb, 6)

İbn-i Abbas -radıyallahu anhüma- meşhur masalbesi Hazret-i İkrime'ye şöyle demiştir:

"İnsanlara her Cuma bir kere konuşma yap! Buna uymazsan iki kere olsun. Daha çok yapmak istersen üç olsun. Sakın halkı Kur'an'dan usandırma! Halkın kendi hikayelerini söylerken, senin onlardan gelenlere keserek bir şeyler anlatıp onları bıktırdığını görmeyeceğim. Onlar konuşuyor sus ve dinle. Onlar sana gelecek: "Konuş!" diye talepte bulununca, söylemek demektir, o zaman konuşursun.” (Buhârî, Deavât, 20)

Tebliğde muhatabın nazar-ı itibara alınması pek önemli bir husustur. Allah Resûlü, mümkün olan onun yöntemini tatbik ederek, insanların durumlarına göre İslâm'a dâvet etmiştir. kişilerin akıllî sevîyelerini, toplumdaki konumlarını, içinden geldikleri hayat tarzını, temâyüllerini ve beklentileri imkan nisbetinde dikkate alınmıştır. Bunun misâllerinden biri Mekke'nin fethi esnâsında vuku bulmuştur. Abbas -radiyallâhu anh-, Müslüman olmayı kabul etmeyen Ebû Süfyan'ı getirmiş ve Allâh Resûlü'ne:

– Ey Allah'ın Resûlü! Ebû Süfyân iltifâtı yedi bir kimsedir. (Onun gönlünü alacak) bir şey yaparsanız, dedi. Bunun üzerine Efendimiz:

“– Doğru söyledin! (Şehre girerken ilan edin): Kim Ebû Süfyân'ın evine girerse emniyettedir, kimin kapısının genişliği (evinden dışarı çıkmazsa) emniyettedir” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25)

Tebliğde takip edilen diğer bir metot tedriciliğe dikkattir. Dînî vatandaşların zaman içerisinde yavaş yavaş meşrû kılınması, Allâh'ın beşeriyete gösterdiği rahatlık yollarından biridir. Âişe vâlidemiz Kur'ân-ı Kerîm'in nüzûlündeki tedrîcilikten bahsederek şöyle diyor:

"İlk nazil olan sûre mufassal sûrelerden biri idi. Bunda cennet ve cehennemden bahsediliyordu. Helal ve harâma dâir hükümler ise ancak insanlar İslâm'a tam olarak ısındıktan sonra nazil olmaya başladı. Eğer ilk defâ: «İçki içmeyin!» emri gelseydi insanlar: «Biz içkiyi kesinlikle bırakmayız!» Yine ilk olarak: «Zinâ yapmayın!» emri gelseydi insanlar aynı şekilde: «Zinâyı asla bırakmayız!» Derlerdi Ben Mekke'de oyun oynayan bir çocukken Muhammed -aleyhisselâm-'a:

«Hayır onlara va'dedilen (asıl azab) zamanı, kıyâmettir. İşte o an, özgür olmak çok salgınlı ve çok acıdır» (el-Kamer 54/46) (gibi îmân ve kıyâmetle alâkalı) âyetler nâzil olmuştu. (Muâmelâtla alâkalı hükümler ihtivâ eden) Bakara ve Nisâ sûreleri ise ancak ben onun yanında (Medîne'de) inmiştir.” (Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, 6)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, tebliğde onun fırsatını değerlendirmiştir. Medîneli Enes bin Râfî, bir kısmı gençle Mekke'ye gelmişti. Hazreç kabilelerine karşı Kureyşlilerle andlaşma yapmak istiyorlardı. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- onların geldiklerini haber alınca hemen yanlarına gittiler. Onlarla birlikte oturdular ve:

“– Boyut gelişme sebebiniz olan çalışmanın daha hayırlısını doğurması mı?” buyurdu.

– Nedir o, dediklerinde:

“– Ben Allâh'ın resûlüyüm. Allâh beni kullarına gönderildi. Parçaları Allâh'a dâvet ediyorum. Allâh'a ibâdet etmelerini, O'na hiçbir şeyi ortak koşmalarını söyleyenler. Bu husûsta Allâh bana kitap indirdi” diyerek İslâm'ı anlattı ve onları Kur'ân-ı Kerîm'den bazı âyetler okudu.

Âlemlerin Sultânı Efendimiz, dünyevî bir maksatla gelen bu gençlere, ebedî bir kurtuluş nefhası sunmak istiyordu. Mekke'de ne kadar insan varsa, onlara bir şekilde İslâm'ı anlatmıştı. Ancak kabul edenler çok azdı. Mekke'ye yeni gelen bu insanlar içinde hakîkate kapı aralayan bir kimse ümidiyle yanlarına koştu. Nitekim öyle de oldu. İçlerinden İyâs bin Muâz isminde bir genç çıktı:

– Arkadaşlar! Vallâhi bu, geldiğimiz yerden daha hayırlıdır, dedi. Ancak arkadaşları tarafından hakâret ve eziyetlerle susturuldu. Medîne'ye döndüğünde Buâs Savaşı başladı. Fazla zaman kaybı İyâs bin Muâz vefât etti. Ölümü esnâsında başında bulunanlar, onun durmadan tesbihâtla meşgul olduğunu duydular. Müslüman olarak öldüğünden hiçbir şüphesi yoktu. Çünkü İyâs -radıyallâhu anh-, Kâinâtın Efendisi'ni dinlediğinde İslâm'ı iliklerinde hisetmiş ve onu kabul etmişti. (Hâkim, III, 199; İbn-i Hanbel, V, 427)

Ashaptan Sa'd ed-Delîl -radiyallâhu anh-'in oğlu babasından şöyle naklediyor: “Hicret yolculuğunda Allâh Resûlü, Ebû Bekir ile birlikte bize uğradı. O sırada Ebû Bekir'in bir kızı yanımızda süt annede idi. Resûlullâh kısa sürede Medîne'ye varmak istedi.

– Burada Rekûbe yalıtımının Gâir'i ayrılır. Burada Eslem kabilesinden Mühânân denilen iki hırsız vardır. İstersen onun üzerine biz varalım, dedik. Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Sen bizi onların yanında götür” buyurdu. Bunun üzerine yola koyulduk. Rekûbe'yi bırakarak yokuşun başına vardığımızda Peygamber Efendimiz onları gördü ve toplandı. Kendilerine İslâm'ı anlattılar ve Müslüman olmalarını istediler. Onlar da Müslüman oldular. İsimlerini sordular:

– Biz Mühânân (iki hakîr görülen kişiyiz) dediler. Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bilakis siz Mükremân (iki şerefli kimsesiniz)” buyurdu ve müjdeci olarak önden Medîne'ye gitmeleri zorunludur. (İbn-i Hanbel, IV, 74)

Kıyamete kadar yegâne hak din olarak devam edecek İslâm'ı, bütün zaman ve mekânlarda insanlara ulaştıracak ve emirlerini onlara duyuracak tebliğcilerin, bilmesi ve uyması gereken esaslardan biri de iyileştirmedir. Kur'ân-ı Kerîm'de ve Peygamber Efendimiz'in hadislerinde, dinin sağlığının olduğu birçok defâ hatırlatılmaktadır. Bunun sayısız hikmetleri vardır. Çünkü dinin tebliği ve insanların İslâm'ı kabul etmesinde refahın sağlanması esastır. Ümeyme bint-i Rukayka -radiyallâhu anhâ- şöyle anlatır: “Ensâr'dan bir grup kadınla Peygamber -aleyhisselâm-'a gelin:

− Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, çalıştırmamak, zina etmemek, okutmayı öldürmek, hiçbir zaman iftira atmamak, meşrû emirlerinde sana isyan etmemek üzere bey'at yapıyoruz, deyince Efendimiz hemen:

“−Gücünüz yettiği ve tâkat getirebileceğiniz husûslarda!” buyurdu. Peygamberimizin bu şefkât ve merhamet yüklü sözü üzerine biz:

− Allah ve Resûlü bize karşı bizden daha merhametlidir, haydi bey'at edelim, dedik. Kadınlar, bey'atı musâfaha ederek yapmak istediler. Ancak Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“−Ben kadınlarla musâfaha etmem! Benim yüz kadına toptan söyledim bir söz, her kadın için ayrı ayrı söylenmiş sayılır” buyurdu. (Muvatta, Bey'at, 2; Tirmizî, Siyer, 37)

Muâz bin Cebel -radiyallâhu anh- kavmine imamlık yapar. Bir gece namaz kıldırırken Bakara sûresini okumaya başladı. Bir adam selam vererek cemaatten ayrıldı, namazını tek başına kılarak çekip gitti. Adama:

− Ey filan, nifak mı çıkarıyorsun? dediler. O:

− Vallâhi hayır, Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e gidiyor (Muâz'ın devam ediyor) haber yapabileceğini, dedi. Efendimiz'in yanında vardığında:

– Ey Allâh'ın Resûlü, biz develerle su taşıyan insanlarız. Gündüzleri çalışıyoruz. Muâz bize gelip Bakara sûresi ile namaz kıldırmaya başladı, dedi. Resûlullah Efendimiz, Hz. Muâz'a yöneldi ve:

“–Ey Muâz, sen fitneci misin? Veşşemsi'yi, Vedduhâ'yı, Velleyli izâ yeğşa'yı, Sebbihisme Rabbikel-a'lâ'yı oku!” buyurarak ona kısa sureleri okumasını tavsiye etti. (Müslim, Salât, 178; Buhârî, Ezân, 60, 63, 66)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- insanları âhiret azâbı ile listeledi, ebedî hayata hazırlanmaları için gayret sarfederdi. Vefâtlarından önce mü'minlere son defâ hitâb ediyor ve onlara son hatırlatmalarda bulunuyordu. Bir ara sözü kul hakkı hakkı:

"− Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa onu hemen ödesin, dünyada rezil rüsvâ abone olun diye düşünmeyin! İyi biliniz ki dünya rüsvâlığı âhirettekinin yanında pek hafiftir" buyurdu. (İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319)

Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in bu sözü üzerine kayıtlı bir kısmı önceden yapılmış olan bazı haksızlık ve hatâları îtirâf olarak Allâh Resûlü'nden duâ ve istiğfâr talebinde bulunmaya katıldı. Bir süre sonra bir kimse bölgede bulunan:

– Vallâhi yâ Rasûlallâh, ben de çok yalancıyım hem de münâfığım. Benim işlediğim hiçbir kötülük yoktur, dedi. Hz. Ömer ona:

– Be adam, kendini rezil ve rüsvâ ettin, dedi. Sevgili Peygamberimiz:

“–Ey İbn-i Hattâb! Dünya rüsvâlığı ahiret rüsvâlığından çok hafiftir!” buyurdu, onun için hayır duada bulundu. (Taberî, Târih, III, 190)

Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği husûsları sâdece sözleriyle değil bizzat kendi kendine tatbik etmek hâliyle de insanları arzediyordu. Zira İslâm'ın yaşanarak tebliğ edilmesi, irşâdın en güzel şeklidir. Nitekim ashâb-ı kirâm, dünyanın en ücrâ köşelerine kadar îmân sadâsını duyurmak ve insanları hidâyete dönüştürmek için İslâm'a adamışlardır. Bugün de insanlar umumiyetle dini güzel yaşayan herhangi bir Müslümandan etkilenerek ihtidâ etmektedirler. Günümüzde ashâbın vecd ve heyecanıyla İslâm'ın güzelliklerini dünyaya sergilemek, en güzel bir cân infakıdır.

TEBLİĞ SORUMLULUĞU VE ÂHİRETTE HESAP

Netîce îtibariyle İslâm'ı tebliğ, imkan nispetinde her müminin üzerine ilahî bir vazîfedir. Bu ise günümüzde telkin taşıtlarının çoğalması sonucu, mesûliyeti ağırlaşmış olan bir keyfiyettir. Çevremizde bulunup da, îkaz ve irşâdında ihmalkâr davrandığımız pek çok kimse, âhirette yakamıza yapışacak ve İslâm'ı tebliğ ve telkindeki kifâyetsizliğimizin hesâbını soracaktır. Ebû Hureyre -radiyallâhu anh- diyor ki: Şunu duyarlıydık: Kıyâmet büyüdüğü bir adam, tanımadığı bir adamın yakasından yapışacak. Adem'in ki:

–Benden ne olacak? Tanışıklığımız yok ki!

O da şu cevabı verecek:

–Dünyada beni hata ve kötü işler üzerinde görür de beni alıkoymaz, uyarmazdın. (Rudânî, Cem'u'l-fevâid, V, 384)

Hazırlayan: Doç. Dr. Murat Kaya

İslam ve İhsan

İSLAM’A NASIL DAVET EDELİM?

İslam’a Nasıl Davet Edelim?

İSLAM’DA TEBLİĞ VE NEBEVÎ ÜSLÛP

İslam’da Tebliğ ve Nebevî Üslûp

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.